boş

Görüntülenen kategori ‘Arkeoloji’

Assos

Kolonistlerce kurulan bu koloni şehirlerinin kuruluşlarına baktığımızda sistemli bir hareket gözlüyoruz. Şehir kuruluşlarında göçmen kafilelerin başında bunlara önderlik eden ve genellikle aristokratlar arasından seçilen bir önder bulunur ve kentin kurulmasıyla görevlendirilmiş bu kişiye ”oikist” adı verilir. Bu kişiler kentin kurulup, halkın teşkilatlanmasında büyük önem taşıyorlar. Kolonistlerce buna önemli derecede önem veriliyor. Devamını Oku… »

Arkeopteriks

Latince ARCHAEOPTERYX, 
 

Üst Jura Döneminde yaşamış, hem kuş, hem sürüngen özellikleri taşıyan, soyu tükenmiş hayvan (Jura Dönemi y. 190-136 milyon yıl önce). Bilinen fosil örnekleri, Bavyera’daki Solenhofen kireçtaşı oluşumunda bulunmuştur. Çok ince taneli olan bu Jura Dönemi kireçtaşları, kireç yönünden zengin çamurların sığ, tropikal deniz ortamında, büyük olasılıkla bir mercan lagünü içinde yavaş yavaş birikmesiyle oluşmuş ve fosillerin görülmedik derecede iyi korunmasını sağlamıştır. Devamını Oku… »

Anavarza

Roma İmparatorluğu döneminde Caesarea ad Anabarsum olarak anılan yer,  Adana İli  Kozanİlçesi’nin 28 km. güneyindedir. Antik şehir duvarlarının hemen dışına kurulmuş küçük köyün ismi Dilekkaya’ dır. Kentin Roma İmparatorluk Devri öncesi tarihi hakkında hemen hemen hiçbir bilgimiz yoktur. M.Ö. 19 yılında İmparator  Augustus tarafından ziyaret edilen kent “Anazarbus yanındaki Caesarea” diye anılmaya başlamıştır. Anavarza Roma İmparatorluk Devrinin ilk iki yüzyılı boyunca büyük bir varlık göstermemiş, Kilikya başkenti Tarsus’un gölgesinde kalmıştır.Tarsus günümüze kadar yaşayabilmiştir; ama bunun karşılığında tarihi anıtlarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Roma imparatorlarından Septimius Severus’un, Pescennius Niger ile yaptığı iktidar savaşı sırasında, Severus’un tarafını tutan kent, onun Niger’i 194 yılında İsos’ta yenerek imparatorluğun tek hakimi olmasından sonra ödüllendirilmiş, tarihinin en parlak dönemini yaşamaya başlamıştır. M.S. 204-205 yıllarında Kilikya, İsauria ve Likaonia eyaletlerinin metropolisi olmuştur. Devamını Oku… »

Arkeomagnetizma

Arkeolojide kullanılan ve Yer’in magnetik alanının geçirdiği sürekli değişimden yararlanarak Yer’in yaşını belirlemeye dayanan tarihleme yöntemi. Yer’in magnetik alanının, sapma (magnetik kutup ile coğrafi kutup arasındaki fark), eğiklik (magnetik alan çizgilerinin yatay doğrultuyla yaptığı açı) ve şiddeti gibi üç temel özelliğinin zaman içinde düzenli biçimde değiştiği sanılmaktadır. Bu değişimin tarihi de, bazı jeolojik örneklerde rastlanan artık magne-tizma (paleomagnetizma) yardımıyla belirlenebilir. Başka bir deyişle, artık magnetiz-ma özelliği gösteren jeolojik örneklerin başka yöntemlerle hesaplanan yaşlarından yararlanılarak, Yer’in magnetik alanının zamana bağlı değişimini gösteren bir eğri elde edilebilir. Günümüzde yürütülen çalışmaların amacı, Yer’in tarihinin son 10 bin yılına ilişkin eğrilerin elde edilmesidir. Bu tür bir eğri, artık magnetizma gösteren arkeolojik buluntuların yaşını belirleme olanağı verir.

Artık magnetizma gösteien arkeolojik buluntuların çoğu, demir oksitleri içeren kil türlerinden yapılmış eşyadır. Bu kil türleri belirli bir sıcaklığa kadar ısıtıldıklarında magnetik özelliklerini yitirir, soğumaya bırakıldıklarında yeniden kazanırlar. Son soğuma noktasında kazandıkları magnetizma, Yer’in o andaki magnetik alanının sapması, eğikliği ve şiddetiyle uyumludur. Aynı zamanda kalıcı olan bu magnetizma, yapay yolla yaratılmış artık magnetizmadır ve olağan koşullarda değişmeden günümüze değin kalır. Soğumaya başladıkları andan sonra hiç yer değiştirmemiş olan ve artık magnetizma gösteren arkeolojik buluntular (örn. bir çömlekçi fırınında bulunan eşya) Yer’in magnetik alanının yalnızca şiddetini değil, sapmasını ve eğikliğini de yansıttığından, bu tür buluntuların yaşları daha kesin biçimde belirlenebilir.

Sikke,Sikkelerin Önemi,Yapım Malzemesi,Yapım Teknikleri,İslam Ülkelerinde Sikke

Sikke ( Arapçadan), belli bir ölçüye göre basılan madeni bir paradır ve ilkel çağlardan beri ticarette geçerli olan değiş-tokuş yöntemleri yerine daha kullanışlı bir değişim aracı olarak icad edilmiştir.

Para, malların alımında ve satımında kullanılan değişim aracı biçiminde tanımlanabilir. Para, fiyatlar ile değerleri ifade eden bir araçtır. İnsanlar ve ülkeler arasında el değiştirerek ticari etkinliklerin yürütülmesini sağlar. Bununla birlikte temel bir zenginlik ölçüsüdür. Taşıma ve ölçme kolaylığı sağlamak gibi özellikleri bulunan paranın asıl önemi, biçiminden ve yapıldığı madenden çok mal ve hizmet alımında herkesin benimsediği bir ödeme aracı olmasıdır. Eskiden, aralarında deniz kabuğu, boncuk, taş  Devamını Oku… »

Arkeozooloji

Arkeozooloji, arkeolojik kazılardan ele geçen hayvan kemiklerini inceleyip irdele¬yen ve bu yolla yörenin geçmişteki direyini (hayvan toplulukları) saptayan bilim dalı.

Arkesilaos (d. İÖ 316/315 Pitane, Aiolis -ö. y. 241), Krates’ten sonra Akademia’nın başına geçen filozof. Sokrates’ten ya da Pyrrhon ve Timon’dan devraldığı bir çeşit şüpheciliği yaydı. Bilmede kesinliği kabul ve inkâr etmeyi reddederek şüpheci bir yaklaşım olan “yargıdan kaçınma” (epokhe) görüşünü savundu. “Karşı konulamaz izle¬nimler” kuramına bağlı olan Stoacılar ona, insanoğlunu kıpırdayamaz hale getirdiği ve felsefenin insanoğlunu güçlü ve mutlu kıl¬mak olan amacını saptırdığı gerekçesiyle saldırdılar. Arkesilaos buna, akıllı bir insa¬nın, eyleminin “usa uygun” (eulogon) oldu¬ğunu bilmekle yetineceği yanıtını verdi.

Alacahöyük

Çorum’a bağlı Alaca ilçesinin kuzeybatısında yer alan höyük. Önemli Hitit merkezlerinden olan bu höyük, 310 m genişliğinde 20 m yüksekliğindedir. Çok eski devirlerin önemli doğu – batı yolu üzerindedir.

İlk olarak 1835’de W.G. Hamilton tarafından gezilen Alacahöyük, o zamandan beri çeşitli araştırma ve kazılarla hakkında bilgi edinilmeye çalışılan bir yerdi. Buradaki kazılar esaslı olarak 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına yapılmaya başlandı. Bu araştırmaların neticesinde höyükte, dört kültür çağı ve on dört yapı katı tesbit edildi.

Devamını Oku… »

Ankara antik tarihi

Ankara, 3000 yıl kadar önce kurulmuştu. Galatlar bu kente, “durduran, yol kesen” anlamına gelen Ankyra adını verdiler. Bu deyim daha sonra gemicilikte kullanılarak gemi çapası (Anchor) anlamını aldı. Deyimin, bugün Kale’nin bulunduğu kayalık alanın konumu yüzünden düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Devamını Oku… »

Artemis Tapınağı

Efeslilerin ilk yerleşimlerinin bu tapınağın olduğu yerde bulunduğu bilinmektedir. Daha sonra bir depremle yıkılması üzerine Roma İmparatorluğu’nun yardımı ile Efesliler tapınağı yeniden ve daha gösterişli bir biçimde inşa etmişlerdir. Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Efes Artemis Tapınağı’nın bugün sadece temel kalıntıları bulunmaktadır. Selçuk’tan Kuşadası yoluna girişte sağda bu görkemli tapınağın kalıntıları görülür. Bakir doğa tanrıçası Artemis inancının köken itibari ile bir Anadolu inanışı olduğu ve kaynağının Hititlerin ana tanrıçası Kibele‘ye dayandığı bilinmektedir. Efes’te bu iki ana tanrıça bolluk ve bereket timsali olarak anılmakta ve İlyada Destanları’nda da doğum yeri olarak eski Yunancada bıldırcın anlamına gelen “Ortyge” olduğu bilinmektedir. Ortyge’nin bugün Efes’te kurulduğu yer olan Bülbül Dağı olduğu kaynaklarda yer almaktadır. Artemis tapınağı 127 sütunlu olup cephedeki 36 sütunu kabartmalıdır. Tapınağın 125 metre uzunluğu, 65 metre genişliği ve 25 metre yüksekliği olabileceği düşünülmektedir. Tapınağın en eski kalıntılarının M. Ö. 6. yy’a kadar tarihlendiği, tapınağın ikinci kez yapılışında ölçülerin105 metre uzunluğu, 55 metre genişliğinin, 25 metre yükseklik ile 600 metrekarelik bir alana yayıldığı bilinmektedir. En son olarak M. S. 253 yılında Got’lar tarafından saldırıya uğrayan tapınak yıkılmış ve yağma edilmiştir. 1869 yılında ingiliz Wood tarafından bulunan Artemis Tapınağı’nda 1904’de yine ingiliz olan Hogart kazıları sürdürmüştür. Bugün Ören yerindeki kazılar Avusturalyalılar tarafından yapılmaktadır. Devamını Oku… »

Orhun Abideleri,Kül Tigin Yazıtı,Orhun Yazıtları,Göktürkler (Köktürkler),Bilge Tonyukuk,Orhun Yazıtları’nın konumu,Orhun Alfabesi,Kül Tigin Anıtı

Orhun Yazıtları Göktürk (Köktürk) imparatorluğunun ünlü hükümdarı Bilge Kağan döneminden kalan yazılı taşlardır. Bu taşlar, hem maddî hem de manevi bakımdan Türk dili, kültürü ve tarihinin en değerli anıtlarıdır. “  Türk” kelimesi, Türk milletinin adı olarak ilk defa bu bengü taşlarda geçmektedir. Bunlar, Türk edebiyatının ilk şaheseri, Türk hitabet sanatının muhteşem örneği, Türk yazı dilinin ilk belgeleridir. Şüphesiz daha önceki dönemlerden kalma Türkçe metinler ve kitabeler de vardır. 

Orhun Yazıtları (Orkun Bengü Taşları, Orkun Kitabeleri, Orkun Abideleri şeklinde de adlandırılır) bilinen ilk  Türkçe yazılardır. Göktürkler’in dil ve edebiyatları konusunda Türkçe bilgi veren tek kaynak, Moğolistan’da, Orkun Irmağı yakınında Koşo Tsaydam bölgesinde bulunan bu azıtlarıdır. Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı  735 yılında, Bilge TonyukukYazıtları (iki tane yazıtı vardır) 720′li yıllarda (tam tarihi bilinmiyor) dikilmiştir.
Orkun Yazıtları bir çeşit siyasi hatırat, tarih ve beyanname niteliği taşımaktadır. Orkun Yazıtlarında ve Orkun-Yenisey bölgelerindeki çeşitli çağlara ait diğer yazılı belgelerde işlek bir nesir dili göze çarpar. Bu durum, Türkler arasında, Gök Türkler’den önce de bir okuma-yazma durumu olduğunu gösterir. Orkun yazıtları hitâbet üslubu ile yazılmıştır. Bilge Kağan’ın yeğeni Yollığ Tigin’in yazdığı Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında, Bilge Kağan, atalarının nasıl devlet kurduklarını, tahta geçtiği sırada devletin ne durumda olduğunu, kendisinin ne gibi önemli faaliyetlerde bulunduğunu, bir dereceye kadar milletine hesap verir gibi, zaman zaman gururlu bir anlatımla ortaya koymuştur. Kül Tigin ve Bilge Kağan Yazıtlarının önemli bir kısmı aynıdır. (Kül Tigin Yazıtı güney yüzü Bilge Kağan Yazıtı kuzey yüzü, Kül Tigin Yazıtı doğu yüzü Bilge Kağan Yazıtı doğu yüzü)… Kül Tigin Yazıtının diğer bölümlerinde yine Bilge Kağan, Kül Tigin’in başarılı hizmetlerinden söz etmektedir. Kül Tigin ve Bilge Kağan Yazıtlarında adı geçmeyen Bilge Tonyukuk, kendi yazıtında Bilge Kağan’ın askeri başarılarında büyük rol oynadığını, yönetimde de yapıcı faaliyetlerde bulunduğunu anlatmaktadır…

Kül Tigin Yazıtı – Güney yüzü

1.tengri teg tengride bolmış türük bilge kagan bu ödke olurtum sabımın tüketi eşidgil ulayu iniygünüm oglanım biriki uguşum bodunum biriye şadapıt begler yırıya tarkat buyruk begler …

2. tokuz oguz begleri bodunı bu sabımin edgüti eşid katıgdı tiñla ilgerü kün togsıkka birigerü kün ortısıñaru kurıgaru kün batsıkıña yırıgaru tün ortusıñaru anta içreki bodun kop maña körür ança bodun

3. kop itdim ol amtı añıg yok türük kagan ötüken yış olursar ilte buñ yok ilgerü şantuñ yazıka tegi süledim taluyka kiçig tegmedim birigerü tokuz ersinke tegi süledim tüpütke kiçig tegmedim kurıgaru yinçü ögüz

4. keçe temir kapıgka tegi süledim yırıgaru yir bayırku yiriñe tegi süledim bunça yirke tegi yorıtdım ötüken yışda yig idi yok ermiş il tutsık yir ötüken yış ermiş bu yirde olurup tabgaç bodun birle

5. tüzültüm altun kümüş işgiti kutay buñsuz ança birür tabgaç bodun sabı süçig agısi yimşak ermiş süçig sabın yemşak agın arıp ırak bodunug ança yagutir ermiş yagru kontukda kisre añıg bilig anta öyür ermiş

Türkiye Türkçesiyle

1. (Ben) Tanrı gibi, Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan (ım). Bu devirde tahta geçtim. Sözlerimi tamamıyla işitin. Önce, siz erkek kardeşlerim, oğullarım, birleşik boyum, bütün soyum, sağdaki Şadapıt beyleri, soldaki Tarkanlar ve onlara bağlı beyler, Otuz Tatar…

2. Dokuz Oğuz beyleri ve bütün halkı, bu sözlerimi iyice işitin (ve) adamakıllı dinleyin: İleride gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, bu (sınırlar) içindeki halklar hep bana bağlıdır. Bunca halkı

3. hep düzene soktum. Onlar şimdi (hiç de) kötü (durumda) değiller. Türk kağanı Ötüken dağlarında oturursa (ordan buraları yönetirse) memlekette sıkıntı olmaz. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı, güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci (Sır Derya) ırmağını

4. geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku topraklarına kadar ordu sevk ettim. Bunca diyara kadar (ordularımı) yürüttüm. (Anladım ki) Ötüken dağlarından daha iyi bir yer asla yokmuş. İl tutacak yer Ötüken dağları imiş. Bu yerde yerleşip Çin halkı ile

5. anlaştım. (Çinliler) altını, gümüşü, ipeği ve ipekli kumaşları güçlük çıkarmaksızın öylece veriyorlar. Çin halkının sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş.Tatlı sözlerle ve yumuşak ipekli kumaşlarla aldatıp uzaktaki halkları böylece (kendilerine) yaklaştırırlar imiş. (Bu halklar) yaklaşıp yerleştikten sonra o zaman fesatlıklarını o zaman düşünürler imiş.

Orhun Yazıtları

“Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.. İlk Türk tarihi.. Taşlar üzerine yazılmış tarih.. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması.. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.. Türk askerî dehasının, Türk askerlik sanatının esasları.. Türk gururunun ilâhî yüksekliği.. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği.. Türk içtimaî hayatının ulvî tablosu.. Türk edebiyatının ilk şaheseri.. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri.. 

Hükümdarane eda ve ihtişamlı hitap tarzı.. Yalın ve keskin üslubun şaşırtıcı numunesi.. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı.. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser.. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık.. Türk dilinin mübarek kaynağı.. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği.. Türk yazı dilinin başlangıcını miladın ilk asırlarına çıkartan delil.. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika.. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.. İnsanlık aleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları.. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı..”.

Göktürkler (Köktürkler)

6. yüzyılın başlarından 7. yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde Göktürk (Köktürk) İmparatorluğu Mançurya’dan İran’a kadar uzanıyordu. Türk boyları güçlü hakanların buyruğunda birleşmiş, Batı Kağanlığı Doğu Kağanlığına tâbi olmuş, bir merkezden idare edilen Türkler Asya’nın hâkimi durumuna gelmişlerdi. Fakat daha sonra imparatorluğu teşkil eden kavimler arasındaki çekişme, Türk Beyleri arasındaki dayanışmanın bozulması. Çin’in entrikaları ve özellikle güçlü kağanların gelmeyişi İmparatorluğun çökmesine yol açtı. Devletin doğu kısmı Çin hâkimiyetine geçti. Çin daha sonra batı kısmına da yayılmaya başladı. Türk illeri işgal, Türk boyları esir edildi.

Fakat bu esaret uzun sürmedi, İlteriş Kağan dağılan milleti topladı; 680-682 yıllarında devleti Çin esaretinden kurtararak yeniden kurdu.

 

Bilge ve Kül Tigin Kardeşler

lteriş Kağan öldüğü zaman oğulları Bilge ve Köl Tigin henüz 7 ve 8 yaşlarında idiler. Onun için İlteriş Kağan’ın yerine kardeşi Kapgan Kağan geçti. Kapgan Kağan zamanında devlet eski haşmetine ulaştı.

