boş

Görüntülenen kategori ‘Köşe Yazarları’

Bakın yasa ne diyor!

“Fenerbahçe küme düşmese” diye yazdım. Haliyle çok kızan oldu.

Galatasaraylılar da kızdı, Fenerbahçeliler de.

“Yasa var yasa” diye hatırlattı birçoğu. “Eğer suçluysak, cezamız neyse çekelim, başımız eğik dolaşmayalım” diyenler ise Fenerbahçelilerdi.

Çok kızanlar, “Sen kimsin de yasaların üzerine çıkıyorsun” dediler.

Haşa. Yasaların üzerine çıkmak veya benim dediğim olur gibisinden bir şey söylemek haddim değil.

Benimki, temenni.

Bir sporsever temennisi.

Elbette yasalar ne diyorsa o olur.

Herkes yasa diyor da, yasa ne diyor bakan var mı hiç!

Bakın Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un “Yasak fiiller ve ceza hükümleri” bölümünde neler var:

“Şike ve teşvik primi MADDE 11 – (1) Belirli bir spor müsabakasının sonucunu etkilemek amacıyla bir başkasına kazanç veya sair menfaat temin eden kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Kendisine menfaat temin edilen kişi de bu suçtan dolayı müşterek fail olarak cezalandırılır. Kazanç veya sair menfaat temini hususunda anlaşmaya varılmış olması halinde dahi, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur.

(2) Şike anlaşmasının varlığını bilerek spor müsabakasının anlaşma doğrultusunda sonuçlanmasına katkıda bulunan kişiler de birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

(3) Kazanç veya sair menfaat vaat veya teklifinde bulunulması halinde, anlaşmaya varılamadığı takdirde, suçun teşebbüs aşamasında kalmış olması dolayısıyla cezaya hükmolunur.

(4) Suçun; Devamını Oku… »

İstanbul’a özel yasa gerek!..