Kapgan Kağan’ın ölümünden sonra Bilge Kağan Taht’a oturdu. Kardeşi Köl Tigin ve buyrukçu (vezir) ihtiyar Tonyukuk’ un yardımı ile devleti daha da kuvvetlendirdi. Onun devrinde “Türk Birliği” tam olarak bir kere daha sağlandı. Birliğin sağlandığı her devirde görüldüğü gibi, Bilge Kağan zamanında da Türk Devleti eşsiz bir kudret haline geldi.

 

Köl Tigin 731′de, ağabeyi Bilge Kağan 734′de öldüler. Köl Tigin öldükten bir yıl sonra, yani 732 yılında, Bilge Kağan kardeşi için bir ebedî taş yontturdu, başka deyişle bir anıt diktirdi. Bu taştaki yazılar, o eşsiz kitabe, Bilge Kağan tarafından kaleme alınmıştır. Bilge Kağan bu kitabede, kardeşinin yüceliğini, kahramanlığını, Türk milleti için unutulmaz hizmetlerini dile getirir. Kendi ölümünden sonra oğlu tarafından onun adına dikilen anıtta yine Bilge Kağan konuşmaktadır. Ebedî taşa, onun sağlığında söyledikleri, devleti nasıl kurdukları ve yücelttikleri, Türk milletine vasiyeti, nakşedilmiştir. Her iki taşta benzer ve birbirinin aynı olan cümleler vardır. Çünkü Bilge Kağan, unutulmaması gereken olayları ve kendisinden sonra tutulacak yolu ısrarla belirtmek istemişti. 

Köl Tigin anıtının doğu cephesinin görünüşü

Bilge Tonyukuk

Bilge Kağan ve Köl Tigin anıtlarından başka, Koço Çaydam bölgesinde Tonyukuk için dikilmiş bir ebedî taş daha vardır. Bu anıtı Bilge Tonyukuk, sağlığında, 725′ten sonra kendisi için diktirmiştir. Bilge Tonyukuk, İlteriş Kağan’ın isyanına katılan daha sonra Kapgan Kağan’a ve Bilge Kağan’a başkumandanlık, baş vezirlik, baş danışmanlık yapan bu büyük devlet adamı, kağanların ve kendisinin yaptıklarını anlatmaktadır

 

Tonyukuk Anıtı’na ait dikili taşlar

 

Orhun Yazıtları’nın konumu (Yeri)

Orhun Yazıtları, bugünkü Moğolistan’da, Baykal Gölünün güneyinde, Orhun nehri vadisinde, Koşo Çaydam gölü yakınlarındadır. 48. enlem ve 107. boylam arasında kalan bölgededir.

Anıtların olduğu yerde yalnız dikilitaşlar değil, daha pek çok ve son derece değerli kalıntılar da bulunmuştur. Yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları ile kutsal yer, eski bir Türk başkentidir.

Heykeller arasında Bilge Kağan’ın, eşinin, kardeşinin heykelleri de bulunmuştur. Yazık ki bunların bazı parçaları kaybolmuş, kalan kısımları da kırık dökük bir durumda ele geçmiştir.

 Orhun yazıtlarının nasıl bulundu

Orhun harfleriyle yazılı kitabelerden tarihçi Cüveyni “Talih-i Cihanküşa” isimli eserinde söz etmişti. Eski Çin kaynaklarında da Türklerin böyle anıtlar diktikleri yazılıydı. Fakat 18. ve 19. yüzyıllara kadar ilim dünyası bu anıtların nerede ve ne durumda olduklarını öğrenemedi.

1709 yılında Rusya ile İsveç arasında yapılan Poltava savaşında, İsveç subaylarından Strahlenberg Ruslara esir düştü ve Sibirya’ya sürüldü. 13 yıllık sürgün hayatında Kuzey Rusya’yı baştan başa dolaşan Strahlenberg, Yenisey’de eski Türklere ait bazı kitabeler buldu. Bunlar, Orhun kitabelerinden iki-yüz yıl önce yazılmıştı. Bu İsveçli subay ülkesine döndükten sonra anılarını yazdı ve Yenisey kitabelerinden söz etti. Bunun üzerine tarihçilerin Türklerden kalan eserlere ilgisi arttı.

 

 

Orhun Yazıtları’nın ortaya çıkışı

1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev Orhun yazıtlarını buldu. Fakat yazılarını okuyamadı. 1890′da bir Fin heyeti, 1891′de de bir Rus heyeti abidelerin olduğu yere gittiler. Resimler çekip bunları ilim dünyasına sundular. Fakat yazılar hâlâ çözülemiyordu. Nihayet 1893′te Danimarkalı büyük ilim adamı Thomsen, Orhun yazısını çözmeğe muvaffak oldu. Önce yazılarda çok geçen Tengri (Tanrı), Türk ve Köl Tigin kelimelerini çözen Thomsen, sonra bütün yazıları okudu ve Türk milletine, Türk tarihine yaptığı bu hizmetten dolayı milletimizin şükranlarını kazandı.

 

 

Orhun Alfabesi

Göktürk (Köktürk) alfabesini Orhun anıtlarından öğrendik. Onun için Göktürk (Köktürk) alfabesi daha çok Orhun alfabesi olarak anılır. Göktürk (Köktürk) yazısı, Türk yazı dilinin ilk asırlarında ve özellikle 5. ve 9. yüzyıllar arasında yaygın olarak kullanıldı. Fakat Türkistan’da, bu yazı ile yazılmış, Milâttan çok öncesine ait bazı kaya yazıları da bulunmuştur.

Orhun alfabesi 38 harflidir. Bunun 4′ü sesli, 4′ü sessiz harftir. Yazıda harfler birbirine birleştirilmez. Kelimeler de birbirinden üst üste konmuş iki nokta ile ayrılır. Yazı sağdan sola, istenirse, yukarıdan aşağıya yazılır. Orhun Abidelerinde satırlar yukarıdan aşağıya yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir.(Bk. Alfabe) ORHUN YAZISI

Orhun yazısı sağdan sola yazılır. Harfler birleştirilmez. Kelimeler ise birbirinden üst üste konmuş iki nokta ile ayrılır. Orhun alfabesi 4′ü sesli, 34′ü sessiz olmak üzere 38 harflidir. Yukarıdaki yazı Köl Tigin anıtının güney cephesindeki metninden alınmış ilk cümlelerdir. (Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kağan… Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan..) diye başlıyor. “Tengri” kelimesi hem ‘Tanrı”, hem “gök”anlamına geliyor.

Kül Tigin Anıtı

Bilge Kağan’ın kağan olmasında, kahraman kardeşi Köl Tigin birinci derecede rol oynamıştı. Bilge Kağan kardeşinin ölümüne çok üzülmüş, onun için bir türbe yaptırmış ve anıt diktirtmişti. Bu anıttaki yazılar Bilge Kağan’ın sözleridir. Bilge Kağan burada kardeşiyle birlikte yaptıkları savaşları, devleti nasıl güçlendirdiklerini, kardeşinin kazandığı zaferleri anlatıyor.

Bu anıt, Bilge Kağan’ın kardeşi, Göktürk (Köktürk) prensi ve askeri komutanı Köl Tigin adına dikilmiştir. Köl Tigin, kon yılka yiti yirmike “koyun yılının on yedisinde” (27 Şubat 731) ölmüştür. Cenaze töreni 1 Kasım 731′de yapılmıştır. Türkçe yazıt ise 21 Ağustos 732′de dikilmiştir. Köl Tigin anıtı, kaplumbağa şeklinde oyulmuş bir kaideye oturtulmuş. Bulunduğu zaman bu kaidenin yanında devrilmiş durumdaydı. Sonradan yerine dikilmiştir. Rüzgâra dönük tarafında bazı satırlar silinmiş.

 

Anıtın yüksekliği 3,75 metredir. Kireçtaşından yapılmıştır ve dört cephelidir. Yukarısı aşağı kısmına göre daha dardır. Doğu ve batı cephelerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda 122 santimdir. Güney ve kuzey cepheleri ise aşağıda 46, yukarıda 44 santimdir. Üst kısım kemer şeklinde bitmekte ve yukarıda beş kenarlı olmaktadır. Doğu cephesinin üzerinde kağanın işareti bulunuyor.

Köl Tigin anıtındaki satırların uzunluğu 235 santimdir. Cetvelden çıkmış gibi düzgün ve güzel harflerle yazılmıştır.

Bu anıtın etrafında türbenin enkazı, heykel parçaları, iki tarafında heykeller ve balbal denilen işaretli, kabartmalı taşlar dizili 4,5 km. uzunluğunda bir yol bulunmuştur. Heykel parçaları arasında Köl Tigin’in başı ile karısının gövdesi ve yüzünün bir kısmı da bulunmuştur. Ne yazık ki bu heykeller çok parçalanmış, yüzlerini ve boylarını tam olarak gösteren örnekler bulunamamıştır.

 

Bilge Kağan Anıtı

Köl Tigin anıtının bir kilometre uzağında ve yerleşme şekli bakımından aynıdır. Yalnız birkaç santim daha uzundur.

 

Bilge Kağan anıtı ünlü Göktürk (Köktürk) hakanı Bilge Kağan adına dikilmiştir. Anıt, ıt yılı onunç ay altı otuzka “köpek yılının onuncu ayının yirmi altısında” (25 Kasım 734) günü ölen ve 22 Haziran 735′te yuğ töreni yapılan Bilge Kağan adına dikilmiş ve onun kendi ağzından yazılmıştır. Burada yine devletin nasıl büyüdüğü anlatılmakta, ayrıca Köl Tigin’in ölümünden sonraki olaylar ilâve edilmektedir. Bunda ve Köl Tigin’in anıtında Bilge Kağan’ın konuşmasından başka, yeğeni Yolluğ Tigin’in kitabe kayıtları da yer alır.

 

Bilge Kağan’ın türbe ve heykel kalıntıları da bulunmuştur. Fakat hem anıt,hem heykeller daha çok tahrip edilmiş durumdadır.

 

Tonyukuk Anıtı

Tonyukuk anıtı iki dikilitaş halindedir. İkisi de dört cephelidir. Bulunduğu zaman taşlar devrilmemişti. Fakat yazılar daha silik durumdadır.

Tonyukuk, Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kağan’ın , amcası Kapgan Kağan’ın ve Bilge Kağan’ın baş bilicisi, baş buyrukçusu yani baş veziri idi. Bu anıtı ihtiyarlık devrinde kendisi diktirmiştir ve oradaki yazılar da kendisine aittir.

 

Tonyukuk, kendisi için diktirdiği taşlarda Göktürk (Köktürk)lerin Çin esaretinden nasıl kurtulduğunu, kurtuluş savaşını nasıl yaptıklarını,kendisinin neler yaptığını anlatır. Tonyukuk anıtının birinci taşında 35, ikinci taşında 27 satır yazı vardır. 

Arkeolojinin Tarihi ?

İnsanlar geçmişin maddi kalıntılarına karşı çok eskilerden beri ilgi duydular. Ama arkeoloji bir disiplin olarak 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da ortaya çıktı. Bunun da nedeni Rönesans hümanistlerinin Antik Çağ sanat yapıtlarına yönelmeleriydi. Gene 15. ve 16. yüzyıllarda italya’da papalar, kardinaller ve soylular eski yapıtları toplamaya ve yeni yeni antik sanat ürünlerinin bulunması için yapılan kazılara mali destek sağlamaya başladılar. Bu sırada Kuzey Avrupa’da da antik kültürle benzer biçimde ilgilenen kişiler ortaya çıktı; onlar da İtalya’daki koleksiyonculara özenip eski yapıtları toplamaya giriştiler. Böylece tarihte ilk kez eski yapıt koleksiyonculuğu başladı.

Yunan ve Roma sanatına duyulan ilginin gittikçe artması ve 18. yüzyılda İtalya’da Pompei ve Herculaneum adlı iki Roma kentinin kazılması arkeolojinin gelişmesinde önemli rol oynadı.

Kazı üzerine yazdığı yazılarla ve hazırladığı değerli taş koleksiyonu kataloguyla arkeoloji alanında çalışan ilk bilim adamı oldu. Bundan sonra klasik arkeoloji, bir dizi arkeologun çalışmalarıyla daha bilimsel bir temel üstüne oturmaya başladı. Hein-rich Schliemann 1870′lerde Troya ve Myke-nai’de Yunan uygarlığının kökenlerini araştırmak amacıyla kazılara başladı. Aynı dönemde M. A. Biliotti Rodos’ta, Ernst Curtius 1875′teh 1881′e değin Olympia’da, Alexander Conze Semendirek Adasında kazılar yaptılar. Conze’nin kazı raporunda ilk kez fotoğraf kullanması, arkeolojide bir çığır açtı. 1900′de Arthur Evans, Girit Adasında Knossos’ta çalışmaya başladı ve Minos uygarlığını ortaya çıkardı.

Napoleon 1798′deki Mısır seferine birlikte götürdüğü bilginlere ülkedeki antik kalıntıları belgeleme olanağı verdi. Böylelikle Mısır arkeolojisinin ilk adımları atıldı ve bu belgeler Description de L’Egypte (1808-25; Mısır’ın Tanımı) adlı yapıtta yayımlandı. Napoleon’un bu seferinde elde edilen bilgilere dayanarak 1822′de Jean-François Champollion Eski Mısır yazısını çözdü. Bundan sonra bilginlerin Mısırlılardan kalma. sayısız yazılı belgeyi okumaları Mısır arkeolojisinin en büyük aşamasını oluşturdu. Avrupalı koleksiyoncuların Mısır’daki eski yapıtlara duydukları ilgi ve istek, Giovanni Battista Belzoni gibi serüvencilerin örgütlü mezar hırsızlıklarına girişmesine yol açtı. Fransız Auguste Mari-ette, Kahire’de Mısır Arkeoloji Müzesi’ni kurup arkeolojide sistemli ve denetimli yeni bir dönemin başlamasını sağladı. İlk kez 1880′de Mısır’da çalışmalara girişen İngiliz arkeolog Flinders Petrie, uzun yaşamı boyunca bu ülkede ve Filistin’de araştırmalar yaptı, yeni buluşlarıyla arkeolojiye önemli katkılarda bulundu. Petrie sistemli bir kazı yöntemi geliştirdi ve bunun ilkelerini Met-hods and Airns in Archaelogy (1904; Arkeolojide Yöntemler ve Amaçlar) adlı yapıtında özetledi. Howard Carter ve Lord Car-narvon ise 1922′de Mısır’da arkeoloji dünyasının en çarpıcı buluşunu gerçekleştirerek Tutanhamon’un mezarını ortaya çıkardılar.

Mezopotamya’da hazine ve sanat yapıtı bulma tutkusuyla höyükler gelişigüzel kazılmaya başladı. 1840′ta bu düzensiz kazıların yerini, daha planlı kazılar aldı. Örneğin Paul-Emile Botta’nın Koyuncuk (Ninive) ve Horsâbad’da (Dur Şarrukin), Austen Henry Layard’ın Nimrud (Kalah), Koyuncuk ve Nabi Yunus’ta yaptıkları kazılar bu türdendi. 1846′da Henry Cresvvicke Rawlinson, Mezopotamya çiviyazısım çözmeyi başardı. 19. yüzyılın sonuna doğru yapılan sistemli bir kazıyla, Mezopotamya’da Babilliler ile Asurlardan önce yaşamış ve daha önce bilinmeyen Sümerlerin varlığı saptandı. Sümer uygarlığına ilişkin en ilginç kazı Sir Leonard Woolley tarafından 1926′da Ur’da yapıldı ve Ur kral mezarları gün ışığına çıkarıldı.

Anadolu’da ilk kazı Troya’da Hemrich Schliemann tarafından gerçekleştirildi (1871). Daha sonra Dörpfeld bu kazılan sürdürdü. Almanlar Pergamon, Priene, Mi-letos ve Didyma’da; Avusturyalılar Ephe-sos’ta; Amerikalılar Şardes’te kazılar yaptılar. Ernest Chantre ise çeşitli araştırma ve kazılarla (1893-94) özellikle Hitit uygarlığının ortaya çıkarılmasında çaba gösterdi.

İstanbul Âsar-ı Atika Müzesi adına Makridi Bey ve Hugo Winckler Boğazköy’de yaptıkları kazılarla Hitit devlet arşivini buldular. Sir Leonard Woolley Karkamış’ta, John Garstang Sakçagözü’nde ve Von Luschan Zincirli’de kazılar yaparak Anadolu’daki en önemli Geç Hitit kentlerini buldular.

19. yüzyılda Avrupa’da antikacılık ve ko- leksiyonculuğun yerini, yavaş yavaş bilimsel arkeoloji almaya başladı. Bu yüzyılın başlarında William Smith, Georges Cuvier ve Charles Lyell aynılıkçı katmanlaşmanın (üniformiter stratigrafi) ilkelerini ortaya attılar ve buna göre fosilleşmiş kalıntıların yaşının, toprak altında bulundukları katman ile belirlendiği savını ileri sürdüler. Lyell, Principles of Geology (1830-33; Jeolojinin İlkeleri) adlı kitabında bu görüşü ayrıntılarıyla açıkladı ve insanın çok uzun yıllara dayanan bir geçmişi olması gerektiğini vurguladı.

Alet diye tanımlanan ilk taş kalıntılar ilk kez 18. yüzyılın sonunda ortaya çıktı. Gerçekten insan elinden çıkma bu buluntuların belirli katmanlarda ele geçmesi, insanın, Kitabı Mukaddes’teki kronolojinin temel alınmasıyla İÖ 4004 (ya da İÖ 3761) olarak hesaplanan yaratılış tarihinden çok daha önce de yaşamış olması gerektiğini ortaya koyuyordu. 1859′da Jacques Boucher de Perthes’in Fransa’da Somme Vadisinde (bak. Abbevillien kültür) ve Wüliam Pen-gelly’nin İngiltere’de Devon mağaralarında yaptıkları araştırmalarda, insanın geçmişinin çok daha eskilere dayandığı kanıtlanmaya çalışıldı. Aynı yıl Danvin Origin of Species (1859; Türlerin Kökeni, 1970) adlı kitabını yayımladı. Böylece uygarlık tarihinin ilk aşamasının, yani insanın yalnızca doğada hazır olarak bulduğu bitkileri toplayıp hayvanları avlayarak yaşamını sürdürdüğü ye bütünüyle tüketici nitelikte olduğu evrenin yaklaşık tarihleri saptandı. Daha sonra John Lubbock Pre-historic Times (1865; Tarihöncesi Zamanlar) adlı yapıtında bu evreye Paleolitik Çağ adını verdi. Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce İskandinavyalı arkeologlar, arkeolojik temellerden yola çıkarak, insanın geçmişinde birbirini izleyen teknolojik aşamalar olduğunu ileri sürdüler ve eski yapıt koleksiyonculuğu anlayışında bir devrim yaptılar. C. J. Thom-sen, Kopenhag Müzesi’ndeki malzemeleri birbirini izleyen bu teknolojik aşamalara göre, daha doğrusu kullanılan hammadde sırasına göre Taş, Tunç ve Demir Çağı yapıtları diye sınıflandırdı. Onun öğrencisi J. J. A. Worsaae de, Danimarka’daki turba yataklarında ve mezar tepelerindeki katmanlar göz önüne alındığında, bu tür bir sınıflamanın doğruluğunu kanıtladı. 1850′ lerin ortalarında İsviçre’deki göl düzeylerinin düşüklüğü, tarihöncesi İsviçre göl yerleşmelerinin kazılmasına olanak verdi. Burada da teknolojik aşamaların ardışıklığı kuramı doğrulandı. Böylece Taş Çağı, Tunç Çağı ve Demir Çağı kavramları benimsenip kullanılmaya başladı.

‘nde insanın çok uzun bir geçmişi olduğunu söylüyordu. İnsan evrimine ilişkin bu görüşün 19. yüzyılın son 40 yılında onaylanması, arkeolojinin gelişmesine olanak veren bir düşünce ortamı yarattı ve insan evriminin bütün öyküsünü ortaya çıkarmada büyük ilerlemelere yol açtı. Lubbock Pre-historic Times adlı yapıtında, daha önce Thomsen ile Worsaae’nin savunduğu üç çağlı sistemi (Taş, Tunç ve Demir), Taş Çağını Paleolitik ve Neolitik olarak ikiye ayırıp, dört çağlı bir sisteme dönüştürdü. Daha sonraki araştırmacılar da Taş Çağını Paleolitik, Mezolitik, Neolitik ve Kalkolitik çağlara ayırdılar. 19. yüzyılın son çeyreğinde Fransa ve İspanya’da çok önemli Paleolitik buluntular ele geçti. Bunlar, Üst Paleolitik Çağa (y. İÖ 30-10 bin) ait heykeller ve mağara resimleriydi. Marcelli-no de Sautuola, İspanya‘da Altamira(

  • ) mağarasmdaki resimleri bulduğunda (1875-80), çoğu uzmanlar bu resimlerin Paleolitik Çağa ait olduğunu kabul etmediler. Ama 1900′lerde Fransa‘da Les Eyzies’de de benzerleri ele geçince, bunların Paleolitik Çağdan kaldığını kabul etmek zorunda kaldılar. Benzer buluşlar 20. yüzyılda da birbirini izledi. 1940′ta Fransa’daki Lascaux Mağara-sında(
  • ) bulunan resimler bunların en ünlüleridir.

    19. yüzyılın son çeyreğinde A. H. Pitt Rivers’ın Dorset’teki Cranborne Chase’te Tarihöncesi’ne ve Roma dönemine ait yer leşmelerde yaptığı kazılar, çağdaş ve bilimsel arkeolojinin kazı tekniğinin temellerini attı. Bu teknik daha sonra Sir Mortimer Wheeler ve Sir Cyril Fox tarafından İngiltere ve Galler’de geliştirilip dünyaya yayıldı.

    20. yüzyıl, arkeolojinin Yakındoğu, Akdeniz ve Avrupa dışında, dünyanın başka bölgelerine de yayılmasına tanık oldu. 1920′lerin başında bugünkü Pakistan topraklarındaki Mohenco-daro(
  • ) ve Harappa’da(
  • ) yapılan kazılar, tarihöncesi İndus uygarlığının varlığını ortaya çıkardı. 1920′lerin sonunda Çin’in doğusunda Anyang’ta yapılan kazılar, eski Çin belgelerine göre Shang hanedanına bağlanabilecek bir tarihöncesi Çin kültürünün varlığını gös

     

    terdi.

    Bütün dünyada en önce Taş Çağı incelendi. Taş Çağma özgü en ilginç buluntular arasında L. S. B. Leakey’nin Tanzanya’daki Olduvai Boğazında(

  • ) ele geçirdiği, yaklaşık 2 milyon yıl öncesine ait insan iskeleti kalıntıları ve taş aletler vardır. Büyük önem verilen yoğun çalışmalar sonucunda Filistin’de Ceriko (Eriha), Irak’ta Hassuna, Türkiye’de Çatalhoyük ve Yakındoğu’da daha pek çok yerde, insanın tüketici nitelikten sıyrılıp üretici bir kimlik kazandığı, yani ilk kez yabani bitki ve hayvanları evcilleştir-diği dönem olan ilk üretim aşamasına (Neolitik Çağ) tarihlenen yerleşmeler gün ışığına çıkarıldı. Böylelikle de hayvanların ve bitkilerin evcilleştirilmesinin kökeninin bu bölgeye özgü olduğu anlaşıldı.

    Amerika‘da bilimsel arkeolojik çalışmalar Avrupa’dan daha sonra başladı. Ama daha 1784′te Thomas Jefferson, Virginia‘da kazdığı höyüklerde dikkatli stratigrafik gözlemler yapmıştı. 20. yüzyılda Tarihöncesi Amerikası ile ilgili iki önemli bilgi elde edildi. Bunlardan biri, mısır dahil pek çok bitkinin bu dönemde Orta Amerika’da da evcilleştirildiği, öbürü de Meksika’da bulunan Ölmek uygarlığının Yenidünya’daki en eski uygarlık olduğuydu.

    Arkeolojik çalışmaların giderek yoğunlaşması, sonuçta arkeolojinin bilimsel bir disiplin haline dönüşmesine yol açtı. Artık dünyadaki önemli üniversiteler içinde, arkeoloji bölümü olmayan hemen hemen yok gibidir. Bu alanda günümüzde çok sayıda bilimsel dergi ve kitabın yanı sıra, birçok da popüler kitap ve dergi yayımlanmaktadır. Arkeoloji bilimsel bir disiplin haline geldikten sonra, klasik arkeoloji, Ön Asya arkeolojisi gibi coğrafi alanlara ya da ortaçağ arkeolojisi, endüstriyel arkeoloji gibi konulara göre dallara ayrılmıştır. Bunda kuşkusuz, bir arkeologun insanlık tarihinin tüm evrelerini ayrıntıları ile bilmesinin olanaksızlığı kadar, değişik yöre ve dönemleri incelemek için kullanılan yöntemlerin farklılığı da etkilidir. 19. yüzyıldan başlayarak, insanın yazı yazmayı öğrenmesinden önceki geçmişine Tarihöncesi arkeolojisi ya da Prehistorya, bu dönemle ilgili arkeologa prehistoryacı ya da dip tarihçi denir (bak. Prehistorya).

     

  • Türkiye’de arkeoloji ?

    Türkiye’de arkeoloji Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk’ün ilgisiyle önem kazandı. R. O. Arık ve H. Z. Koşay başkanlığında bir ekip tarafından Ahlatlıbel ve Alacahöyük kazıları yapıldı.

    Türk Tarih Kurumu’nun kurulup kazılara mali destek sağlaması ve kazı raporlarının kurum matbaasında basılması da arkeolo¬jiye büyük katkılar sağladı. Önce İstan¬bul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji kürsüleri kuruldu. Daha sonra Âsar-ı Atika Nizamna¬mesi ile güvence altına alman ören yerlerin¬de yerli ve yabancı uzmanlarca birçok kazılar yürütülmeye başladı. Bu kazılara gitgide yenileri eklendi ve Türkiye pek çok kazının sürdürüldüğü arkeolojik bir merkez haline dönüştü. Sonuçta kazılardan ele geçen yapıtları koruyabilmek amacı ile Tür¬kiye’nin hemen hemen her ilinde müzeler açıldı.

    Türkiye’de kazı yapmak yasalara bağlıdır. Kazı yapmak isteyen bilim adamı ya da uzman, kazı için gerekli mali desteği Türk Tarih Kurumu’ndan, Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden ya da üyesi olduğu bir bilim kurumundan sağlar. Kazı izni için Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne başvurulur. Yabancılar bu başvuruyu ülke¬lerinde bulunan Türkiye temsilcilikleri ara¬cılığı ile yaparlar. Bir bilim adamına kazı izninin verilmesi Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır. Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün kendi sür¬dürdüğü kazılar dışındaki yerli ve yabancı bütün kazılara, bakanlığı temsil eden bir denetleyici katılır. Kazılarda ele geçen bu¬luntuların tümü kazı mevsiminin bitiminde Türkiye müzelerine teslim edilir.

    Yüzey araştırması. Arkeolojik yerleşmele¬rin bulunması, belgelenmesi ve bunların kazı yapılmadan bilimsel yöntemlerle ince¬lenmesi eylemine yüzey araştırması denir. Henüz bilinmeyen yerler, açık arazide yürü¬yerek ya da araba ile dolaşılarak bulunur. Amaçlı olarak yapılan bu araştırma, arkeo¬lojik yüzey araştırmasının gerekli bir bölü¬müdür ve çalışmanın ilk basamağını oluş¬turur.

    Eski kayıtların ve yer adlarının incelenme¬si, çoktandır unutulmuş yerlerin yeniden bulunmasına yol açabilir. Bu nedenle eski ve yeni yerlerin haritaya işlenmesi>de arkeo¬lojik araştırmanın gerekli bir parçasıdır. Bu da gerek arkeolojik merkezlerin normal topografik haritalara işlenmesinde, gerekse belirli dönemlere özgü haritaların hazırlan¬masında çok yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Özellikle insanın yaptığı nesne¬lerin dağılımını gösteren haritalar arkeolo¬jik incelemelerde anahtar niteliğindedir.

    Hava fotoğrafçılığının gelişmesi de, yüzey araştırmasında önceleri yalnızca araziye bağlı olan arkeologa büyük bir kolaylık sağlamıştır. Hava fotoğrafçılığının arkeolo¬jik araştırmalarda kullanılması, I. Dünya Savaşı sırasında askeri keşiflerin bir yan ürünü olarak başlamıştır. II. Dünya Sa-vaşı.’nda, savaşan ülkelerin fotoğrafla h ber alma bölümlerinde daha çok arkeologların görev yaptığı izlenir. Bunlar bu alanda kazandıkları deneyimle savaştan sonra ar¬keolojik yüzey araştırmalarında hava fotoğ¬rafçılığından yararlanmaya yönelmişlerdir. Bugün Cambridge Üniversitesi’nc^ J. K. S. St. Joseph başkanlığında bir hava fotoğraf¬çılığı bölümü vardır. Bu bölüm üyeleri, kendi uçakları ve pilotları ile uçuşlar yapıp fotoğraf çekerler ve her yıl yeni yeni arkeolojik yerleşmeler saptarlar. Saptanan yerleşmelerden bir bölümü, sabahın erken saatlerinde ya da akşamüstü, yani özel ışık koşullarında daha iyi seçilebilen, yıkıntılatoprak üstünde yer aldığı yerleşmeler¬dir. Ama büyük bir bölümü, yürüyerek ya da araçla giderken gözle asla seçilmeyecek yerleşmeler olup ancak fotoğrafta toprak renginin ya da ekin yoğunluğunun değişme¬si ile kendilerini ele verirler. Arkeolojik merkezleri saptama çalışması, olağan yüzey araştırmaları ve havadan yapı¬lan tarama ve fotoğraflama yöntemlerinden başka yollarla da yürütülür. Çok basit bir yöntem, toprağın dövülmesidir. Böylelikle alttaki yapılar ve dip topraktaki eşitsizlikler sese dayanarak bulunur. Dip sondalanyla duvar ve hendeklerin izini yakalama olanağı vardır. Roma ve Milano’daki Lerici Vakfı, ilk kez 1957′de Monte Abbatorre Mezarlı-ğı’ndaki bir Etrüsk mezarını Nistri perisko

  • pu aracılığı ile bulmuştur. Bu periskopun geliştirilmesinden bu yana, bu yöntemle büyük başarılar elde edilmiştir. Örneğin periskop bir mezar odasına sokulup odanın duvarlarının ve mezarın içindeki eşya¬nın fotoğrafı çekilir. Bu, bir ön çalış¬ma için çok başarılı bir sonuçtur. Arkeolo¬jik yüzey araştırmasında uygulanan başka çağdaş tekniklerden biri de arazinin elektrik iletkenliğinin ölçülmesine dayanır, özellik¬le geniş ölçekli petrol aramaları için gelişti¬rilmiş olan bu yöntem, 1940′ların sonlarında arkeologlarca kullanılmaya başlamış ve ya¬rarlı sonuçlar vermiştir. Bîr başka teknik, magnetik arama ya da jeofiziksel arama yöntemidir. Bu yöntemde toprağın altın¬daki nesneler, yarattıkları magnetik sap¬malara dayanılarak bulunur. Proton magnetometresi gibi aygıtların kullanıldığı bu yöntemler İlk kez 1957-58′de denenmiştir. Bir Amerikan araştırma heyeti Sicilya’dakİ Sybaris’i bu yöntemle keşfetmiştir. Jeofi¬ziksel araştırma yöntemi Türkiye’de arkeo¬lojik amaçlarla ilk kez 1968′de, Keban kazılan sırasında kullanılmıştır. Kazı. Kazı, toprak altındaki kalıntının kazılıp çıkarılması eylemidir. Arkeolojik kazılar amaçlarına göre “planlı kazılar”, “kurtarma kazılan” ve “rastlantısal kazılar” diye sınıflara ayrılır. Çoğu kazı önceden planlanarak yapılır. Örneğin bir bölgede bir kent kalıntısına rastlanması ya da bir yüzey araştırmasında ele geçen malzemenin çoklu¬ğu, kazı yapılmasına neden olur. Bir kentin adına yazılı kaynaklarda rastlanmasıyla da planlı bir kazıya karar verilebilir. Bir profe¬sörün sırf öğrencilerine kazı yöntemlerini öğretmek amacı ile herhangi bir yerde gerçekleştirdiği eğitim kazısı da planlanarak yapılır ve genellikle çok uzun yıllar sürer (örn. Boğazköy, Perge, Kültepe, Ephesos kazılan). Bu kazıların amacı arkeolojik yerleşmeyi en iyi ve en doğru biçimde kazmak, buluntuları en iyi biçimde çıkar¬mak ve değerlendirmektir. 

    Birçok kazı da, özellikle Orta ve Kuzey Avrupa’nın yoğun yerleşim bölgelerinde olduğu gibi, isteyerek değil de zorunlu¬luk nedeniyle yapılır. Çeşitli özel ve kamu¬ya ait yapıların inşası sırasında sık sık arkeolojik kalıntılara rastlanır. Bu kalıntılar tümüyle yok olmadan, geçmişe ilişkin mad¬di belgeleri kurtarmak için ivedi kazılar yapılır, Bu kazılara “kurtarma kazısı” adı verilir. Türkiye’de bugün Keban Baraj Gö¬lü altında kalan pek çok yerleşmede 1968-72 arasında yoğun kurtarma kazıları yapılmış¬tır (bak. Keban kazıları). Türkiye’de toplu olarak kurtarma kazılarının yürütüldüğü bir başka bölge de Atatürk ve Karakaya Baraj göllerinin oluşacağı Aşağı Fırat yöresidİr (bak. Aşağı Fırat Projesi).

    Arkeolojik yerleşmelerin ve taşınabilir kalıntıların bulunmasında bazen şansın da büyük rolü olur. Çiftçiler tarla sürerken sık sık arkeolojik buluntulara rastlarlar. Güney Fransa’daki Paleolİtik Çağın ünlü Lascaux Mağarası, 194Û’ta dört öğrencinin kökün¬den sökülmüş bir ağacın oluşturduğu çuku¬ru incelemeye kalkışması üzerine ortaya çıkmıştır. Lut Gölü Ruloları(

  • ) da 1947′ de, sürüden ayrılan hayvanını arayan bir Bedevi tarafından benzer biçimde rastlan¬tıyla bulunmuştur. Bu rastlantısal buluşlar çoğu kez önemli kazılara yol açar. 

    Arkeolojik kazıların tümü büyük deneyim, beceri, özen ve dikkat gerektirir. Uzun süren bir eğitim olmaksızın bir kazıyı denet¬leyip’ örgütlemek olanaksızdır. Bu nedenle yabancı ülkelerde üniversiteler ve müzeler “eğitim kazılan” düzenlerler. Türkiye’de de bu gelenek gittikçe yaygınlık kazanmaya başlamış, üniversiteler 1968′den bu yana eğitim kazılarına ağırlık vermişlerdir. Eği¬tim kazılarında öğrenciler defter tutmayı, buluntuları toparlayıp etiketlemeyi, plan ve stratigrafi çizmeyi, elek malzemesini sınıfla¬mayı, fotoğraf çekmeyi, kazı buluntularının üstünü yazmayı, çizim ve envanter yapmayı uygulamalı olarak öğrenirler.

    Bir kazıda kazı başkanı, benimsediği bir kazı tekniğini uygulayarak kazılacak alanı karelere böler. Her kare sayı ya da harflerle işaretlenir. Bazen tek bir kare, bazen yan yana iki üç tane ya da daha çok kare bir arada kazılır. Bu çukurlara “açma” adı verilir. Açmalar mala, ıspatula, fırça ve dişçi aletleri gibi küçük aletlerle kazılır. Kazı sırasında bir kerpiç duvarın topraktan ayırt edilmesi ne kadar büyük bir dikkat isterse, ezilmiş bir kafatasını dağıtmadan çıkarmak da o kadar beceri ve deneyim gerektirir. Bu nedenle, eğitim görmemiş amatörlerin kazı yapması büyük zararlara yol açabilir. Amatör arkeoloji birçok ülke¬de yasalarla yasaklanmıştır. Türkiye’de ise bu tür kazılar “define kazısı” adı altında hâlâ sürdürülmektedir. Amatörler, Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne başvurup, bakanlıkça uygun görülürse bir temsilci denetiminde define kazıları yapabilirler.