Cuma akşamı, Kadıköy Süreyya’da Hoffman’ın Masalları’nı izlemek üzere yola çıktık.
Şimdi duruma bakın.. Etiler Alkent’ten. Zincirlikuyu’ya 10 dakika.. Zincirlikuyu girişinden Birinci Köprü çıkışına 25 dakika.. Çıkış’tan Köprü’yü geçene, yani Beylerbeyi çıkışına kadar 15 dakika.. Köprü ayağından, Fenerbahçe Stadına 20 dakika.. Stattan, Kadıköy Altıyol’a, yani Süreyya’ya 5 dakika.. Normal koşullarda 20 dakikada alabileceğimiz yol, 75 dakika (Bir saat 15 dakika) sürdü. Günün en yoğun saati, 18.30′da yola çıktığımız için normal sayılır. Ama şimdi verdiğim ayrıntılara dikkat edin. Yolun en uzun süren bölümü, aslında en kısa olanı.. Zincirlikuyu-Köprü çıkışı arası, nerden baksan 150-200 metreyi geçmez.. Yani arkadaşının koluna girip sohbet ederek yürüsen en fazla 3 dakika tutan yolu, arabayla tam 25 dakikada geçmişiz.
Neden?. Trafik yürümedi de, durdu da ondan..
Nasıl yürüsün ki?.
Etiler’den çıkıp, Büyükdere Caddesi’ne girdiğiniz anda başlayan o 200 metrede bakın neler var?.
Hemen az ilerde, Mecidiyeköy’e giden şehir yolu çıkışı.. Onun az ilerisinde E-5, Havaalanı çıkışı.. Az daha ilerde Köprü çıkışı..
Şehir çıkışı o saatlerde tenha.. Ama Metrobüs hattı yüzünden daralan E-5 çıkışında artık yığılmalar oluyor.. Köprü çıkışı ise o saatte en yoğun.. Sağa çıkışlarda bu yığılmalar yolun tümünü tıkıyor. Çünkü bizde çıkış şeritlerine girip orada sıralanmak diye bir trafik alışkanlığı yok. Herkes ya en sola kayıp, tam çıkış yerinde nerdeyse 90 derece dönüp sağa giriyor. Ya da bir evvelki çıkışı alacak gibi en sağdan gidip, bu defa da yasağı yapıp, devam ederek, solundakinin üzerine çıkarak şeride giriyor.. Herkes uyanık ya..
Bu korkunç karambol, bu dağ başı yasası tüm Barbaros Bulvarı’nı kilitliyor..
Ama buna bile alıştırdılar bizi yıllardır. Bu normal durum.. Ama şimdi bir de anormal durum var. E-5 Edirne çıkışı ile Köprü çıkışı arasına, o daracık 30 metrelik araya, akıllara seza bir şey yaptı Belediye.. Metrobüs ve otobüs durağı koydu.. Metrobüs’ten inenler, tam da bu arada şehir trafiğine giriyorlar. Yani bu kıyametin göbeğinde, otobüs durağı var. Minibüsler de duruyor dolayısıyla.. Ve de taksiler sıra sıra, Metrobüs’ten inen müşteri bekliyorlar.. Gitti mi yolun bir şeridi.. Gitmekle kalsa iyi.. Otobüsler, sağdaki iki şerit devamlı tıkalı olduğu için, üçüncü şeritten ilerliyor, durağa yaklaşınca hızla sağa kayıyor ve orada bizim gibi şeridinde bekleyerek ilerleyen ve son kalan uygar vatandaşların üzerine sürüyorlar arabalarını..Yanaşıyorlar. Yolcu indirip bindiriyorlar.. Sonra Beşiktaş’a gitmek için, bu defa sollarındakinin üzerine vahşice kırıp en sola geçiyorlar.. 30 metre içinde en soldan en sağa, sonra tekrar en sola.. Belediye’nin otobüsleri yapıyor bunu.. Anlayın.. Minibüsler de ayni şeyi yapıyorlar.. Yani uygarlık da para etmiyor, her an bir otobüs ya da minibüs üzerinize çıkabilir..
Daha da fecisi.. Bazı otobüs ve minibüs şöförleri korkunç bir şey yapıyor.. O yoğun trafikte sağa yanaşıp, tekrar sola çıkmak uzun iş.. Bazıları yolcularını üçüncü, evet, kentin en işlek bulvarında üçüncü şeritte indiriyorlar. Binecekler de otobüslerinin üçüncü şeritte durduğunu görünce o yoğun trafiğin içine dalıp koşuyorlar.. Tam bir ölüm kalım savaşı.. Bu arada, trafik, akış makış kalmıyor tabii.. Duruyor resmen..
Ne zamandır böyle?. Metrobüs çalışmaya başlayalı..
Peki önlem?..
Önlem mönlem yok. İstanbul’un sahipleri atanmış Vali ve seçilmiş Belediye Başkanı’nın bir, tek bir gün bu saatte burdan geçtiğini sanmıyorum. Geçse de, karanlık arabada, eskortla geçiyorlar ve yaşanan cinayetin farkına varmıyorlar..
Varsalar ne olacak?.
O gece orda iki polis ekip arabası gördüm. Ve de çaresiz, zavallı, şaşkın, teslim olmuş polisleri.. Kızmadım.. Ben olsam ne yapabilirdim ki?..
Bir defa şehircilik planlaması yanlış. Yollar yanlış, girişler, çıkışlar yanlış. Durak yeri tam bir utanç.. Cinayet.. Bunu Amerika’da yapsanız, adamın biri kendini otobüsün üzerine atar, burnunu kanatır, belediyeyi dava edip 5 milyon dolar kazanır.. Bizde hangi dava?.. İnsanlar çatır çatır ölüyor, sorumlusu yok. Dava ediyorsun, yıllar sürüyor. Kazanırsan üç otuz para.. Kazanamazsan, bir de öbür tarafın mahkeme, avukat masraflarını ödüyorsun, ceza olarak..
Sorun nerde?.. Sorun sistemde.. İstanbul trafiğinin sahibi yok. Daha doğrusu çok da yok.. Horozu bol olan yerde, sabah olur mu?.
Bakın şehir ana yollarından Belediye, ara yollarından ilçe belediyeleri, o yollarda trafiği denetlemekten vilayet sorumlu.. Al sana üç baş..
Geldiğim Nispetiye Caddesi Belediye’nin. İlk çıkış Büyükdere Caddesi de.. Ama iki E-5 çıkışı Karayolları’nın hükmünde.. Karayolları’nın ortasından geçen Metrobüs yolu ve işletmesi ise bir Belediye Şirketine ait..
Etiler Süreyya arasına, Beşiktaş İlçe Belediyesi’nin yolunda başladım. Ana kentin yolunda devam ettim. Karayolları’nın otobanına geçtim. Sonra tekrar anakent. Sonra Kadıköy ilçe Belediyesi yolu.. Peki nasıl koordine olacak bu çok başlılık.. Güldürmeyin beni.. O ayrı sorun..
Bu kadar yerel ve genel kurum yetmezmiş gibi, bir de UKOME var. Ulaşım Koordinasyon Merkezi.. Trafikle ilgili her kararı, diyelim bir “Sola dönülmez” işaretini burdan geçirmek zorundasınız..
Kimler mi var?.
Buyrun..
Büyükşehir Belediyesi’nden 10 kişi.. Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Denizcilik Müsteşarlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü, Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü, Kara Ulaştırma Genel Müdürlüğü, Demiryolları, Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü, Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü, ilçe belediye başkanlıkları temsilcileri..
Şimdi bunların hepsi sözüm ona uzman birer temsilci yollayacaklar ve bunlar ayda bir toplanıp bir çözüm bulacaklar öyle mi?.
“Bulurum” diyene sorarım. O zaman bu rezillik ne?. Nasıl izin verdiniz?. Nasıl göz yumuyorsunuz?..
Tıkanmaktan, beklemekten, gecikmekten vazgeçtik. Orada “Ölüm” var yahu.. İlle birilerinin ölmesini mi bekliyorsunuz?.
Şimdi çözüm İstanbul’da değil. Meclis’te.. Dünyanın büyük metropolleri nasıl çözmüşse öyle..
Bu çok başlılık bitecek.. İstanbul’un, tek, bir tek Trafik Otoritesi ve ona bağlı kurumları olacak. Ama o otorite emir verdi mi, uygulama o saat gerçekleşecek..
O daire, bu genel müdürlük, Ankara’dan müdahale, komisyondan, kuruldan geçirme, bekleme falan yok..
Anında işlem..
Bakın Kanyon etrafı yüzünden Gültepe halkının çektiği işkence, Belediye, Vilayet ve Kanyon Yönetimi iş birliği için anlaştığı halde, aylardır sürüyor. Zerre ilerleme yok. Neden?.. Bürokrasi.. Çok başlılık.. Biri emir verse, yapılsa, üç gün sürmez. Sabah başlar, akşam bitirirler. Ama öyle bir otorite yok..
“Olsun” diye Mustafa Ilıcalı Hocam Erzurum Milletvekili iken yasa önerisi yaptı, gündeme bile gelmeden seçimler geldi. Meclis yenilendi. Teklif kadük kaldı. Hocam yeni Meclis’e girmedi. Şimdi “Belediye Danışmanı” diye çırpınıyor ama, işte bu kadar..
“Torba Yasa” nasıl hızla geçti Meclis’ten gördünüz.. Niye?.. Arkasında Başbakan vardı da ondan..
Peki, Başbakanlığa İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan gelen, yani damdan düşen ve de kendisine Başbakanlık yolunu açan bu kente ayrıca vefa borcu olan Başbakan, bir “Hızlı” yasayı da İstanbul için hazırlatmaz, seçimden önce işi bitirtmez mi?.
Bilemem..
İstanbul’un sahibi var mı, yok mu, bilmediğim gibi..