    Arkeolojik merkezler çok çeşitlidir. Örne¬ğin tapınak, kale, yol, köy, antik kert, saray ve sınai kalıntı yerleri yü. ;y ‘în kolayca görülebilen merkezlerdir. Höyük¬ler, tümülüsler ve piramitlerse dıştan görü¬lebilen, ama kazmadan içlerinde ne olduğu anlaşılamayan örneklerdir. Bu nedenle ka¬zılarda şaşırtıcı ve çarpıcı sonuçları höyük denen yapay tepeler verir. Höyükler, aynı yerde yüzyıllar boyu oturan çeşitli topluluk¬lara ait maddi kültür belgelerinin üst üste yığılmasıyla oluşur. Troya ve Ur bu tür ünlü höyük yerleşmeleridir. Mağaralar ve kaya sığmakları da dışarıdan saptanamayan arke¬olojik merkezlerdir.

    Farklı tiplerdeki arkeolojik merkezlerin hepsinde birden uygulanabilecek tek bir kazı yöntemi yoktur. Her arkeolog kendi kazı yerine uygulayabileceği en uygun yön¬temi kendisi seçer. Arkeologların kullan¬dıkları kazı yöntemleri, farklı türdeki mer¬kezlere uygulandıklarına göre çeşitlilik gös¬terir. Örneğin bir höyükle bir mezar odasını açmak çok farklı yöntemleri gerektirir.

    Kazı sonuçlarının yayımlanması ve yorum. Kazının boyutu ve arkeolojik merkezin türü ne olursa olsun, her arkeolojik kazının ortak bir teknik Öğesi vardır. Bu da, buluntuların çıktığı andaki durumunun yazı, ölçüm, çizim ve fotoğraflarla saptanmasına aşın özen gös¬terilmesidir. Çünkü arkeologun arazide tuttu¬ğu notlar ve kazıdan sonra bu notlara dayanarak yayımladığı rapor, birinci dere¬cede arkeolojik belge haline dönüşür.

    Kazı sonuçlarının yayımlanmasının makul bir süreyi aşarak gecikmesi, arkeolojik yön¬tem açısından ciddi bir kusurdur. Kazı raporu basılıp tüm dünyaya ulaşmadıkça, bir kazı bitmiş sayılmaz. Çoğu kez raporun yayımlanması, arazideki çalışma süresi ka¬dar, hatta daha uzun bir süre gerektirir.

    Kazı bittikten sonra, çıkarılan küçük eşya ile mimari buluntuların durumu dikkate alınmalıdır. Binlerce yıl toprak altında ka¬lan bu malzemenin yeni koşullara uyum sağlaması, onanlıp onanlmayacağı, restora-tör ve konservatörlerle işbirliği sonucu ka¬rara bağlanır. Yüzey araştırması ve kazı, arkeolojinin yalnızca küçük bir bölümüdür. Arkeologun en önemli görevi, rastlantıyla ele geçen ya da yüzey araştırması ve kazıda bulduğu insanın geçmişini simgeleyen mad¬di kültür varlıklarını, kültürel ve tarihsel bağlamlar içine oturtarak yorumlamaktır. Bunun için her şeyden önce buluntuların hepsinin kesin ve doğru tanımlarını yap¬mak, sınıflamak, yapıldıkları malzemeyi çö¬zümlemek gerekir. Bu çözümleme sırasında başka disiplinlerden uzmanların işbirliği zo¬runludur. Örneğin tahıl kalıntılarını bota¬nikçiler, hayvan kemiklerini zoologlar ince¬ler. Böylece araştırılan evrede yaşayan insa¬nın çevre koşullarının ne olduğu öğrenilir ve maddi kültür belgesi tek başına değil, doğal çevresi içinde görülüp irdelenir. Bundan sonra en büyük sorun tarihlemedir. Çünkü arkeolojide, örneğin yüzeyleri aşınmamış sikkeler, yazıtlar, mezar taşları gibi tarihleri üstlerinde yazılı olan malzeme azdır. Bu nedenle de (karşılaştırmalı, göreli ve mutlak tarihleme, dendrokronoloji, karbon-14′le, potasyum-argonla, ısıl ışıldamayla, arkeo-magnetizmayla tarihleme gibi) çeşitli tarih-leme(

  • ) yöntemleri geliştirilmiştir.

     

    Sualtı arkeolojisi. Sualtı arkeolojisi, ancak 20. yüzyılda gelişmiş bir kazı dalıdır. Kara arkeolojisinin temelini oluşturan araştırma, keşif ve kayıt teknikleri aynen, ama sualtın¬da çalışmanın getirdiği özel koşullara uyar¬lanmış olarak burada da söz konusudur. Denizaltındaki batıklarda çalışan bir arkeo¬log dalgıç eğitimi görür ve sualtı arkeologu adını alır. Fransız bilim adamı Jacques Yves Cousteau su altında soluk alıp vermeye yarayan aygıtı geliştirmiş, bunun oksijen tüpü (su ciğeri) denen türü de yaygın biçimde kullanılır hale gelmiştir. Cousteau’ nun Marsilya yakınındaki Le Grand Cong-lou^’de, Amerikalı Peter Throckmorton ve George Bass’ın da Türkiye’nin güney kıyıla¬rında yaptıkları çalışmalar, sualtı kazıların¬da öncü niteliktedir.

    Throckmorton 1958′de Türkiye’de Bod¬rum yakınındaki Yassı Adada eski bir ge¬mi kalıntısı bulmuş; daha sonra Gelidon-ya Burnunda İÖ 14. yüzyıla, yani Tunç Çağına tarihlenen ve bugüne değin bilinen¬lerin en eskisi olan batığı keşfetmiştir. Pennsylvania Üniversitesi’nden George Bass, 1961′den başlayarak Yassı Adada bir Bizans batığında çalışmıştır. Bu arada ba¬tıkların stereofotoğraflarla fotogrametrik olarak haritalarının çıkarılması yöntemini geliştirmiştir. Bu amaçla 1964′te iki kişilik bir denizaltı aracı kullanmıştır. “Asherah” adındaki bu araç, dünyada arkeolojik araş¬tırma için inşa edilen ilk denizaltıdır.

    Türkiye’de oldukça yeni bir dal olan sualtı arkeolojisi gittikçe gelişmektedir. Bugün Bodrum’da bir sualtı arkeoloji müzesi var¬dır; burada birçok sualtı arkeologu çalış¬maktadır

  • Dinozorlar ? Nasıl yok oldular ?

    Alm. Dinosaurier (m.pl.), Fr. Dinosaures (m.pl.), İng. Dinosaurs. Çoğunlukla İkinci jeolojik zamanda (Mezozoik dönem) havada, suda ve karada yaşamış ve soyu tükenmiş sürüngenlerin bir takımına verilen ad. Dinosaurus, yani dinozor “Korkunç kertenkele” demektir. Et yiyeni, ot yiyeni, cücesi, devi, hantalı, atiği vardı. Paleontologların dinozor fosilleri üzerinde yaptıkları zaman incelemeleri, bunların I. jeolojik zamanın Pe

    rmiyen devrinde, yani bundan 270 ila 225 milyon yıl kadar önceki bir zaman diliminde, dünya sahnesine çıkmış olabileceklerini ortaya çıkarmıştır. Bunlar arasında 30 m uzunluk ve 80 ton ağırlığa ulaşanları mevcuttu. Uçan bazı türlerinde kanat uçları arası 16 metreyi buluyordu. Serçe kadar olanları da vardı. Dinozorların muazzam cüsselerine rağmen, ayaklarının diğer sürüngenlerde olduğu gibi vücutlarının yanında değil de gövdelerinin altında oluşu hareket kabiliyetlerini kolaylaştırmıştır. Tyrannasaurus Rex (korkunç kertenkelelerin kralı) adındaki çeşidinin, saatte 70 km’lik bir hızla koşabildiği, Robert Bakker tarafından ispat edilmiştir. 250 milyon yıl

    kadar önce yaşadıkları sanılan dinozorlar, 65-70 milyon yıl önce, II. jeolojik zamanın son devri olan Kretase (veya tebeşir) devrinde birdenbire tükendiler.

    Dinozorlar, uzun yıllar “ürkütücü kertenkeleler”, “canavarlar”, hatta “ejderhalar” olarak adlandırıldı. Halk dilinde ve günlük yaşamda, korkunç yaratıklar olarak tanımlandı. Aslında bu nitelendirmeleri hak etmemişlerdi. Onların, bundan yaklaşık 200-250 milyon yıl önce yeryüzünde ortaya çıktıkları ve diğer canlılarla birlikte doğal çevreyi paylaştıkları artık biliniyor. Zaman içinde, farklı cinslere ayrıştılar, çeşitlendiler; ardından da yok oldular. Birdenbire yok oluşlarının nedeni, bugün hala tartışma konusu.

    Bilim dünyası dinozorlarla gerçek anlamda, 19. yüzyılın ortalarında yaşayan İngiliz doğabilmci Sir Richard Owen’ın çalışmalarıyla ilgilenmeye başladı. Owen bu hayvanları, 1841 yılında, Yunanca “deinos” (korkunç) ve “saurus” (kertenkele) anlamına gelen iki sözcüğün bileşiminden oluşmuş “dinozor” adıyla adlandırdı. Ancak dinozor fosillerine yönelik çalışmalar,20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirildi. Nitekim, bu hayvanların 600 kadar çeşidinin yüzde 40′ı,  1970 yılından sonra bulundu.

    Bilimsel araştırmalar dinozorların tarih öncesi, dünyanın her kıtasında yaşadıklarını gösteriyor. Son olarak 1986 yılında Antarktika’da zırhlı ir “Ankylosaurus”a ait fosil ve bir “Drnithopood” iskeletinin bir bölümü ortaya çıkarıldı.

    Alaska’da elde edilen dinozor bulgularıyla birlikte, onların Kuzey Kutbu enlemlerinde de yaşadıkları kanıtlandı. Ne var ki, dinozorların büyük bir bölümü soğuk ve kış olan bu kutup bölgelerinde bütün bir yılı geçirdikleri söylenemez. Daha mantıklı bir açıklama, yaz aylarında düşmanları tarafından kovalanan otobur dinozorların bazılarının kuzeye, Batı Kanada’ya doğru giderek, taze yiecek aramış olmaları…

    Orta Asya’daki Gobi de dinozorlara ait pek çok kalıntı sağlayan bölgelerin başında geliyor. Buradaki ilk bulgulara, 1920 yılında ortaya çıkarılan “Protoceratops” cinsinden dinozorlara ait… Çinli ve Kanadalı fosil uzmanları, 4 yıl süren uzun kazılardan sonra birçok fosil bulgusina rastladılar. Tüm bu çalışmalar gösteriyor ki, dinozorlar en azından uzunca bir dönem gezegenimizin tüm kıtaların ayayılmış ve yeryüzünün mutlak hakimi olmuşlardı.

     

    Bir zaman aracına binelim ve bundan tam 200 milyon yıl öncesine bir yolculuğa çıkalım. Şimdi, jeologların “Triyas Dönemi” adı verdikleri çağın tam ortasında bulunuyoruz. Yeryüzü henüz tek bir dev kıta görünümünde. “Pangea” adı verilen bu kıtayı, yine tek ve dev bir okyanus, “Panthalassa” çevreliyor.Ana kıta henüz devasa bir çöl yapısında… Sadece okyanus kıyılarında tropikal ormanlar yer alıyor.

    İklim, sıcak ve kurak. Kutup bölgelerinde de buzullar oluşmamış. Çünkü, bu noktalarda sıcaklık ortalama 10 derece civarında… O günlerde, daha sonra dönemin tüm kıtalarını istila edecek dinozorlar evrimlerinin henüz başlangıç aşamasında…

    Fosil araştırmalarından çıkan bilim sonuçlara göre, o tarihlerde dinozorlar, mevcut hayvan coğrafyası içinde çok küçük bir yüzde oluşturuyorlar. O dönemde faunaya hakim olanlar, “Therapsida” takımından ve sürüngen-memeli olarak tanımlanıyor. Nedeni ise, özel kafatası yapıları. Bu hayvanlar daha sonra memelilerin içinde eriyip yok oldular.

    Ancak, o tarihlerde yeeryüzüne egemen olan hayvanlar, nemli iklim koşullarına mükemmel bir uyum gösteren amfibyumlar, yani iki yaşayışlılar. Nitekim, bu hayvanlar dinozorlardan önce de yaşıyorlardı. O günün bitki yapısı ve doğa koşulları, memelilerin varlıklarına sürdürmelerini zorlaştırıyordu. Gökyüzünde ise, ilk uçan sürüngenler belirmişti.

    Dinozorların, Triyas Dönemi’nin sonlarına doğru, yeryüzüne egemen olmaları için birakç milyon yıl gerekti. Peki ama onların diğer sürüngenlere oranla avantajları neydi?

    Birçok araştırmacıya göre, dinozorlara bu üstünlüğü ayak yapıları sağlıyordu. Öteki sürüngeler, kenarlara doğru yayılmış ayaklarla yürümek zorundaydılar. Bu da ciğerlerine yeteri kadar hava alıp vermelerini engelliyordu. Oysa dinozorlar, gövdenin altındaki düz ayakları sayesinde dik durabiliyorlardı. Böylece, hem koşup hem nefes alabiliyorlardı. Bunun sonucunda da, çok hızlı hareket edebiliyor ve uzun süre bu duruma dayanabiliyorlardı. Yine bu özellikleri nedeniyle, zamanla ön ayaklarını birer saldırı ve savunma silahına, hatta giderek kanatlara dönüştürdüler.

    Yaklaşık 160 milyon yıl önce, dinozorlar yerküre üstündeki en geniş hayvan topluluğuydu. Ancak, günümüzden 65 miloyn yıl önce, çok kısa bir sürede soyları tükendi. Dinozorların neden yok olduğu sorusunun yanıtı yıllarca arıştırıldı. Bütün olasılıkla, bu sorunun yanıtı hiçbir zaman tam olarak verilemeyecek.

    Şimdilik, 65 milyon yıl önce, Kretase Dönemi’nin sonlarında, iklimde meydana gelen kısa süreli, ancak şiddetli bir değişiklik, bu sorunun en mantıklı yanıtı gibi görünüyor. Bunun yanı sıra, hem doğal hem de uzay kaynaklı felaketler de öne sürülüyor…

    Uzay teorilerinden biri, “ölüm yıldızı” diye adlandırılan ve pek çok bilim adamının varlığına inanmadığı “Nemesis” yıldızı… Teoriye göre, her 26 milyon yılda bir binlerce yüzyıl süren bir kuyrukluyıldız yağmuru dünyayı etkisi altına alıyor. Bunlardan bazılarının atmosferde bıraktığı birikmiş parçalar, güneş ışınlarının önünü keserek dünyayı yıllarca karanlıkta bırakıyor. Gökyüzünün kararmasıyla düşen sıcaklık ise, pek çok hayvan ve bitkinin yok olmasına yol açıyor.

    Bir başka dünya dışı teori ise, Güneş’e yakın bir yıldızın belli aralıklarla yer değiştirerek kuyrukluyıldızları yörüngelerinden çıkardığı ve onları Dünya’ya doğru yönlendirdiği yolunda… Bazı bilim adamları ise, bu felaketleri “X” gezegeni olarak adlandırılan onuncu bir gezegenin varlığına bağlıyorlar.

    Öteki kanıtlar, yok oluşun doğal felaketlerden kaynaklandığını gösteriyor. Yaklaşık 65 milyon yıl önce meydana gelen en büyük volkanik patlamaların birinde, akışkan bazaltlar, Hindistan’ın Dekkan Yaylası’nı oluşturmuştu. Bu, belki de o zamanlarda dünyanının ikliminin değişmesinin nedeniydi. Bu değişiklik, dinozorları başka yönlerden de etkilemiş olabilirdi.

    Kuluçkadan çıkmamış “Sauropod” yumurtalarında, bol miktarda, az bulunan bir element olan selenyum tespit edilmişti. Selenyumun yer altından yüzeye çıkması, volkanik patlamalar sonucu oluyordu. Epeyce zehirleyici olan bu elementin yüksek miktarlarının, kuluçkadan sonra tavukların yumurtadan çıkmasını engellediği biliniyordu. Aynı etkinin dinozor yumurtaları için de geçerli olduğunu düşünmek, pek de uçuk bir düşünce değildi.

    Peki, neden dinozorlar öldü de kuşlar yaşamaya devam etti? Sadece bitki yiyenlerin yüksek dozda selenyum almış olabileceği fikri, olası bir açıklama. Çünkü, toz halinde selenyum yüklenen bitkileri yiyen dinozorların yumurtalarına zehirin geçmesi kaçınılmazdı. Otoburların soylarının böylece tükenmesi, etoburlara yiyecek bir şey bırakmayarak bu hayvanların da yok olmasına yol açtı.

    Dinozorların yok oluşunu açıklamaa çalışan teorilerden en popüler olanı, dinozor yumurtalarının, dinozor döneminin ilk yarısında ortaya çıkan küçük memeliler tarafından yendiğini iddia ediyordu. Dinozorlar, bu memelilerle başa çıkamamışlardı. Çünkü, sıcakkanlı olan bu hayvanlar çok hızlı hareket ediyor ve rahatlıkla saklanabiliyorlardı.

    Bu teori, az sayıda dinozor yumurtası bulunmasını da açıklıyordu. Ancak, 100 milyon yıl boyunca, memelilerle dinozorların nasıl bir arada yaşamaya devam ettikleri sorusuna bir yanıt getiremiyor.

    Bir başka düşünce de, dinozorların aptal ve kolay uyum sağlayamayan yaratıklar olduğu ile ilgili. Bu teoriye göre, dinozorlar git gide büyüyerek çevreye ayak uyduramayan yaratıklar haline gelmişler, gövdeleri büyürken beyinlerinin küçük kalması, onların uyum güçlüğü çekmelerine yol açmıştı. Örneğin, 30 tonluk bir “Brontosaurus”un beyni sadece 226,5 gram çekiyordu.

    1946 yılında bir paleontoloji uzmanı, büyük hayvanların küçük hayvanlar kadar sıcaklık yaymadıklarını, bu nedenle de küçük bir sıcaklık artışının 10 kiloluk bir erkek dinozorun testislerini fazlasıyla ısıtarak spermlerini öldürebileceğini öne sürmüştü.

    Dinozorların soylarının tükenmesindeki etken büyüklükleri değilse de, onların yeme alışkanlıklarıydı. Sadece bir tek çeşit bitki ile beslenen dinozorlar, belki de bu bitkilerin ortadan kalkmasıyla yok oldular. Belki de, seçebilme özelliklerinin var olmaması nedeniyle zehirli bitkileri yiyerek öldüler.

    Diğer bilim adamları, Kretase Dönemi’nin sonlarına doğru, deniz seviyesinin düşmesi sonucu iklimde meydana gelen yavaş değişmeleri, dinozorların soylarının tükenmesi için yeterli buluyorlar. Amerika’da yapılan araştırmalar, iklimin daha soğuk ve nemli hale geldiğini, ayrıca büyük dinozor topluluklarına yeterli yer kalmadığını da ortaya koyuyor. Tüm bu hipotezleri destekleyen pek çok kanıt var.

    Belki de Kretase Dönemi’nin sonlarında meydana gelen bir dizi felaket, dinozor türünün aniden ortadan kalkmasına katkıda bulunmuştu. 65 milyon yıl öncesine ait bu sır perdesinin aralanması için yapılan araştırmalar arttıkça, o günlerde yaşananların gümüzü ne kadar etkilediği daha kolay anlaşılıyor.

    Dinozorların ordan kalkmasıyla, bu ürkütücü yaratıkların yanı sıra yaşamlarını belli belirsiz sürdüren memelilere de gün doğmuştu. Dinozorların boşalması, memelilerin git gide gelişerek çoğalmalarını, en son dinozorlardan 61 milyon yıl sonra da atalarımızın ortaya çıkmasını sağlamıştı.

    Ne var ki, sadece dinozorların yok olmasını açıklayan bu teoriler, o dönemlerde yaşayan diğer türlerin yok oluşlarına bir açıklık getirmiyor. Bu nedenle bilim adamları, düna dışından gelmiş etkilere daha sıcak bakıyorlar.

    Sinema tarihi boyunca yapımcıların en çok dikkatini çeken doğal yaratıkların başında dinozorlar geliyor desek, pek de yanılmış olmayız herhalde. Gerek görkemli ve korkunç görünümlü gövdeleri, gerek gizemli oyk oluşlarıyla vazgeçilmez senaryo malzemesi oldular hep Film yapımcıları, teknik yetersizliklerden dolayı başarısız kalan girişimleri nedeniyle kimi zaman küçük düştüler, kimi zaman iflas ettiler.

    Ta ki, Steven Spielberg’in Jurassic Parkı’na kadar Bilgisayarlı Görüntü Yaratma (CGA) tekniğiyle, yine Spielberg’e ait Industrial Light&Magic Laboratuvarlarında hazırlanan film, sinema efekti teknolojisinde yeni bir çığır açtı. Bu teknoloji daha sonra izleyiciyi The Lost World (Kayıp Dünya) ve Walt Disney Pictures’in dijital fotoğrafçılık ve özel efekt sihirbazlığını harmanlayarak “Dinasour” filmini buluşturdu.

    “Dinasour” filmindeki 12 ana karakter ile 30′u aşkın dinozor cinsi, tasarımcılar, animatörler ve yönetmenlerin hummalı çalışmaları sonucunda ortaya çıkarıldı.

    Görsel bir şölenin sunulduğu “Dinasour” filmi dijital film teknolojisindeki en önemli adımlardan biri. Çünkü, bilgisayarla yaratılan görüntülerle doğa, ilk kez bu kadar gerçekçi bir üslupla birleştiriliyor ve izleyiciyi tarih öncesi çağlara götürüyor. 

    Nasıl yok oldular ?

    Dinozorların nasıl yok olduğuna dair bugüne değin bir çok iddia ortaya atılmıştır. Geçmişte, dinozorların kısa bir süre içinde toplu olarak nasıl yok oldukları uzun bir süre açıklanamamış ve yanardağ patlamalarından dünyadaki iklim değişikliklerine kadar çeşitli teoriler ortaya atılmıştır.

    1980 de ise Nobel ödüllü fizikçi Luis Alvarez ve oğlu jeolog Walter Alvarez dinozorları bir göktaşının ortadan kaldırdığını ileri sürdüler. Alvarezler’in bu görüşü 80 li yılların sonları ve 90 lı yılların başlarında bilim çevrelerinde ağırlık kazanmış ve ilerleyen yıllarda da ortak kabul olmuştur. Yapılan araştırmalar da bu görüşü kanıtlamıştır. Dinozorların nasıl yok olduğuna ilişkin bilim adamlarının sahip oldukları bu görüş dinozorların sonunun 65 milyon yıl önce yaklaşık 10km çapında bir göktaşının Dünya’ya çarpmasıyla gerçekleştiğini açıklar. Bu göktaşı saatte 54.000 km hızla Meksika’nın Yukatan Yarımadası açıklarında Dünyaya çarpmış ve çarpma anında 200.000km³ (her bir kenarı 58.480 tane çamaşır makinesinden oluşan dev bir küp olarak düşünülebilir !) madde buharlaşmış, erimiş ya da yüzlerce kilometre öteye savrulmuştur. Bu çarpma sonucu canlı türlerinin %70′inden fazlası yok olmuş ve 170 km çapındaki, Dünya’nın en büyük kraterlerinden biri olan Chicxulub krateri meydana gelmiştir. Çarpmanın 100 milyon megaton TNT’ye eşdeğer bir enerji açığa çıkardığı tahmin edilmektedir. Çarpma sonucu oluşan toz tabakası atmosferi kaplamış, Dünya aylar boyu karanlıkta kalmış, sıcaklık suyun donma derecesine kadar düşmüş ve asit yağmurları yaşanmıştır. Aylarca süren bu karanlık ve soğuk dönemde bitkilerin fotosentez yapamaması besin zincirini yıkmış ve bu felaketler zinciri de dinozorların sonunu hazırlamıştır.Dünya hiç güneş görmeyince buz devri oluşmuştur. Dinozorlar da bu sırada ölmüştür.

    Dinozorlar

    Eski Yunanca kökenli olan dinozor sözcüğünün anlamı, “korkunç kertenkele”dir. “Deinos” korkunç, “saurus” kertenkele demektir.

    Dinozorlar 100 milyon yıldan fazla bir zaman kara hayatına egemen olmuş hayvanlardır. Dinozor,  Yunancada korkunç kertenkele anlamına gelen iki sözcüğün birleştirilmesinden oluşturulmuştur. Bunun nedeni, geçmişte bilimadamlarının dinozorları bir cins kertenkele sanmalarıdır. Türkçede yaygın fakat yanlış olarak dinazor diye yazıldığı da olur. Dinozorlar yeryüzünde ilk kez 200 milyon yıl önce göründüler. 65 milyon yıl önce ise, çok sayıda dinozor türünün nesli tükenmişti. 

    Yeryüzünde çok sayıda dinozor türü bulunmaktaydı. Bunlardan kimi bitkilerle beslenirken, kimi et yiyordu. En kalabalık otcul dinozor türleri, apatosaur ve brachiosaur idi. Bunlar gelmiş geçmiş en büyük hayvanlardı. Örneğin apatosaur 30 ton ağırlık ve 21 metre uzunluğa ulaşabiliyordu. 
    Diğer otcul dinozorlar, kendilerini etcil dinozorlardan korumaya yarayacak özel silahlara sahipti. Örneğin triceratop, başında üç boynuz taşırken, ankylosaur çıkıntılı kemiklerle korunuyor, stegosaur’un kuyruğunda ise sivri dikenler bulunuyordu. Etçil dinozorlar, tıpkı insanlar gibi arka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Tyrannosaur, Carnotaurus gibi bazıları son derece büyükken, compsognathus (yaklaşık 5,5 kg ve 60 cm) gibileri de son derece küçüktü. Bunların daha sonra kuşlara evrimleştiği düşünülür. İlk kuşlardan biri archaeopteryx idi ve kısmen dinozora benziyordu. Dinozorlarla aynı dönemde  pterosaurs gibi uçabilen sürüngenler de vardı, ama bunlar dinozorlarla çok yakından ilgili değildi. Aynı zamanda ichthyosaur ve pleisiosaur gibi çok sayıda yüzebilen sürüngen de vardı. Ama bunlar da dinozorlarla yakın bir ilintiye sahip değillerdi.
    Dinozorlar, yıllardır soğukkanlı, aşırı büyümüş kertenkeleler olarak tanınmıştır. Son yıllarda yapılan incelemeler, davranışları hakkında kıymetli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu bilgiler, 1978 yılında jeolog Jack Horner ile Bob Makela’nın ABD’de Montana’da 80 milyon yıl kadar önce fosilleşmiş 15 dinozor yavrusunu barındıran taşlaşmış bir yuvayı keşfetmesiyle elde edildi. Bu keşiften sonra iki jeolog her yıl bu bölgede kazılarına devam ederek, çeşitli devrelerinde iken fosilleşmiş birçok dinozor fosili ihtiva eden on kadar yuva ve yüz kadar da dinozor yumurtası buldular. Yuvalarda farklı büyüklükte yavruların varlığı, dinozorların yumurtadan çıkan yavrularını belli bir gelişme devresine kadar besleyip koruduklarını ve yüksek bir analık şefkatine sahib olduklarını ortaya koydu. Jeolog Horner, dinozorların soğukkanlı hayvanlar olmalarının da desteklediği hızlı bir bazal metabolizmaya sahib olduklarını ve bu sebepten hızlı bir büyüme sergiledikleri iddia edilmektedir.

    Birçok araştırmalar ise, dinozorların gerçekte sıcakkanlı, yüksek vücut metabolizmaları olan hayvanlar oldukları eğilimine ağırlık kazandırmıştır. Bu yeni teoriye göre dinozorların tıpkı memeli hayvanlar gibi karmaşık fizyolojileri ile yeryüzünün değişik çevrelerinde yaşadıkları ileri sürülmektedir.

    Dinozorlar arasındaki teorilerin birbirinden farklı olmasında bu yaratıkların fizyoloji ve hayat tarzlarını incelemek için elde bulunan tek imkanın müzelerdeki dinozor kalıntılarından ibaret olmasının büyük payı vardı. Kalıntılara dayanarak ilmî sonuçlar bulmak imkanı yok gibidir. O yüzden dinozorlar hakkındaki bilgiler bir spekülasyondan ileri gidemiyordu. Günümüzde ise yapılan çalışmalar sonucunda dinozorlar hakkındaki bilgilerimiz artmış bulunmaktadır. Yavrularına karşı olan şefkatleri, sosyal alışkanlıkları, avlanma stratejileri, zeka seviyeleri, beslenme rejimleri gibi çeşitli konularda net bilgiler elde edilmiş bulunmaktadır.

    Dinozorların nesli niçin tükendi? Bu konuda çeşitli hipotezler ileri sürüldü: İklimin soğuması, besin kaynaklarının değişmesi, oksijen azlığı, kozmik ışınların artması, memeli hayvanların saldırısı vs. Bugüne kadar bu hipotezlerin hiç biri herkesçe kabul edilmedi.

    California Üniversitesi Jeoloji Profesörü Walter Alvarez’e göre, 65 milyon yıl önce dünyaya birkaç yıldız çarptı. Meydana gelen toz bulutları güneşi sakladı. Dünyada yaşanan uzun meteor kışının soğuğuna dayanamayan çeşitli canlılarla beraber dinozorlar da kayboldu. Alverez, teorisini yıldızlarda bulunan iridyum madeninin dinozor kalıntılarında bol miktarda görülmesine dayandırmıştı.

    Sovyet jeologu Vasili Yeliseyev ise, dinozorların raşitizm denen kemik yumuşaması hastalığından öldüklerini ileri sürmektedir. Dinozorlar yeryüzünde 180 milyon yıl kadar yaşadılar. Bu süre içinde dünya iklimi çok değişti ve ilkel Gondvana kıtası parçalanarak bugünkü kıtalar meydana geldi. Dinozorlar bu büyük değişmelere rağmen kendilerini yeni ortamlara uydurdu ve çoğalmaya devam etti. Kretase devri sonlarına doğru (bundan 65 milyon yıl kadar önce) dinozorlar birden bire tükendi.

    Vasili Yeliseyev, Kongo Halk Cumhûriyetinin balta girmemiş ormanlarında incelemeler yaparken orman hayvanlarının savan hayvanlarından çok daha küçük olduğunu fark etti; gri gazel, tavşan büyüklüğündedir. Büyük kirpilerin ılık kuşaklarda yaşayanları çok iri olduğu halde orman kirpileri küçük bir aslan yavrusu kadardır. Orman zürafası (okapi) 1.5-2 m, savan zürafası ise 6 m yüksekliktedir. Cengel (balta girmemiş orman) su aygırları 1.5, savan su aygırları ise 4 m uzunluktadır. Fil avcıları, cengel fillerinin dişlerinin savan fillerine göre daha küçük ve kalitesiz olduğunu söylemektedir. Kongo köylerinde erişkin keçiler oğlak kadardır.

    Bütün bunların sebebi ne? Cengellerde yağmur suyu CO2 ve organik asitlerle yüklü olduğundan çok aşındırıcıdır, kayaları şiddetle aşındırır ve toprağın derinliklerine sızar, bu sırada topraktaki Na, K ve Ca gibi eriyen elemanları yıkayıp götürür. İskeletin gelişmesi içinse, kalsiyum tuzları gereklidir. Nemli ormanlarda yaşayan hayvanların küçük oluşu bununla ilgilidir. Buna karşı savanlara çok daha az yağmur düşer. Bu yağmur derinlere sızamadan buharlaşır, böylece savanlarda kalsiyum tuzları toprakta kalır; savan bitki ve hayvanları bu kalsiyumu kullandıklarından büyük olur.

    Peki bunların dinozorlarla ilgisi nedir? Kretase sonlarına doğru geniş kurak alanları su bastı. Dünyanın iklimi sıcak ve nemli bir hal aldı, öyle ki kuzey kutbunda palmiyeler büyüdü. Denizlerin çok yayılması sonucu nemlilik çok arttı ve dinmeyen yağmurlar başladı. Bu büyük yağmurlar topraktaki Ca tuzlarını yıkayıp denizlere ve göllere götürdüler. Toprak kalsiyumca fakirleşince dinozorların kemikleri yumuşadı ve tonlarca ağırlığın altında eğrildi. Bu dev hayvanlar bundan öldü. Kazılarda eğrilmiş dinozor kemiklerine çok rastlanmaktadır. Dinozor yumurtalarının kabuklarının inceldiği ve kusurlu olduğu da anlaşılmıştır. Raşitizm önce ot yiyici dinozorları çökertti, bunlar et yiyici dinozorların kurbanı oldular. Et yiyici dinozorlar ot yiyici dinozorlar ölünce öldü, çünkü yiyecek bir şey kalmamıştı. Kalsiyumsuz kalmak kedi kadar küçük dinozorları etkilemedi, kaplumbağa ve kertenkeleler de kalsiyum eksikliğinden etkilenmedi. Küçük dinozorlarla memeliler arasında bir ölüm- kalım savaşı başladı ve memeliler bütün cüce dinozorları yiyip bitirdiler.

    Dinozorlarla ilgili bir diğer esrar da bazı yerlerde üstüste yığılmış dinozor iskelet ve kemiklerine rastlanmasıdır. Adeta dinozorlar ölmek için belli bir noktaya toplanmışlardır. Böyle bir “dinozor mezarlığı” Büyük Sahra’da Agades civarında bulunmuştur. Bugün bunun açıklaması şöyle yapılmaktadır: Dinozorlar çok ağır oldukları için karada kolay yürüyemiyorlardı, ömürlerinin büyük bir kısmını herhalde suda geçirdiler. Ot yiyen dinozorların dişleri çok zayıf bulunmuştur ve bunların yalnız yumuşak su bitkileri yiyebildikleri düşünülmektedir. Büyük ihtimalle dinozorlar sularda, özellikle ırmaklarda öldü; akıntıyla sürüklenen cesetler deniz ve göllerde birikti. Sakin denizlerin dibinde kalan ve üstleri hızla örtülen iskeletler bütün halde bugüne kadar kaldı. Buna karşı dalgalı bir kıyıya erişen iskeletler parçalandı, kemikler aşındı ve birbirine karıştı. Kretase sonlarında denizler karaları istila etmeseydi bugün belki dinozorlar görülebilecekti. Milyonlarca yıldır devam eden dünya ve onun üzerinde zamanla değişen hadiseler insanlar için büyük bir ibrettir. Bir yaratıcının bulunduğuna işarettir.Eski Yunanca kökenli olan dinozor sözcüğünün anlamı, “korkunç kertenkele”dir. “Deinos” korkunç, “saurus” kertenkele demektir.

    Dinozorlar 100 milyon yıldan fazla bir zaman kara hayatına egemen olmuş hayvanlardır. Dinozor, Yunancada korkunç kertenkele anlamına gelen iki sözcüğün birleştirilmesinden oluşturulmuştur. Bunun nedeni, geçmişte bilimadamlarının dinozorları bir cins kertenkele sanmalarıdır. Türkçede yaygın fakat yanlış olarak dinazor diye yazıldığı da olur. Dinozorlar yeryüzünde ilk kez 200 milyon yıl önce göründüler. 65 milyon yıl önce ise, çok sayıda dinozor türünün nesli tükenmişti. 

    Yeryüzünde çok sayıda dinozor türü bulunmaktaydı. Bunlardan kimi bitkilerle beslenirken, kimi et yiyordu. En kalabalık otcul dinozor türleri, apatosaur ve brachiosaur idi. Bunlar gelmiş geçmiş en büyük hayvanlardı. Örneğin apatosaur 30 ton ağırlık ve 21 metre uzunluğa ulaşabiliyordu. 

    Diğer otcul dinozorlar, kendilerini etcil dinozorlardan korumaya yarayacak özel silahlara sahipti. Örneğin triceratop, başında üç boynuz taşırken, ankylosaur çıkıntılı kemiklerle korunuyor, stegosaur’un kuyruğunda ise sivri dikenler bulunuyordu. 

    Etçil dinozorlar, tıpkı insanlar gibi arka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Tyrannosaur,Carnotaurus gibi bazıları son derece büyükken, compsognathus (yaklaşık 5,5 kg ve 60 cm) gibileri de son derece küçüktü. Bunların daha sonra kuşlara evrimleştiği düşünülür. İlk kuşlardan biri archaeopteryx idi ve kısmen dinozora benziyordu. 

    Dinozorlarla aynı dönemde pterosaurs gibi uçabilen sürüngenler de vardı, ama bunlar dinozorlarla çok yakından ilgili değildi. Aynı zamanda ichthyosaur ve pleisiosaur gibi çok sayıda yüzebilen sürüngen de vardı. Ama bunlar da dinozorlarla yakın bir ilintiye sahip değillerdi.