Bir manşetin anlamı

DÜN sabah gazetelere bakarken, en ilgimi çeken manşet Sabah’ınki oldu.
Sabah, “Paşaların sırrını astsubay çözdü” demiş ve “Generallerin tutuklanmasına neden olan Gölcük belgeleriyle ilgili sırları Deniz Astsubayı Yıldız verdi” diye yazarak Deniz Astsubayı Erdinç Yıldız’ın büyük bir fotoğrafını yayınlamıştı.
Habere göre 6 Aralık 2009 günü Balyoz Davası’nı yürüten savcılara bir ihbar yapılmıştı. İhbarda “Donanma’daki illegal yapılanmanın merkezinde İstihbarat Binbaşı Kemal Yakar ve ekibi var. Suç belgeleri zeminde gizleniyor” deniliyordu.
Savcılar, Donanma Güvenlik Astsubayı Erdinç Yıldız’ı 12 Ocak günü sorgulamış ve ardından Gölcük’teki baskın gerçekleştirilmişti.
Bugün Balyoz Davası’nda en önemli deliller haline gelen dosyalar bu baskında ele geçirilmişti.
Haber çok ilgimi çekti.
Sabah Gazetesi bir muhbiri açık ediyor, dahası bu astsubayın fotoğrafını bulup yayınlıyordu.
Haberin doğruluğuna şüphem yok.
Ben bu haberin “arkasını” okumaya çalışıyorum.
Bana göre bu haberin taşıdığı mesaj ve anlam çok net.
Bu haber doğrudan doğruya Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik.
Demek isteniyor ki, “Burada bir komplo falan aramaya kalkışmayın. Burada siyasi bir girişim de aramayın. Silahlı Kuvvetler içinde bir şeyler oluyor ve bu olan şeylerin ortaya çıkmasında yine Silahlı Kuvvetler mensupları rol alıyor. Konunun siyasetle falan alakası yok”.
Bu manşetin başkaca bir anlamı olduğunu zannetmiyorum.

Onun da saçmalama hakı var.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un orduya yönelik “kağıttan kaplan” lafları üzerine Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı’ndan soruşturma izni istedi. Eğer izin verirse bakanlık, TCK’nın o meşhur 301. maddesine dayanarak Batum hakkında soruşturma açılabilecek.

Bakanlık izin vermezse defter o an kapanacak. Bakanlık izin verse bile savcılık soruşturma sonucunda kovuşturmaya gerek görmeyebilir. Bu durumda defter savcılık aşamasında kapanmış olacak. Aksi olursa Batum’a 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava yolu görünecek.

Çarşamba akşamı Beyaz TV’de katıldığım “Derin Gündem” programında açıkça ifade ettim, tekrarlamakta beis yok. Batum’un askeri vesayet talebi ve darbe çığırtkanlığı olarak yorumlanabilecek sözlerini tasvip etmek asla söz konusu olamaz. Genelkurmay’ın siyasetçiyle polemiğe girmesi de aynı şekilde kabul edilemez.