    Dinozorlar, yıllardır soğukkanlı, aşırı büyümüş kertenkeleler olarak tanınmıştır. Son yıllarda yapılan incelemeler, davranışları hakkında kıymetli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu bilgiler, 1978 yılında jeolog Jack Horner ile Bob Makela’nın ABD’de Montana’da 80 milyon yıl kadar önce fosilleşmiş 15 dinozor yavrusunu barındıran taşlaşmış bir yuvayı keşfetmesiyle elde edildi. Bu keşiften sonra iki jeolog her yıl bu bölgede kazılarına devam ederek, çeşitli devrelerinde iken fosilleşmiş birçok dinozor fosili ihtiva eden on kadar yuva ve yüz kadar da dinozor yumurtası buldular. Yuvalarda farklı büyüklükte yavruların varlığı, dinozorların yumurtadan çıkan yavrularını belli bir gelişme devresine kadar besleyip koruduklarını ve yüksek bir analık şefkatine sahib olduklarını ortaya koydu. Jeolog Horner, dinozorların soğukkanlı hayvanlar olmalarının da desteklediği hızlı bir bazal metabolizmaya sahib olduklarını ve bu sebepten hızlı bir büyüme sergiledikleri iddia edilmektedir.

    Birçok araştırmalar ise, dinozorların gerçekte sıcakkanlı, yüksek vücut metabolizmaları olan hayvanlar oldukları eğilimine ağırlık kazandırmıştır. Bu yeni teoriye göre dinozorların tıpkı memeli hayvanlar gibi karmaşık fizyolojileri ile yeryüzünün değişik çevrelerinde yaşadıkları ileri sürülmektedir.

    Dinozorlar arasındaki teorilerin birbirinden farklı olmasında bu yaratıkların fizyoloji ve hayat tarzlarını incelemek için elde bulunan tek imkanın müzelerdeki dinozor kalıntılarından ibaret olmasının büyük payı vardı. Kalıntılara dayanarak ilmî sonuçlar bulmak imkanı yok gibidir. O yüzden dinozorlar hakkındaki bilgiler bir spekülasyondan ileri gidemiyordu. Günümüzde ise yapılan çalışmalar sonucunda dinozorlar hakkındaki bilgilerimiz artmış bulunmaktadır. Yavrularına karşı olan şefkatleri, sosyal alışkanlıkları, avlanma stratejileri, zeka seviyeleri, beslenme rejimleri gibi çeşitli konularda net bilgiler elde edilmiş bulunmaktadır.

    Dinozorların nesli niçin tükendi? Bu konuda çeşitli hipotezler ileri sürüldü: İklimin soğuması, besin kaynaklarının değişmesi, oksijen azlığı, kozmik ışınların artması, memeli hayvanların saldırısı vs. Bugüne kadar bu hipotezlerin hiç biri herkesçe kabul edilmedi.

    California Üniversitesi Jeoloji Profesörü Walter Alvarez’e göre, 65 milyon yıl önce dünyaya birkaç yıldız çarptı. Meydana gelen toz bulutları güneşi sakladı. Dünyada yaşanan uzun meteor kışının soğuğuna dayanamayan çeşitli canlılarla beraber dinozorlar da kayboldu. Alverez, teorisini yıldızlarda bulunan iridyum madeninin dinozor kalıntılarında bol miktarda görülmesine dayandırmıştı.

    Sovyet jeologu Vasili Yeliseyev ise, dinozorların raşitizm denen kemik yumuşaması hastalığından öldüklerini ileri sürmektedir. Dinozorlar yeryüzünde 180 milyon yıl kadar yaşadılar. Bu süre içinde dünya iklimi çok değişti ve ilkel Gondvana kıtası parçalanarak bugünkü kıtalar meydana geldi. Dinozorlar bu büyük değişmelere rağmen kendilerini yeni ortamlara uydurdu ve çoğalmaya devam etti. Kretase devri sonlarına doğru (bundan 65 milyon yıl kadar önce) dinozorlar birden bire tükendi.

    Vasili Yeliseyev, Kongo Halk Cumhûriyetinin balta girmemiş ormanlarında incelemeler yaparken orman hayvanlarının savan hayvanlarından çok daha küçük olduğunu fark etti; gri gazel, tavşan büyüklüğündedir. Büyük kirpilerin ılık kuşaklarda yaşayanları çok iri olduğu halde orman kirpileri küçük bir aslan yavrusu kadardır. Orman zürafası (okapi) 1.5-2 m, savan zürafası ise 6 m yüksekliktedir. Cengel (balta girmemiş orman) su aygırları 1.5, savan su aygırları ise 4 m uzunluktadır. Fil avcıları, cengel fillerinin dişlerinin savan fillerine göre daha küçük ve kalitesiz olduğunu söylemektedir. Kongo köylerinde erişkin keçiler oğlak kadardır.

    Bütün bunların sebebi ne? Cengellerde yağmur suyu CO2 ve organik asitlerle yüklü olduğundan çok aşındırıcıdır, kayaları şiddetle aşındırır ve toprağın derinliklerine sızar, bu sırada topraktaki Na, K ve Ca gibi eriyen elemanları yıkayıp götürür. İskeletin gelişmesi içinse, kalsiyum tuzları gereklidir. Nemli ormanlarda yaşayan hayvanların küçük oluşu bununla ilgilidir. Buna karşı savanlara çok daha az yağmur düşer. Bu yağmur derinlere sızamadan buharlaşır, böylece savanlarda kalsiyum tuzları toprakta kalır; savan bitki ve hayvanları bu kalsiyumu kullandıklarından büyük olur.

    Peki bunların dinozorlarla ilgisi nedir? Kretase sonlarına doğru geniş kurak alanları su bastı. Dünyanın iklimi sıcak ve nemli bir hal aldı, öyle ki kuzey kutbunda palmiyeler büyüdü. Denizlerin çok yayılması sonucu nemlilik çok arttı ve dinmeyen yağmurlar başladı. Bu büyük yağmurlar topraktaki Ca tuzlarını yıkayıp denizlere ve göllere götürdüler. Toprak kalsiyumca fakirleşince dinozorların kemikleri yumuşadı ve tonlarca ağırlığın altında eğrildi. Bu dev hayvanlar bundan öldü. Kazılarda eğrilmiş dinozor kemiklerine çok rastlanmaktadır. Dinozor yumurtalarının kabuklarının inceldiği ve kusurlu olduğu da anlaşılmıştır. Raşitizm önce ot yiyici dinozorları çökertti, bunlar et yiyici dinozorların kurbanı oldular. Et yiyici dinozorlar ot yiyici dinozorlar ölünce öldü, çünkü yiyecek bir şey kalmamıştı. Kalsiyumsuz kalmak kedi kadar küçük dinozorları etkilemedi, kaplumbağa ve kertenkeleler de kalsiyum eksikliğinden etkilenmedi. Küçük dinozorlarla memeliler arasında bir ölüm- kalım savaşı başladı ve memeliler bütün cüce dinozorları yiyip bitirdiler.

    Dinozorlarla ilgili bir diğer esrar da bazı yerlerde üstüste yığılmış dinozor iskelet ve kemiklerine rastlanmasıdır. Adeta dinozorlar ölmek için belli bir noktaya toplanmışlardır. Böyle bir “dinozor mezarlığı” Büyük Sahra’da Agades civarında bulunmuştur. Bugün bunun açıklaması şöyle yapılmaktadır: Dinozorlar çok ağır oldukları için karada kolay yürüyemiyorlardı, ömürlerinin büyük bir kısmını herhalde suda geçirdiler. Ot yiyen dinozorların dişleri çok zayıf bulunmuştur ve bunların yalnız yumuşak su bitkileri yiyebildikleri düşünülmektedir. Büyük ihtimalle dinozorlar sularda, özellikle ırmaklarda öldü; akıntıyla sürüklenen cesetler deniz ve göllerde birikti. Sakin denizlerin dibinde kalan ve üstleri hızla örtülen iskeletler bütün halde bugüne kadar kaldı. Buna karşı dalgalı bir kıyıya erişen iskeletler parçalandı, kemikler aşındı ve birbirine karıştı. Kretase sonlarında denizler karaları istila etmeseydi bugün belki dinozorlar görülebilecekti. Milyonlarca yıldır devam eden dünya ve onun üzerinde zamanla değişen hadiseler insanlar için büyük bir ibrettir. Bir yaratıcının bulunduğuna işarettir.

    Arkeometri nedir ?

    ARKEOMETRİ

    “rkeometri” sözcüğü “arkeoloji” ve “metrik” sözcüklerinden türetilmiştir. Anlam olarak fen ve doğa bilimleri yöntemleri kullanılarak eski eserlerle ilgili her türlü ölçüm ve değerlendirme yapılmasını içerir.

    Arkeometri çalışmalarının yapıldığı laboratuvarlarda ve kullanılan tekniklerde endüstriye dönük yönler bulunmaktadır. Örneğin, çevre radyasyon ölçümleri, spektroskopik analizler ve kimyasal analizler, arkeometri çalışmalarında kullanılan dozimetrelerin endüstriyel uygulamalarda da kullanılabilmesi.

    Tanımı:

    Arkeolojide çeşitli fen ve doğa bilim dallarının matematiksel ölçüm ve analiz yöntemlerinin uygulanması ve kullanılması olarak tanımlanabilir.

    Arkeometriye Genel Bir Bakış ve Arkeolojideki Önemi:

    Günümüzde yapılan arkeolojik araştırmaların kültür tarih açısından,elden geldiğince eksiksiz olarak değerlendirilebilmeleri için fen ve doğa bilmlerinin çeşitli dallarından birlikte yararlanılan bu yeni bilim alanından diğer ülkelerde olduğu gibi son yıllarda ülkemizde de daha yoğun bir şekilde yararlanılmağa başlanmıştır.

    Aslında arkeometrinin başlangıcının 19.yy’nin başlarına kadar geriye gittiği söylenebilir.1800’de ilk kez M.H.KLAPROTH Berlin Bilim Akademisinde sikkeler,camlar ve orta çağ heykelleri üzerinde gerçekleştirdiği bazı kimyasal analizlerin sonçları hakkında bir bildiri verir. J.Riederer’in 19.yy’ın sonlarına doğru ve yüzyılımız başlarında gerek Avrupa’da üst paleotik devir mağara duvar resimlerinin bulunuşu,Önasya’da Anadolu’da başlayan ve yoğunluk kazanan arkeolojik kazılarda ele geçen çeşitli buluntular,metal,keramik,cam,duvar resimlerinin boyaları gibi organik malzemeden yapılan araç ve gerecin kimyasal analizleri büyük ölçüde artmağa başlar. Troya kazılar,Ur Kral Mezarları’ının keşfi,Mısır’da özellikle Flinders Petrie’nin Negade kültürüne ait buluntuları,bu analizlerin daha yoğun bir biçimde yapılmasını sağlar.Böylece Klaphort’un analizlerini F.Rathgen,C.H.Desch,J.R.Partington,H.H.Coghlan ve daha birçoklarının araştırmaları izler ve bunları gitgide daha büyük bir ilgi ile karşılanır.

    1878’de Baron De Geer İsveç’de göl ve bataklık tortul kültelerindeki yıllık ömürlü bitki kalıntılarını inceleyerek,bunların içinde bulunduğu ‘balçık katmanlarının’ sayımına dayanan ‘Varv analizleri’olarak adlandırılan bir mutlak tarihlendirme yöntemi geliştirir.Böylece günümüzden yaklaşık 9000 yıl Öncesıne kadar giden bir mutlak yaş tayini yapma imkanı doğar.1920’lerde Yugoslav matematikçi ve astronomlarından Milutin Milankovitz ise,güneş sistemindeki lekelerin dünyada iklim değişmelerine neden olduğu varsayımından hareket eder;bu değişmelerin matematiksel olarak hesaplanması Buzul Çağlarının 600 bin yıl kadar geriye tarihlendirilebileceğini ortaya koyar.

    1901’de bulunan,fakat arkeoloji alanında 1929 da ilk olarak uygulanan bir diğer yöntem ise ‘dendrokronoloji’dir.Uzun ömürlü ağaçların yatay kesitlerindeki halkaların oluşumları ve bunların sayılmaları ile,ağacın kesildiği zamandaki yaşının mutlak olarak bulunabileceği anlaşılır.

    Buzul devirlerinde yaşamış olan hayvanların türlerinin tesbiti,hem iklimsel hem de paleocoğrafya açısından, yaş tayinleri için kullanılmağa başlar. Gene 1916’da İsveçli botanikçi Lennar von Post’un ilk olarak geliştirdiği ‘polinoloji’ yöntemi,gerek Buzul Çağlarının gerekse Pospleistosendeki bitki örtüsü ,iklim değişmeleri ve tarihlendirme için kullanılır.

    2.Dünya savaşına kadar arkeolojik buluntuların değerlendirilmesi için,gerek çeşitli kimyasal ve fiziksel yöntemlerle yapılan malzeme analizleri,gerekse mutlak tarihlendirmeleri için daha birçok yöntemlerin geliştirildikleri görülür. Ancak arkeolojiye dönük bu araştırmaların ‘Arkeometri’ adı altında yeni bir boyut kazanması ve bugünkü konumuna kavuşması 1950-1960 yılları arsına rastlar.

    Libby ve arkadaşlarının, yaşamları sonaermiş organik maddelerin içinde bulunan radyoaktif karbon14’ün ölçülmesi ile arkeolojiye yeni bir mutlak tarihlendirme yöntemini armağan etmeleri bir anlamda ‘gerçek arkeometri’nin bir başlangıcı olarak kabul edilebilir.

    Bilindiği gibi,eskisinden farklı olarak bugün artık arkeolojik araştırmalar geçmiş uygarlıkları,tarihsel gelişimleri içinde,mümkün olduğunca eksiksiz bir şekilde değerlendirilebilmeyi amaçlamaktadır.Bu yüzden eski bir kültürün hakkıyla anlaşılabilmesi,tanımlanabilmesi için,o kültürü meydana getiren insanların,o günkü doğal çevrelerinin,içinde yaşadıkları biyolojik ortamı oluşturan hayvan ve bitki topluluklarının (yani ekolojilerinin),insan,hayvan,bitki ilişkilerinin ellerindeki kaynaklardan yararlanma biçim ve derecelerine bağlı olarak ekonomilerinin,teknolojilerinin,sosyal,politik sanatsal düzeylerinin aydınlatılması gerekmektedir. Gene aynı bağlam içinde,o kültürleri oluşturan insan kaynaklarının içinde yaşadıkları devrin mutlak tarihlendirilmelerinin yapılmasına gerek,çağdaşları olan,diğer kültürlerin,ya da uygarlıkları meydana getiren topluluklarla,gerekse doğal ve biyolojik ile olan ilişki ve karşılıklı etkileşimlerinin tümüyle açıklığa kavuşturulmasına çalışılmaktadır. Bu amaçlara koşut olarak arkeometrinin bu güm vardığı aşamada arkeoloji alanında kullanılan yöntemler kısaca şöyle özetlenebilir:

    A- Arkeolojik toprak altı ve üstü kalıntıların,ören yerlerinin saptanmasında:

    1-Optik yöntemler

    Hava fotoğrafı arkeolojisi

    Fotogrametri

    2-Jeofiziksel/fiziksel yöntemler

    Rezistivite

    Elektrik sondası vb. yöntemlerden yaralanılmaktadır.

    B-Arkeolojide çeşitli kalıntıların yaş tayinleri ile mutlak tarihlendirmelerde:

    1-Radyoaktif yöntemler

    a-Radyoaktif parçalanmadan kaynaklananlar.

    b-Radyasyon etkisiyle enerji birikiminden kaynaklananlar.

    2-Radyoaktif olmayan yöntemler

    Jeofiziksel/manyetik alan değişmelerine dayananlar:Paleo/arkeomanyetizma

    Rasemizasyon (kemiklerde amino-asid değişimi)

    Uranium/Florin (U ve F miktarının ölçümüne dayananlar)

    Obsidiyen Hidrasyonu (hidrasyon tabakasının ölçümü)

    Cam yüzeyi tabakaları (cam yüzeyinin değişiminden oluşan tabakaların ölçümü)

    Varv analizi (balçık tabakaları sayımı/ritmik doğa olaylarından kaynaklananlar)

    Dendrokronoloji (ağaç halkaların sayımı/ritmik doğa olaylarına bağlı; C-14 için denetleyici ve düzeltici tarihlendirme yöntemi.)

    Polinolojı (Pollen analizi,pollen spektrumlarının belirleyici özelliği)

    Hayvan kemiği analizleri (Hayvan kronolojisi)gibi yöntemler çoğunlukla uygulanmaktadır.

     

    C-Arkeolojik kalıntılarda hammadelerin saptanması/Kaynak analizleri.Hammadelerin tespiti ile teknolojik düzey,ticaret,kültürel ilişkilerin aydınlatılmasında yararlanıldığı gibi,dolaylı olarak da doğal çevre ve iklim hakkında da bazen bilgiler edinilebilir. Bu amaçlar için genellikle taş, mermer,obsidiyen,kil,çanak çömlek,toprak,metal,curuf vs. örneklerinin analizleri yapılır. Bu gün çoğunlukla ıslak kimyasal yöntemler yerlerini daha çok aşğ. yöntemlere bırakmışlardır:

     

    1-Radyoaktif yöntemler

    TL(Termoluminesans)

    Neutron aktivasyonu

    Atomik soğurma spektrometresi

    2-Diğer fiziksel yöntemler

    Optik mikroskobi

    Optik Emisyon spektrometresi(spktral analiz)

    X-ışını-floresansı

    Elektron prob mikroanalizi

    X-ışını saçınımı

    Kızılötesi soğurma vb. gibi.

     

    Kaynak analizlerinde bu ve benzeri yöntemler, çoğu kez bir arada da kullanılır.TL analizlerinde optik mikroskopiden yaralanıldığı gibi.

    D-Doğal çevre ve biyolojik ortamın,ekolojinin aydınlatılması,besin ekonomisi,eski toprak kullanım alanlarının belirlenmesinde,nüfus saptamalarında:

    Paleo/arkeo-antropoloji

    Paleo/arkeo-botani

    Polinoloji

    Paleo/arkeo-zooloji

    Jeomorfolojik ve jeokronolojik çeşitli yöntemler

    Toprak analizleri vs.den yararlanılmaktadır

     

    E-Müzeoloji ve arkeolojik kalıntıların restorasyon ve konservasyonlarının yapılmasında

    Çeşitli kimyasal analizler

    Çeşitli fiziksel analizler uygulanmaktadır

     

    F-Arkeolojik kalıntıların tipolojik sınıflandırılmalarında,teknolojik düzeyin belirlenmesinde:

    Matematiksel kümeleme ve serileme teknikleri

    Bilgisayar arkeolojisi ve

    İstatistik yöntemler giderek artan bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.Ancak çeşitli gruplara giren yöntemlerin,aynı alanların dışında değişik amaçlar için de kullanıldıkları unutulmamalıdır.Örnek olarak pollen analizi (palinoloji) pollenkronolojisi için olduğu kadar,doğal çevre ,bitki örtüsü,iklim koşulları için de önemli bir gösterge sayılmaktadır.