Ortada iki yanlış var.

Tartışma mevzu ikincisi olmadığına göre, ilkine dönelim. Adalet Bakanı Ergin, başsavcılığın izin talebini reddederek Batum’a dava yolu açılmasını daha ilk evrede kapatmalıdır.

Çünkü herkesin saçmalama hakkı var, Batum’un da…

Taraf Gazetesi’nin dün manşetten duyurduğu gibi saçmalıyor mu “Evet”, yargılansın mı “Hayır” tezi, isabetlidir.

Arzu edilirse tazminat davası açılabilir ama aykırı olsa bile bu tür ifadeler yüzünden hürriyeti bağlayıcı cezalar verilmesini demokratik bulmam. Batum bir bedel ödeyecekse bu bedel “siyasi” olmalıdır. Partisi gereğini yapmazsa, halk, partisine gereğini yapar.

Bu kadar basittir.

Bakan Ergin nasıl bir yol izleyecek merak konusu. Dün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarına göre karar verileceğini belirtti: “Dosyayı görmeden, delilleri değerlendirmeden, hadiseleri detaylı bilmeden, ezbere bir şey söylemek yanlış olur. Dosya bakanlığımıza bir ulaşsın, prosedür sağlam işlemiş mi, eksik var mı, diye bir bakılacak. Daha sonra bahsettiğimiz kriterlere göre bir karar verilecek.”

İzleyeceğiz…

Süheyl Bey’e gelince… Ankara’da “kuzu”, dışarıda “kaplan” gibi maşallah. O tartışmalı lafları Zonguldak’ta etti, Ankara’ya gelince, “Partinin geleneklerini bilmiyordum. Özür dilerim” dedi. Askere de “üzüldüm” mesajı verdi.

Dün İzmir’deydi Batum. “Pişman mısınız?” sorusuna bakın nasıl cevap veriyor: “Hayır değilim, söylemek istediğim ortada. Geri adım atmam söz konusu değil. Kimse bana geri adım attıramaz.”

Ankara’daki kuzu, İzmir’de oluverdi bir kaplan… Postasını da koydu “Orduyu sadece ben eleştiririm” diyen Kemal Bey’e…

“Kimse bana geri adım attıramaz” diyen Batum’a karşı CHP’de nasıl bir tedbir alınır bilinmez, ancak Kemal Bey’in işi hayli zor.

Gerçekten parti “canlı bomba” dolu…

Sadece Canan Arıtman gibi eski dönemden kalma vekiller değil, Gürsel Tekin, Hurşit Güneş, Umut Oran, Yılmaz Büyükerşen ve diğerleri…  

İçlerinde en makul, en sağduyulu, en aklı başında olanı diye bildiğimiz Gürsel Tekin bile TV ekranında gazetecilere, “Herkes haddini bilecek, biz iktidara geldiğimizde hadlerini bildireceğiz” mealinde tehditler savurabiliyor.

Kusura bakmasın Kemal Bey, bu usulü biraz da kendi oluşturdu. Maalesef genel başkanın üslup sorunu parti politikasına dönüşme riski taşıyor. Ayrıca, diğer illerde kükreyip Ankara’da kuzulaşma siyasetinin öncü ismi de Kılıçdaroğlu…

O halde yenilenme ihtiyacı, sadece üç beş konuşkanla sınırlı kalmayıp tepeden tırnağa, hem şekli hem içerik bakımından kapsayıcı olmalıdır. Milli iradenin tecellisine karşı çıkıp askeri vesayete özlem duygusunu kabartanlar, halkın teveccühüne mazhar olamazlar.  

Hem halkı “aptal” yerine koyacaksınız, hem “aptalca” oy vermesini bekleyeceksiniz. Asıl “aptallık” odur.

Biraz bilmece gibi oldu ama çözmek için büyük mütefekkir Müjdat Gezen’den yardım isteyebilirler. Cevapta “zeka pırıltısı” olmaz ama idare etsinler.

Bu izni verirseniz,günahı boynunuza !

Sayın Adalet Bakanı.

Başsavcı, hukuk felsefesinden ziyade devlet refleksiyle bir dava talebi getiriyor.

Üç yılda dört yandan gelen 1250 benzer talep gibi:

Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama.”

Bu kez bir CHP’li için: “Devletin askeri veya emniyet teşkilatlarını alenen aşağılayan kişi altı aydan iki yıla kadar”!

Eleştiri, aşağılama değildir.

Hele bireyin, daha güçsüz konumdakinin; güçlüyü (haklı veya haksız) eleştirisi “aşağılama” değildir.

Aşağılama” ille “yüksek, üst, üstün” olanın o erişilmezliğine, tartışılmazlığına atılan bir fiskeye mi denecek!