    DOĞA VE FEN BİLİMLERİNDE YENİ YÖNTEMLER

    Kan ve Doku Analizleri:

    Doğa ve fen bilimlerinin yöntemlerini arkeolojik belgelerle uygulanması bu belgelerde gizlenen bilgilerin açığa çıkartılması, değerlendirilmesi ve geçmiş çağların günümüzde canlandırılması,değerlendirilmesi ve geçmiş çağların günümüzde canlandırılması açısından arkeologların önünde geniş ve yeni ufuklar açmaktadır.

    Son yıllarda başlatılan bu tür araştırmaları kısaca anlatmak gerekirse;

     

    Kan ve Doku Kalıntıları İle İlgili Araştırmalar :

    British Columbia Provincal Museum uzmanlarından Thomas H. Loy ; arkeolojik kazılarda ortaya çıkan taş ve kemik aletler üzerinde kan ve doku gibi protein kalıntılarına rastladı ve geçen zaman içinde bunların varlığının saptanması , yerlerinden alınması ve analizi için yeni yöntemler geliştirdi. Loy; araştırmalarında göre arkeolojik taş ve kemik aletlerde kullanımları sırasında onlara yapışmış bulunan bitki,hayvan ve insan ,doku ve kan kalıntılarının binlerce yıl boyunca özelliklerini koruyabildiklerini saptamıştır. Tür saptanması için Thomas H.Loy değişik bazı yöntemleri kullanmıştır. 

    1-Hemoglobin Kristal Testi:

    Her bir tür ,eşi olmayan ,sırf kendine özgü bir kan molekülleri protein düzenine sahip olduğu için,kan hemoglobini kristallerinin belirleyici şekillerine bakarak tür saptanabilir. Ucuz olan ve iyi işleyen bu yöntem iyi bir mikroskopla bazı kimyasal eriyiklere ve uygulamada yardımcı bir kılavuza ihtiyaç vardır.

    2-İzoelektrik Ayarlama Yöntemi:

    Bu yöntem proteinleri elektriksel olarak yüksüz ve bir elektrik alanda hareketsiz hala getirdikleri pH noktasına göre ayırır. Moleküllerin ‘izoelektrik noktası (PI)’diye anılan bu hareketsizlik noktası her bir türe göre değiştiği için,bu noktadan hareketle tür ayrımı yapılır.

    3-Bağışıklık Testi:

    Bu yöntem antikorların tanınması ve onların korunma mekanizması olarak,yabancı proteinlerle bağlanması esasına dayanır. Örneğin insan kanı olduğundan kuşkulanılan bir örnek insana karşı geliştirilmiş olan bu antikorlarla karşı karşıya getirilir. Eğer bu aşamada moleküller arasında bir bağlanma meydana gelirse söz konusu örneğin hüviyeti kanıtlanmış olur.

    RADYOKARBON YÖNTEMİ VE ORANTILI KARBONDİOKSİT GAZ SAYIMI İLE TARİHLENDİRME

     

    Bu yöntem Libby tarafından 1940’lı yıllarda ortaya atılmıştır.

    Canlı çevresiyle karbon akış verişi yaptığı sürece 1gr. Karbon için 14 bozunma/dakika kadar bozunma yaparak karbon’u azota dönüştürür. Bu özgül aktivitenin sabit olması her yıl yerkürede 7,5 kg. radyokarbon oluştururken 7,5kg. radyokarbon da bozunup azota dönüştüğünü yani bir denge kurulduğunu belirtir. Bu durum bütün canlılar için geçerlidir. Eğer canlı ölür ve çevresi ile karbon alış verişi kesilirse,sağlığında sahip olduğu özgül aktiflik 5730 yılda yarılanacak şekilde azalmaya başlar. Çünkü radyokarbon 5730 yıl yarı ömürlü bir radyo izotoptur.

    Görüldüğü gibi tarihleme demek aslında kalıntıda varolan radyokarbonun özgül aktifliğinin bulunması demektir.

    ELEKTROSPIN REZONANS (ESR) TARİHLENDİRME YÖNTEMİ ARKEOLOJİK UYGULAMASI

    ESR Yöntemi:

    Radyoaktif elementler kararsız olup parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Alfa,Beta,Gama parçacıkları ışınım salarlar. Bu enerji parçaları yapıdaki elektronları koparır ve elektronlar kendi eksenleri etrafında döner. Bu elektron bir mıknatısçık gibi dönebilir. Bu özellikteki maddeler paramanyatik maddeler denir.

    Madde manyetik alana konulduğunda manyetik alanlar ya aynı ya da zıt yönde hareket eder. Spektrumun büyüklüğümden madde içindeki elektronların, başka bir deyişle yönlerini değiştiren elektron mıknatıslarının sayısı hesaplanır.

    ESR Yöntemiyle Tarihlendirme:

    Maddenin senelik alabileceği doz miktarı madde içine konan özel dozimetrelerle ölçülür ve maddenin yaşı;

    ARKEOLOJİK DOZ

    YAŞ =

    SENELİK DOZ

    Oranından hesaplanır. ESR yönteminin buluntuların tarihlendirilmesi açısından yarar taşır.

    TERMOLÜMİNESANS YÖNTEMİ İLE YAŞ TAYİNİ

    Bazı maddeler ısıtıldıkları zaman ışıma yaparlar. Bu olaya termolüminesans (TL)denir.

    Yaş Tayini:

    Yaş tayininin doğal TL’nin birim doza karşı TL X yıllık oranıdır.

    ESER ELEMENT BİLEŞİMİNDEN GİDEREK KERAMİkLERİN GRUPLANDIRILMASI

    Bu tip çalışmada amaç kimyasal bileşiminden gidilerek keramiklerin gruplandırılması olduğuna göre önce uygun bir kimyasal analiz yöntemi seçilmesi gerekir. En uygun yöntem Nötron Aktivasyon yöntemidir. Bu yöntemle çok az miktarlara inilebilmekte çok sayıda element aynı anda tayin edilebilmekte ve örnekler üzerinde kimyasal işlem yapmak gerekli olmamaktadır.

    FOSİL KEMİKLERDE TARİHLEME YÖNTEMİ

    Palentoloji ve paleantropoloji alanlarında fosil kemikleri üzerinde yapılan tarihlemelerde iki

    İki ana metot kabul edilmiştir.

    • Relativ

    • Kronometrik

    Relativ:

    Bir materyali diğerine göre ya da bir referans noktasına göre yerleştirmektir.Bir şeyin ötekine göre eski ya da eski ya da yeni olduğunu saptar.

    Kronometrik:

    Bir kaynağın yaşını ya da bu kaynağın yaşını nümerik ve kronolojik olarak verir.

    İNCE-KESİT ÇALIŞMALARININ ARKEOLOJİK TEZİ

    İnce-kesit çalışmalarının hammadesi toprak olan keramiklerin kompozisyon ve doku özelliklerini belirler. Keramiklerin sınıflandırılması,kil yataklarının aranması, keramik yapım teknolojisi hakkında bilgi vermesi ve diğer çalışma tekniklerini yöntemi olması bakımından arkeolojide gerekli ve yararlıdır.

    ARKEOKLOJİK ESERLERDE İZ ELEMENT ANALİZ YÖNTEMLER

    Atomik soğurma spektroskopisi,nötron aktivasyonu,elektron mikroskopisi,indüklenmiş plazma spektrokopisi gibi analitik yöntemlerin arkeolojide kullanılmasıyla ,eserin teknolojik ve sahteliği belirlenmektedir. Bu yöntemle binlerce yıl önce uygulanan teknoloji ve kaynak analizlerinden yararlanarak ticari ilişkileri ve göç yolları saptanabilmektedir.

    ARKEOLOJİK ÖZELLİKLERİN MİKROANALİZİZ

    Toprağın yüzey ilişkilerinde bozulma ve değişmesinde önemli bir rol oynayan kolloidal taneciklerin özellikle kil taneciklerinin gözlenmesi ve kil türlerinin aydınlatılmasında da mikroskopi önemlidir.

    CAM BULUNTULARI DEĞERLENDİRİLMESİNDE ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALARIN ÖNEMİ

    Bu yöntem ülkemizde özellikle metal,maden,seramik ve ahşap buluntular üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Metal,maden,seramik gibi cam buluntularında temel bilimlerin yardımıyla incelenmeleri olasıdır. Cam hamurunun kimyasal analiziyle kütlede yapısal bütünlük ve uygunluk araştırılabilmekte ve böylece belli bir zaman dilimi ve kültür çevresinde cam hamuru kompozisyonun ne kadar değiştiği veya mamulün endüstriyel ya da sanat üretimi olduğu saptanabilmektedir.

    OSL (Optically Stimulated Luminescence) ve ESR (Elektron Spin Rezonans) çalışmaları: Radyasyon dozimetreleri çalışmalarında kullanılan, bir OSL ölçü sistemi ve buna bağlı yan aygıtlar vardır. Radyasyon doz ölçümlerine ilişkin dozimetre çalışmaları sürdürülmektedir.

    Analiz çalışmaları: Nötron aktivasyon, kimyasal, mikroskopik, petrografik, radyografik, x-ışını difraksiyonu, x-ışını floresansı ve kromatografi gibi yöntemlerle analizler yapılmaktadır.

    Radyokarbon çalışmaları: Laboratuvarda “orantılı karbondioksit gaz sayımı sistemi” ile “çok düşük düzey sıvı sintilasyon sayımı sistemi” mevcuttur. Bu sistemlerle ilgili örnek hazırlama olanaklarına sahip olan laboratuvarda her türlü radyoaktivite sayımı ve ilgili veri toplama tekniklerini kullanmaya uygun bir altyapı vardır.

    Çevre radyasyon ölçümleri

    Kazı alanından alınan örneklerde radyasyon ölçümü

    Örneğin alındığı yerin çevresindeki topraktaki radyasyon ölçümü

    Sediman örneklerinde radyasyon ölçümü

    Bilgisayar uygulamaları

    Arkeolojik ve sanat tarihi eserlerinin istatistiksel analizleri

    Arkeolojik verilerin (cam, seramik gibi malzemelerin kompozisyonları) tek ve çok değişkenli istatistiksel değerlendirilmesi (gruplandırılması, benzerlik derecesinin tayini, bir değişkenin diğeri cinsinden tanımlanması gibi)

    Seramik malzemede fırınlama sıcaklığının ölçümü

    Sır, sıraltı ve hamur bileşimlerindeki fırınlama sıcaklıkları, X-ışını difraksiyonu, termal analiz ve diğer spektroskopik analizler yoluyla ve mineral bileşiminin bulunması ile tayini.

    Sterol analizleri ve arkeolojik gıda maddesi kalıntılarına uygulanması (AFP): Arkeolojik gıda kalıntılarının bitkisel ve hayvansal kaynaklı olduğunun belirlenmesine çalışılması. Bu nedenle kolesterol ve ergesterol analizleri yaparak bunların birbiri ile etkileşiminin bulunması ve uygulamadaki sonuçlarının değerlendirilmesi.

    Işıkla uyarılmış lüminesans yöntemi ile nesnelerin analizi (AFP): Işıkla uyarılmış lüminesans (OSL) yönteminin arkeolojik buluntulara uygulanması, buluntuların ve çevresinin aldığı doğal radyasyon miktarının ölçülmesi ve buluntuların tarihlendirilmesi.

    Arkeolojik toprak örneklerinde fosfat tayini ve önemi (AFP) : Kazı alanı içinde yerleşim bölgesi, mezarlık ve çöplük gibi alanların belirlenmesinde kazı alanından alınan toprak örneklerindeki organik ve inorganik fosfor miktarının belirlenmesi. Bu tayin, uygulamada en çok kullanılan yöntemlerden biridir. 

    Sonuç olarak; Görüldüğü gibi,kültür tarihinin her yönüyle araştırılmasında yardımcı olmak uygulanan bu yeni arkeometrik yöntemlerin arkeolojiye kazandırdığı büyük katkıların yanında yeni bazı sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Buna bir anlamda yeni bazı yükümlülüklerde denilebilir.1950’yi başlangıç olarak kabul edersek,bu gün daha 35 yıllık bir geçmişi olan bu fen ve doğa bilimlerinin çeşitli yeni yöntemler topluluklarından oluşan bilim alanın,yani arkeometrinin tek tek,her yönteminin kendine özgü bir dili ve değerlendirilme biçimi vardır. Bu arkeometrik yöntemlerle araştırma yapanlar bugün zaman zaman ‘arkeometrist’ olarak adlandırılmaktadır. Arkeometristlerin araştırmalarını onlarla birlikte asıl yorumlayacak ve sonuçlara ulaştıracak olan kimse ise ‘arkeologtur’.

    Bu bakımdan arkeologların bu yeni yöntemlerin dilinden anlayabilmeleri ve onlardan edinecekleri bilgileri doğru yorumlara kavuşturabilmeleri için arkeometrik yönden eğitilmeleri gerekir.

    Bu tarzda eğitim yapan kurumlara bugün çeşitli ülkelerin üniversitelerinde rastlanmaktadır. ülkemizde de böyle bir eğitim programına yer verilmesi artık zorunlu gibi gözükmektedir. Bu da her halde Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümleri olan üniversitelerimizde,Yüksek Lisans düzeyinde eğitim yapabilecek,fen ve doğa bilimcilerle birlikte arkeologların da yer alacağı ARKEOMETRİ enstitülerinin kurulması ile gerçekleşebilecektir

    İlkçağda Anadolu Uygarlıkları

    Anadolunun pek çok uygarlığa beşiklik etmesinin nedenleri:

    Coğrafi konumunun elverişliliği

    İklimin insanların yaşamasına elverişli olması

    Doğal kaynakların bol olması

    Su kaynaklarına, verimli ovalara sahip olması.

    İlkçağda anadoluda yaşamış uygarlıklar:

    Hititler

     

    • M.Ö 2000 yıllarında Anadolu’ya gelerek

    Kızılırmak çevresinde devlet kurmuşlardır.

     

    • Başkentleri

    Hattuşaş (Boğazköy) şehridir. Çorum yakınlarındadır.

     

    • Hititliler Suriye’yi ele geçirmek için Mısırlılarla savaşmışlardır.Bu savaşın sonunda iki devlet

    arasında

    Kadeş Antlaşması imzalandı.

     

    • Kadeş Antlaşması (M.Ö 1280) Dünya tarihinde iki devlet arasında yapılan ilk antlaşmadır.

     Hitit Devleti M.Ö 1200 yılında Anadolu’ya gelen Frigyalılar tarafından yıkıldı.

    Frigyalılar

    • M.Ö 1200 yıllarında Hititlerin yıkıldığı bölge üzerinde ve Ankara ,Eskişehir ,Afyon dolaylarında devlet kurdular.

    • Devletin başkenti Ankara’nın Polatlı ilçesi yakınlarındaki Gordion şehridir.

    • Frigyalılar krallarına Midas ünvanı verirlerdi.

    • Tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlardır. Tarım ve hayvancılıkla ilgili sert kanunlar koymuşlar tarıma ve hayvancılığa zarar verenleri şiddetle cezalandırmışlardır.

    • Frigyalılar M.Ö 7.yüzyılda

    Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Lidyalılar tarafından yıkılmıştır.

    Lidyalılar

    • Gediz ve Büyük Menderes ırmakları arasında kurulmuştur.

    • Kral Giges zamanında bağımsız bir devlet kurmuşlardır.

    • Başkentleri Sard şehridir.( Bugünkü Manisa-Salihli yakınlarındadır.)

    • Ticaretle uğraşmışlardır.Kral Giges Efes’ten başlayıp Mezopotamya’ya kadar uzanan

    Kral Yolu’nu yaptırmıştır.

     

    • Ticaretteki bu gelişmeler nedeniyle Lidyalılar tarihte ilk kez parayı icad ettiler.

     

    • Lidyalılar M.Ö 547 yılında Anadolu’yu işgal eden Persler tarafından yıkıldılar.

    Urartular

    • M.Ö 900 yılında Doğu Anadolu’da kuruldu.

    • Başkenti

    Tuşpa (Van) şehridir.

     

    • Maden işlemeciliğinde ilerlemişlerdir.

    • Tarımla ve hayvancılıklada uğraşmışlardır. Van ovasını sulamak için yaptıkları su kanalları günümüzde bile kullanılmaktadır.

    Urartu Devleti M.Ö 600 yılında Medler tarafından yıkılmıştır.

    İyonyalılar

    • M.Ö 1200 yıllarında Yunanistan’dan göç ederek Ege kıyılarına yerleşen Akalar tarafından kuruldu.

    • Akalar Ege kıyılarında 12 ayrı şehir kurmuşlar ve şehir devletleri halinde yaşamışlardır.

    • En önemli İyon şehirleri

    İzmir, Efes, Milet, Foça’dır.

     

    • Her şehrin başında ayrı bir kral bulunuyordu.Bundan dolayı hiçbir zaman güçlü bir krallık kuramamışlar ve ayrı ayrı şehir devletleri halinde yaşamışlardır.Siyasi birlik yoktur.

    • İyonyalılar denizcilikte ileri gitmişlerdir.Ancak zamanla Lidyalıların,Perslerin ve Romalıların egemenliğine girerek kaybolmuşlardır.

    İlk Çağ’da Anadolu’da kurulan devletlerde kültür ve uygarlık

    Devlet Yönetimi

    • İlk Çağ’da Anadolu’da kurulan bütün devletler krallıkla yönetiliyordu.

    • Hititler’de kraliçelerde geniş yetkilere sahipti.

    • Hititler’de Tavananna ünvanı verilen ana kraliçe, kral olmadığı zaman devleti kral adına yönetirdi.

    • Hititler’de Pankuş adı verilen meclis vardı.Bu mecliste önemli devlet meseleleri görüşülürdü.Bu meclis gerektiğinde kral ve kraliçeyi yargılardı.Hatta mahkum bile edebilirdi.

    • İyonlarda şehir devletleri yönetimi önce krallar sonra soylular, daha sonra demokratik hükümetler tarafından yönetilmiştir. 