Esas “aşağılama”; güçlü, hakim, kudretli, servetli, üst, amir, iktidar, devlet olanların; güzsüze, azınlıklara, ötekilere, sessiz çoğunluğa, köle veya kul saydığına, kökenini, dilini, şivesini, dinini, mezhebini, inancını, inançsızlığını, kimliğini, kılığını, itirazını, hak talebini hor gördüğüne yaptığı, ettiğidir.

***

.

301’inci maddenin 159’lu kökü elbet sizde değil. (Başımıza, yine bir bakan izniyle gelmedi değil!)

Cumhuriyet tarihi; eleştiriye, muhalife karşı “devlet intikamı, baskısı, infazı” ile de yazılı. Ama 301’in döktüğü kan hanenizde de kazılı.

301’i kaldıramadığınız gibi, tahkim edip Hrant Dink’i öldüren sürece adeta harita yaptınız.

Hemen bu maddeye sarılan onca savcının; insanlığın yüzlerce yıllık hak ve özgürlük mücadelesine inat, devlet namına bir bakıma intikam arzusu zaten vahim…

Taleplerin yüzde 90’ından fazlasını reddetseniz bile, bakiye de ayıp!

Bir devlet, insanlar onu eleştirdi diye çöküvermez; ama eleştiriyi susturarak, tahakküm ve güç dayatarak çürür.

***

Şimdi gölge altındasınız.

Çünkü, Başbakan kendine (yine) hakim olamadı; hukuk sürecine “Hâkim” olmaya soyundu.

Süheyl Batum’un, öyle ya da böyle sözleri için, hiddetle “Bedel ödettirmek”ten bahsetti grubunuzda.

Herhalde oradaydınız. Talimat mı saydınız? Öyleyse, bildiğiniz tüm “Adalet”lere yazık! Değilse, kanıtlayınız!

Partinizinkiler eleştiri olurken, muhalif bir ismi 301’lik yaparsanız, hem adaletten şaşarsınız, hem de ömür boyu bu günahla yaşarsınız!

***

Bana göre de bin tür çelişkisi, tutarsızlığı, çark etmesi olsa da…

Allah için, Batum da, profesör sıfatıyla, en azından bir dönem, “301’in değişmesi” için onca beyan sahibi. Tabii “ulusalcılık” açısından tuhaf olacak ama, referansları AB’den, AİHM içtihadından.

301 değişikliği için “Başka kapıya” diyen vahim tavır elbet CHP tabelasına yazıldı; ama onun ağzından değil, Baykal’ın liderliğinden çıkmaydı.

Hadi vesile olsun…

Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” da diye mırıldanan; ama çoğu savcı, mahkeme, kurumca “eleştiri özgürlüğü”nün pek anlaşılamadığı yamuk bir demokraside, özgürlük ile hayata tahdit ve tehdit koyan 301’i değiştirin.

Adını da kişiliğini de hiçbirinizin pek önemsemediği onca “şöhretsiz” mağdurdan da özür dileyerek!

***

Hayat hepimize bir ayna!

Batum da bir baksın: 50 bin kişi yürütmek istediği Silivri’de (elbet haksız tutukluluğa maruz kalan da var) bir de kimler var:

301’i sadece kalkan değil, silah yaparak, başta Dink, nice “eleştiri”yi kuşatıp boğmak isteyenler; mahkeme salonunda bile açık ve yakın tehditte bulunanlar!

***

Bir içtihatla bitireyim:

Öyle Arınç, AKP’liler de benzer şeyler demişti de bir şey olmadı, cinsinden değil.

Solcu diye ordudan atılmış eski subay, gazeteci Rahmi Yıldırım, “Paşalar, sermaye düzeninin koruyucusu, neferleri, aktörleri, figüranları oldu” demiş, devrin Genelkurmay 2. Başkanı Başbuğ dava etmişti. Yıldırım savunmasında, “Paşalar sadece sermaye düzeninin koruyucusu değil, OYAK’la bizzat sermayedardır” demiş, Savcı şu mütalaada bulunmuştu:

Kırıcı da olsa, düşünceyi ifade özgürlüğü önüne sınır konulamaz.”

Kırılabilirsiniz ama kıyamazsınız!

Yoksa her fani bir gün 301’i tadabilir!

Diyanet’in yanıtı ve yanıtım.

 

DİYANET İşleri Başkanlığı dünkü yazıma bir yanıt yollamış. Benim, Diyanet İşleri Başkanı’nın sözlerini doğru anlamadığımı, açıklamayı eksik biçimde ele aldığımı iddia ediyorlar.
Başkan Prof. Mehmet Görmez şöyle demiş: “Cemevini caminin karşısında yer alan müstakil bir dinin mabedi olarak göstermek, bilimsel ve tarihsel olarak mümkün değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan cami gibi bir ibadethane olarak tanımlanmasını istiyorlar. Biz kilise değiliz. Dinin otoritesi değiliz. Biz sadece dinin bilimsel bilgisine göre hareket edebiliriz. Bizim itirazlarımız cemevinin kendisine değildir. Cemevleri özgürce inşa edilebilmelidir. İçindeki ritüeller özgürce yaşanabilmelidir. Hıristiyanlık’ta konsül toplanarak dini ve teolojik bir statü belirleyebilir ancak İslam’da böyle bir statüyü kimse veremez. Yapılması gereken, özgürlüklere müsaade etmektir.”
Diyanet İşleri Başkanı’nın bu kadar iyi niyetli ve hassas olduğu bir konuda benim yaklaşım biçimim ve üslubum Diyanet camiasını üzmüş.
Ben Aleviliği, İslam’ın dışında farklı bir din, cemevlerini de caminin karşısında İslam’ın dışında farklı bir dinin mabedi gibi gösterme arzusundaymışım ve bu Alevi inancına da uygun değilmiş.
Diyanet’in açıklaması böyle.
Ve anlıyorum ki, benim yazımdan tek satır dahi anlamamışlar.
Ben Alevilikten falan söz etmiyorum.
İslam’ın içinde midir, değil midir benim konum değildir.
Bu konuda Aleviler arasında da yüzde yüz bir ittifak yoktur.
Bana göre İslam’ın içindedir.
Ama ben bunu söylemiyorum.
Benim söylediğim şudur: “Neyin inanç, neyin inanç olmadığı, hatta neyin din neyin din olmadığı konusunda ahkâm verme yetkisi Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait değildir. Bugünkü yapısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı sadece ve sadece Sünni İslam konusunda ahkâm kesmeye yetkilidir ve yeterlidir. İsteyen istediği dine inanabilir. İsterse Jüpiter dinine, isterse Konfüçyus’a, isterse Buda’ya, isterse bahçedeki ağaca. Buna da ne Diyanet İşleri Başkanlığı karışabilir ve bunun din olup olmadığını söyleyebilir, ne de başkası. Diyanet’in tek söyleyebileceği, yapılan ibadetin veya söz konusu inancın Sünni İslam’a uygun olup olmadığıdır. Ötesi değil.”
Şimdi yeterince net mi!

Kıbrıs’a savaş açılır mı?                                                                                     

  GALİBA Kıbrıs’la ilgili bir şeyler planlanıyor. Eğer iktidarın iş yapma biçimini biraz anlayıp biraz kavradıysam aklım bana böyle diyor. Bakın Kıbrıs’ta bir gösteri yapıldı. Çok da kalabalık olmayan bir gösteri. Türkiye’ye karşı tepki gösterdiler. Normal şartlarda bu gösteri görmezden bile gelinebilirdi. Kıbrıs’ta zaten Türkiye aleyhtarı bir grup olduğu bilinmeyen bir şey değildi. Ancak bu gösteriye Türkiye’den çok sert, aşırı sert bir tepki gösterildi. Başbakan Erdoğan’dan Cemil Çiçek’e kadar ciddi tepkiler verildi. Hatta iş hükümetin sık sık yaptığı gibi “para” mevzuuna kadar geldi. “Paranızı veriyoruz. Ne konuşuyorsunuz” denildi. Bu kadar sert tepkilerin, Kıbrıs’taki tepkileri artıracağı, hatta konuya duyarlı olmayanları bile duyarlı hale getirebileceği, Türkiye aleyhtarı havayı körükleyeceği açıktı. Nitekim öyle de oldu. Kıbrıs’ta en Türkiye yanlısı gazeteler bile Türkiye’ye ve hükümete yönelik tepkisel, sert başlıklar, manşetler attılar. Hatta işi hakarete vardırdılar. Şimdi belli ki, hükümet Kıbrıs’a karşı daha da sertleşecek. Ben bundan şunu görüyorum. İktidar Kıbrıs’ta yeni bir plan uygulamak ve bir adım atmak istiyor. Bunun için de önce KKTC hakkında Türkiye’de olumsuz bir hava yaratmak, “Bakın siz onları vergilerinizle besliyorsunuz ama bu nankörler anavatana hakaret ediyorlar. 1974’ten beri onlar için bedel ödüyorsunuz, onlar size çekin gidin diyorlar” algısı yaratmak istiyorlar. Ardından da Kıbrıs’ta bir şeyler yapacak, Türkiye’nin bugüne kadar pek de kabul etmediği bir politikayı uygulamaya sokacaklar gibi hissediyorum. Biliyorum diyemem. Hissediyorum. Çünkü iktidar genelde bu gibi gerilimler yaratıyor, sonra adım atıyor. Aynen yargı ile attıkları adımlarda olduğu gibi. Bekleyip göreceğiz. Benim korkum İsrail misrail falan derken Türkiye’nin bu gidişle Kuzey Kıbrıs’a savaş açması. Acaba yeni bir çıkarmayla Kıbrıs’ı Türklerden alabilir miyiz!