    Din ve İnanış

    • İlk Çağ’da Anadolu’da kurulan devletlerin hepside çok tanrılı dine inanıyorlardı.(Politeizm)

    • Hititler’de tanrı sayısı çok fazla olduğundan Hititlerin ülkesine “Bin Tanrı İli” denirdi.

    • İnanışlarına göre tanrılar aynen insanlara benzer ve insanlar gibi yaşardı.

    • Frigyalılar tarımla uğraştıklarından bu durum dinlerine de yansımıştır.Frigyalıların en büyük tanrısı toprak ve bereket tanrısı olan Kibela’dır.

    • Lidyalılar İyonlardan etkilenerek onların tanrılarına tapmışlardır.

    • Lidyalılar,

    Artemis, Zeus, Apollo gibi pek çok Yunan tanrısını İyonlardan alarak kendi tanrıları haline getirmişlerdir.

     

    • İlk Çağ uygarlıklarından bazıları öldükten sonra dirilmeye inanırlardı.Bundan dolayı mezarlarını kayaları oyarak oda şeklinde yaparlar ve içlerine çeşitli eşyalar koyarlardı.

    • Tanrılara kurban keserler ve tanrılarına yiyecek ve içecek sunarlardı.

    Sosyal ve Ekonomik Hayat

    • Anadolu’da kurulan İlk Çağ medeniyetlerinde insanlar eşit hak ve özgürlüklere sahip değillerdi.

    • Ülke sosyal sınıflara ayrılmış durumdaydı. Hititler’de Kral ve ailesi, soylular, rahipler, askerler ve köleler olmak üzere sınıflar vardı.Bu sınıfların ayrı ayrı hakları vardı. Kölelerin ise hemen hemen hiçbir hakkı yoktu.

    • Hititler’de sınıflar arası ilişkiler kanunlarla belirlenmişti. Mal sahibi olma, miras, evlenme, boşanma kanunlarla belirtilmişti.

    • Frigyalılar tarıma önem verdikleri için sert kanunlar koymuşlardır.Sabanını kıran öküzünü öldürene ölüm cezası vermişlerdir.

    • Lidyalılar kara ticaretine önem vermişler ve Kral Giges Ege kıyılarından başlayan ve Mezopotamya’ya kadar uzanan “Kral Yolu’nu” yapmışlardır.Böylece ticaret canlanmıştır.

    • Lidyalılar parayı tarihte ilk defa icat ettiler.

    • İyonyalılar deniz ticaretinde ileri gittiler ve Akdeniz ve Karadeniz’de koloniler kurdular.

    Yazı, Dil, Edebiyat, Bilim ve Sanat

    • Hititler ve Urartular

    çivi yazısı ve resim yazısı (hiyeroglif) kullanmışlardır.

     

    • Lidyalılar,İyonyalılar ve Frigyalılar ise

    Fenikeliler’den aldıkları alfabeyi kullandılar.

     

    • Hititler Mezopotamya medeniyetlerinin destanlarını tercüme edip kullanmışlardır.

    • Hititler tarih yazıcılığına önem vermişler ve Anal adı verilen yıllıklar yazmışlar ve bir yıl içinde meydana gelen olaylar tarafsız olarak yazılıp tanrılara sunulmuştur.

    • Anadolu’da bilim ve sanatın gelişmesinde Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının etkisi görülür.

    • İyonya’da bilim ve sanat çok gelişmiştir.Bunun sebebi deniz ticaretiyle uğraşmaları uygarlıkların kesiştiği yerde olması bilimin zengin kişilerce desteklenmesi Ön Asya’dan gelen yolların bitiş yerinde olması bilimin gelişmesini sağlamıştır.

    • Tales,Diyojen, Pisagor,Heredot,Homeros gibi bilim adamları İyonya’da yaşamışlardır.

    Çevre Uygarlıklar ve Anadolu’ya Etkileri

    • İlk Çağ’da Anadolu’yu en fazla etkileyen uygarlık merkezi

    Mezopotamya olmuştur.

     

    • Mezopotamya iki nehir arası demek olup Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye denir.

    • İlk Çağ’da Mezopotamya’da kurulan devletler; Sümerler, Babilliler, Asurlular ve Akadlardır.

    Sümerler

    • Mezopotamya’da kurulan ilk uygarlık Sümerlerdir. M.Ö 3500’de Orta Asya’dan gelerek Mezopotamya’da devlet kurmuşlardır.

    • Kanallar açmışlar ve bataklıkları kurutarak tarım ve hayvancılık yapmışlardır.

    • Tarihte ilk yazıyı Sümerler bulmuşlar ve kullanmışlardır.( Çivi yazısı) M.Ö 3200

    • Not: Yazının bulunmasıyla tarih devirleri başlamıştır.

    • İlk yazılı kanunlar, ilk takvim, ilk matematik bilgileri de yine Sümerlere aittir.

    • Sümerler çok tanrılı dine inanırlar ve

    Ziggurat adı verilen tapınaklarında tanrılarına tapınırlardı ve kurban keserlerdi.

     

    • Sümerler Mezopotamya’da kurulan

    Akadlar tarafından son verilmiştir.

    Babiller

    • Aşağı Mezopotamya’da kurulmuştur.

    • Devletin en güçlü zamanı kral Hammurabi zamanıdır. Kral

    Hammurabi Sümer kanunlarını geliştirerek uygulamıştır. (Hammurabi Kanunları diye bilinir)

     

    Babil, dünyanın yedi harikasından biri olan “Babil’in Asma Bahçeleriyle” ünlüdür.

     

    • Babilliler M.Ö 6.yüzyılda

    Persler tarafından yıkılmıştır.

    Asurlular

    • Yukarı Mezopotamya’da kurulmuştur.

    Ninova şehri başkenttir.

     

    • Asurlular ticaretle uğraşmışlardır. Anadolu, Mısır ve Mezopotamya arasında ticaret yapmışlardır.

     

    Asurlular ticaret amacıyla Anadolu’ya geldiklerinde yazıyı da beraberinde getirmişlerdir.Böylece Anadolu hem yazıyı öğrenmiş hem de tarih çağlarına girmiştir.

     

    • Asurlular M.Ö 612 yılında Pers egemenliğine girmiştir.

    Akadlar

    • M.Ö 2300 lü yıllarda Arabistan’dan gelerek Mezopotamya’da devlet kurdular.

    • Akadlar;

    Elam, Asur, Doğu Anadolu ve Akdeniz’i fethederek imparatorluk kurdular.

     

    • M.Ö 2150 yıllarında kuzeyden gelen Gutiler tarafından yıkılmıştır.

    Anadoluyu etkileyen diğer uygarlıklar

     İran’da hüküm süren Persler M.Ö 6.yüzyılda Anadolu’ya gelerek 200 yıl hüküm sürdüler.

    • M.Ö 7.yüzyılda kurulan Makedonya Devleti’nin kralı olan Büyük İskender Asya seferine çıkarak Anadolu Mısır, Suriye, İran ve Hindistan’ı ele geçirmiş ve sefer dönüşü ölünce ülke küçük krallıklara bölünmüştür.Bunlardan biriside Batı Anadolu’daki Bergama krallığıdır.Bergama krallığı zamanında bilim ve kültür önem kazanmıştır. Parşömen (Bergamon) kağıdı icat edilmiş ve bilgiler kalıcı hale getirilmiştir.

    • M.Ö 753’te İtalya’da kurulan Roma İmparatorluğu M.Ö 60 ‘lı yıllarda sınırlarını hızla genişletmiş ve Anadolu,Mısır,Suriye ve Kuzey Afrika’yı ele geçirerek büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. Anadolu’da Roma dönemine ait mimari eserler vardır.Bunlar; İstanbul’da Bozdoğan kemeri ve Çemberlitaş, Ankara’da ise Ogüst Mabedi (Tapınağı) ve Roma Hamamıdır.

    • Roma İmparatorluğu M.S 395 yılında Batı Roma ve Doğu Roma ( Bizans İmparatorluğu) olmak üzere ikiye ayrıldı.Doğu Roma’dan (Bizans’tan ) günümüze pek çok mimari eser kalmıştır bunların en önemlisi İstanbul’daki Ayasofya , Yerebatan Sarnıcıdır.

    • Doğu Akdeniz kıyılarında denizcilikle uğraşan Fenikeliler buldukları 22 harflik alfabeleriyle Anadolu’yu ve Dünyayı etkileyerek katkıda bulunmuşlardır.

    • Mısır uygarlığı ise kullandıkları resim yazısı(Hiyeroglif), güneş yılı esaslı takvim ile tıp, matematik, astronomi alanlarında dünya medeniyetine katkıda bulunmuşlardır.

    Arkeoloji nedir ?

    Arkeoloji neleri araştırır?

    Eski dönemlere ilişkin günümüze ulaşmış pek çok yazılı belge vardır. Ama bu yazılı belgelerin çoğu vergilere,  yasalara, din kurallarına, krallara ve yöneticilere ilişkin bilgiler içerir. Bu belgeleri inceleyerek o dönemin insanlarının nasıl yaşadıkları bilgisine ulaşamayız. Oysa arkeolojik kazılarla ev kalıntılarını, krallık  saraylarını,  mezarları ve tapınakları ortaya çıkararak, sıradan insanlardan soylulara değin bütün insanların nasıl yaşadıklarını öğrenebiliriz.Meksika’da ve Mısır’daki  piramitleri,  Atina’daki  Akropol gibi ilginç yapıları, insanlar yüzyıllarca hayranlık ve ilgiyle izlediler. Daha meraklı olan bazı kişilerin bu tür yapıları izlemekle yetinmeyip, onları yakından incelemeye başlamalarıyla arkeoloji doğdu. Bu meraklı kişiler dolayısıyla ilk arkeologlar oldular.

    Devamını Oku… »

    Mısır pramitleri

    Mısır’da yer alan piramitler Dünyanın 7 Harikasından biri olarak bilinir. Ehramlar olarak da bilinen  Mısırpiramitleri, çoğu eski ve orta krallık döneminde Mısır krallarının ( Firavun) mezarları üstüne yapılmış büyük anıtsal yapılardır. Orta ve Güney Amerika’da  Mayalar, Aztekler ve İnkalar tarafından benzer yapılar yapılmıştır, ama gerçek piramitler Mısır’dadır.Yunanca pyramis sözcüğünden türemiş olan piramitlerde genellikle taş ya da tuğla kullanılmıştır. Dörtgen bir taban üzerinde yükselen piramitlerin üçgen biçimli dört kenar yüzeyi tepede bir noktada birleşir. Mezar odası çoğunlukla piramidin üzerine oturduğu kayanın içine oyulmuştur.

    Eski Krallık’ta 2. hanedan döneminin sonuna kadar (yaklaşık İ.Ö.1650) krallar ve soylular mastaba denen mezarlara gömülürlerdi. Mastabalar, dikdörtgen biçimli, yan duvarları içeriye doğru eğimli ve üst yüzeyi düz olan; daha çok üstü kesik bir piramide benzeyen anıtmezarlardı. 3. hanedan döneminde (İ.Ö.2650-2575) kral mezarlarında taş kullanılmaya başlandı. İlk piramit, bu dönemde, Kahire’nin yakınındaki Sakkara’da ünlü mimar İmotep tarafından yapıldı. Kral Zoser için tasarlanan ve üst üste konmuş altı mastabadan oluşan bu anıtmezara Basamaklı Piramit denmiştir.

    Kutsal sayılan ölmüş krala armağanların sunulduğu bir tapınağı da içeren Basamaklı Piramit ve ek yapıları geniş bir duvarla çevrelenmiştir. 60 metre yüksekliğinde olan ve kireç taşından yapılan bu piramit 

    Eski Mısır’ın en güzel anıtlarından biridir. Yapının altından toprağın içine uzanan 11 geçitte kral ve bazı soyluların pembe granit ve albatrdan (kaymak taşı) yapılma lahitleri bulunur.Ne var ki, bu lahitler, daha önce soyulduğu için bu kişilerin mumyalanmış cesetleri bulunamamıştır.Bölgede daha birçok piramidin yapıldığı sanılmaktadır. 1953’te Sakkara’da 3.hanedan döneminden kalma tamamlanmamış bir başka basamaklı piramidin kalıntılarına rastlanmıştır.

    En tanınmış piramitler,  Kahire’nin güneyinde Gize’de bulunan üç piramittir. Bu piramitler 4. hanedan döneminden (İ.Ö.2575-2468) kalmıştır. En büyüğünü Yunanca adıyla Firavun Keops yaptırmıştır. Keops Mısırlılar’ca Khufu olarak adlandırılır. Keops Piramidi’nin taban kenarları yaklaşık 230 metre ve yüksekliği 146 metredir.Ama dış kaplaması aşındığı için bugün yüksekliği 9 metre daha düşüktür.Kayalık bir zemine oturan piramidin dış bölümü kireç taşı ve granitten yapılmıştır. Tüm yapıda her biri ortalama 2,75 ton ağırlığında toplam 2,3 milyon taş blok kullanılmıştır.Kutsal sayılan ölmüş krala armağanların sunulduğu bir tapınağı da içeren Basamaklı Piramit ve ek yapıları geniş bir duvarla çevrelenmiştir. 60 metre yüksekliğinde olan ve kireç taşından yapılan bu piramit  Eski Mısır’ın en güzel anıtlarından biridir. Yapının altından toprağın içine uzanan 11 geçitte kral ve bazı soyluların pembe granit ve albatrdan (kaymak taşı) yapılma lahitleri bulunur.Ne var ki, bu lahitler, daha önce soyulduğu için bu kişilerin mumyalanmış cesetleri bulunamamıştır.Bölgede daha birçok piramidin yapıldığı sanılmaktadır. 1953’te Sakkara’da 3.hanedan döneminden kalma tamamlanmamış bir başka basamaklı piramidin kalıntılarına rastlanmıştır.



    En tanınmış piramitler, Kahire’nin güneyinde Gize’de bulunan üç piramittir. Bu piramitler 4. hanedan döneminden (İ.Ö.2575-2468) kalmıştır. En büyüğünü Yunanca adıyla Firavun Keops yaptırmıştır. Keops Mısırlılar’ca Khufu olarak adlandırılır. Keops Piramidi’nin taban kenarları yaklaşık 230 metre ve yüksekliği 146 metredir.Ama dış kaplaması aşındığı için bugün yüksekliği 9 metre daha düşüktür.Kayalık bir zemine oturan piramidin dış bölümü kireç taşı ve granitten yapılmıştır. Tüm yapıda her biri ortalama 2,75 ton ağırlığında toplam 2,3 milyon taş blok kullanılmıştır.
    Piramidin yapımında kullanılan kayalar Nil ırmağının karşı kıyısından getirilmiş, kireç taşı Kahire yakınlarından,granit ise Assuan’dan taşınmıştı. Kabaca yontulan granit bloklar, silindirler üzerinde çekilerek ırmağa getirilir ve buradan mavnalarla piramide en yakın yük iskelesine taşınırdı. Bloklar, iskele ile piramit arasında döşenmiş granit geçitten, tahta silindirler üzerinde çekilerek yerine ulaştırılırdı.Taş blokları çıkaran ve taşıyan kişiler kendi adlarını kırmızı bir boya ile taşın üzerine yazarlardı. Bu yazılar bugün de okunabilmektedir.Taşlar çok düzgün bir biçimde bakır aletlerle işlenirdi.
    Keops’un ardından Kefren ve Mikerinos tarafından yaptırılan öbür ünlü iki piramit, ilkine göre daha küçüktür.Her üç piramit de yağmalanmış oldukları için içlerindeki eşyaların çoğu kaybolmuştur.5. ve 6. hanedan kralları da (İ.Ö.2465-2150) Gize ve Abu Şir’de birçok piramit yaptırmışlardı. 11. ve 12. hanedan krallarının (İ.Ö.2130-1756) piramitleri daha çok Dahşur, Havara ve el-Lahun’da bulunmuştur.Bu dönemden sonra, soylulara mezar olarak kullanılan piramitlerin yapımına son verildi.Mısırlılar krallarını, 18. hanedan döneminde (İ.Ö.1540-1292) başkent olan Teb yakınlarındaki Krallar Vadisi’nde kayalara oyulmuş mezar odalarına gömmeye başladılar.Bir zamanlar Nil ırmağının batı kıyısı boyunca birçok piramit yer alırdı. Bunların Eski ve Orta Krallık döneminde yapılmış olmaları ile Mısırlılar’ın Güneş tanrısı Ra’ya tapınmaya ve ölülerini mumyalamaya başlamaları arasında bir ilişki olduğu sanılmaktadır. Eski Mısırlılar, ölen bir kişinin bedenini koruyarak, ona yiyecek ve içecek sunarak ölümden sonra yaşamasını sağlayabileceklerine inanırlardı.Bu nedenle ölülerini, öbür dünyada gereksinecekleri eşyalarla birlikte gömerler, mezar duvarlarına çizdikleri resimler ve yazdıkları yazılarla ölülere karşılaşabilecekleri tehlikelerden korunma yollarını gösterirlerdi.

    ID:- 1359Blog Adı:- Günlük Süt
    Pagerank:- N/A Çiftliğimden Süt %100 Doğal %100 Katkısız Günlük Sütünüz… çocuk ve kadın ... Çocuğunuza güvenle içirebileceğiniz katkısız doğal günlük süt. sütlaç uzun ömürlü sütlere göre tadı daha güzel olan süt. bunun piyasasına ilk olarak  süt hakimmiş fakat möö süt kutu süt satmaya başlayınca işleri daha  iyi olduğunu gördük. GÜNLÜK SÜTÜN ÖZELLİKLERİ. “Taze” sütler modern çiftliklerden toplanır. Her Sabah Özenle Sağılan İnek ve Keçilerimizin Taze Doğal Sütleri Evinize Teslim Katkısız ve doğal çiğ süt kapınıza kadar geliyor. %100 katkısız, doğal ve günlük çiğ sütü kapınıza getiriyoruz. Sütlerimizi kargo ile değil, soğutuculu dağıtım
    Açıklama:- Günlük Doğal Çiftlik Sütü Evinize teslim. Samsun 'da kapınıza teslim. Kapıya teslimat taze köy sütü için bizi arayın. Alosüt hattı:0533 593 1615. Arayın çiftlikten sofranıza taze yoğurt tereyağ süt gelsin. Kategori:- çelik kasaYemek Ekleyen:- osman
    Ekleme Tarihi:- December 07, 2016 11:28:58 AM Hitleri:- 0 RSS:- http://www.moosut.com/feed/ Gönderileri: süt yoğurt - blog linkleri - kasa