Spor zararlı demiştim                                                                                       

 SPORUN sağlığa çok da yararlı olmadığını, hatta sağlıksızlığa yol açtığını yazdığım zaman bana epey kızan oldu. Televizyonlarda doktorlarla bile konuyu tartıştım. Açıkçası altta da kalmadım. O günlerde, “Uzun yaşayan sporcu var mı?” diye sormuştum. Doktorlar da “Sporu bıraktıktan sonra spor yapmıyorlar, o yüzden uzun yaşamıyorlar” demişti. Eee, peki Rıdvan ne olacak! Rıdvan, profesyonel sporu bıraktığı günden bu yana sporla iç içe. Teknik direktör olarak belli bir düzeyde spor yapması bir yana, yıllardır düzenli olarak haftada en az bir, belki birkaç kere futbol oynuyor. Buna rağmen 47 yaşında kalp krizi geçiriyor, zor kurtarılıyor. Spordan kalma sakatlıkların hayatını zorlaştırması bir yana, kalbi tekliyor. Hâlâ iddia ediyorum. Spor insana kendini iyi hissettiren bir şey ama sağlıklı bir şey değil. Hele ağır spor, tam aksine sağlık için kötü bir şey. Önemli olan sigara içmemek, iyi beslenmek, iyi uyumak. Sağlıklı yaşamanın formülü orada. Hoplayıp zıplayıp koşmakta değil. Hoplayıp zıplamak için yapılsaydı çekirgeye benzerdik, koşmak için yapılsaydık 4 ayağımız olurdu. Değil mi!

NE ZAMAN ADAM OLURUZ

Ordu siyasete çekiliyor diye şikâyet edenler, muhtıraları internet sitelerinden kaldırdığı zaman.

Çık konuş be adam!

Çık konuş be adam!

İnsaniyet, namus ve şüpheli bir ölüm üçgeninde sıkıştık kaldık. Ecel diyemeyecek kadar erken bir ölüm. Astım krizi, alkol, uyuşturucu iddiası pek çok spekülasyon ortaya atıldı.

Sırrın çözümü olarak Adli Tıptan çıkacak rapor gösteriliyor. Ancak yılların Adli Tıpçısı Prof. Dr. Sevil Atasoy, geçtiğimiz günlerde olayla ilgili verdiği bir demeçte “negatif otopsi” kavramından söz ediyor.

Yani Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek rapor ölümün asıl nedenini yansıtamayabilir.
Bir taraf ta yaşamını yitirmiş bir anne, diğer tarafta acılı bir eş ve bir yetim…
İşte havada kalan sorular, çözülemeyen şifreler, spekülatif haberler ve büzülemeyen ağızlar insanların içindeki acıyı daha da körüklüyor…
Bir de hiçbir “Taraf”ta olmayanlar var!
Olay gününe dair söyledikleri ve kamuoyuna ulaşanlar polis ifadesinde söylediklerinden ibaret.
Çelişki var…
Kimse çözemiyor sorular bir birini izliyor.
Dedikodu kazanı kaynıyor! Yok çıt yok…

Geçtiğimiz günlerde Posta Gazetesi yazarı Suna Akyıldız’ın twitterdaki mesajları gündeme damgasını vurdu. Dedi ki Akyıldız, “Defne o gece çok çığlık atmış. Komşular duymuş. Ama Kerem Altan yine bir kızla fantezi yapıyor diye düşünmüş ve müdahale etmemişler”

Hemen peşinden ertesi günkü gazetelerin birinde, “Komşular çığlık duymamış, ev de dağınık değilmiş” diye bir haber.
Tabii ilkesiz gazetecilik böyle bir şey sen yaz nasılsa su götürür…
Diğer taraf öldüğü için kimse itiraz edemez, “Hayır böyle olmadı!” diyemez.
Diyorum ya bir tarafta binlerce soru işareti, bir tarafta yitip giden gencecik bir anne, diğer tarafta acılı bir eş ve henüz annesinin öldüğünü kavrayamayacak yaşta bir minik yavru…

Öte “Taraf” kap karanlık…
Kimse darılıp gücenmesin, ben hatalı olduğunu düşünüyorsam babamı bile yazarım!
Bazıları gibi bizim grupta hatırlı yazarın evladı diye gözünün yaşına bakmam!
Çok soru işareti var ve soruların ucu hep o “Taraf” a uzanıyor…
Kamuoyunu rahatlatma derdi yok!

Orduyu ber taraf etme yarışında türlü milyon belgeyle (!) ortaya çıkan o “Taraf”tan çıt yok. Acaba o kızcağız bir ordu komutanının ya da bir muhalefet liderinin evinde ölseydi, bu kadar sessiz kalır mıydı o “Taraf” Vallahi insan düşünmeden edemiyor…

Çık konuş be adam! Bırak bu duygusal yakınlaşma safsatalarını ne oldu o gece söyle de herkes bilsin!

Halil hoca’yı mutlaka okuyun.

BU hafta Türk tarihi, san’atı ve kültürü üzerine belki de son yarım asırdan buyana yapılmış en önemli, en fazla bilgi veren ve çok daha önemlisi, şimdiye kadar tekrar edilegelen pek çok yanlışı düzelten bir eser yayınlandı: Yaşayan bütün tarihçilerin üstadı Prof. Dr. Halil İnalcık’ın Türk devletlerinde hükümdar meclislerini anlattığı “HasBağçede ‘Ayş u Tarab” isimli kitabı…
“Has-bağçe” veya “has bahçe” saraylarda hükümdara ait olan, sadece hükümdarın ve maiyetindekilerin girebildikleri mekândır; “ayş ü tarab” da müzikli eğlence ve ziyafet demektir. Halil Hoca’nın kitabına isim olarak seçtiği “Has-bağçede ‘ayş u tarab” ise, has bahçede hükümdarların huzurunda yapılan müzikli ve içkili âlemlerdir. Hemen her şark milletinde görülen “ya ifrat, ya tefrit” âdeti gereği, saray hayatı konusunda bizde de hep uçlarda dolaşma merakı vardır. Bir kesim Osmanlı zaptiyeliğine ve din polisliğine soyunup imparatorluk zamanını dualarla ve şerbetlerle donanmış gibi göstermeye çalışır, diğer kesim ise bilgi yokluğu ve okuyup öğrenmeyi zahmet sayan bir tenbellik içerisinde saray hayatının “aşırılıklarla dolu olduğu” iddiasında bulunur.

SALTANATIN GEREĞİ
Dolayısı ile, “Saraylarda yaşayanlar da hepimiz gibi etten-kemikten insanlardı. Onların da zaafları vardı. Dinin yasakladığı keyif verici maddeleri kullandı iseler dinden çıkmamış, sadece günah işlemişlerdir. Özel hayatları ile devlet adamlıklarını karıştırmak hatâdır” diye pek düşünmezler.
Halil Hoca, yeni çıkan eserinde Türk devletlerinde, dolayısı ile de Osmanlılar zamanında hükümdarların tertip ettikleri eğlence meclislerini ayrıntıları ile anlatıyor. Kaynak olarak “sâkînâme” ve “işretnâme” gibi içkiyi konu alan kitapları, “tezkîre”leri, tarihleri ve divanları kullanıyor. Bazı padişahların, meselâ İkinci Murad’ın içki merakını o zamanın kaynaklarından aktarıyor ve hükümdarın hayata, oğlu Mehmed’in, yani sonraki senelerin Fatih’inin düğününden sonra “aşırı yiyip içme” yüzünden veda ettiğini yazıyor.
Fatih Sultan Mehmed’den bahsederken de “…Fatih’in saray bahçelerinde yaptırdığı kasırlarda işret meclisleri düzenlediğine kuşku yok” diyor. Sonra, “Dünyanın dağdağasından kurtulmak için nedîmler ve servi boylularla işret meclisine yöneldiğini gösteren beyitleri, sadece bir edebî mecâzdan ibaret değildir. Avnî (Fatih’in mahlâsı), güzellikler karşısında “dîn ü îmânın zabtedemez” diye yazıyor ve Fatih’in şiirlerinde geçen eğlence, içki ve hattâ esrar ile ilgili beyitleri nakledip diğer hükümdarlarla ilgili daha yüzlerce örnek veriyor.

SANATTA HİMAYE GERÇEĞİ
Osmanlı sarayını ya “ibadethâne” yahut “sefahat mekânı” şeklinde görenlerin üstâd Halil İnalcık’ın “Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab”ından öğrenecekleri çok şeyler vardır. Böyle daha nice eserler vermesini temennî ettiğim Halil Hoca, bu son kitabı ile tarihçiliği kadar büyük bir edebiyatçı olduğunu tekrar göstermiş ve edebiyatçılarımızın şimdiye kadar ihmal ettikleri “patrimonyal sistem” yani “sanatta himaye” meselesinin önemini ayrıntıları ile yeniden gözler önüne sermiştir.
Bilenler bilir; eskiler önemli bir hadise olduğunda yahut mühim bir eser verildiğinde “ebced” ile tarih düşürürlermiş…
Ben de, Halil Hoca’nın bildiklerimizi yeniden ve doğru şekilde öğrenmeye mecbur bırakan bu son derece önemli eserine dün şöyle bir tarih düşürdüm:
“Mîr Halîl âlâ kitab yazmış dedim / Tasdik eyledi beni çeng ü rebâb / Hayretimden biri eksik söyledim / Bu eserle îdelim ayş u tarâb 1432”.

Tahminim doğru çıktı.

BUNDAN iki hafta önce ne demiştim?
“Tunus ile Mısır arasında çok fark vardır. Tunus’ta yaşananların aynını Mısır’da beklemek hatadır. Tunuslular’ın sokağa dökülmelerinden sonra cumhurbaşkanı tası tarağı topladı, memleketini terkedip gitti ama böyle birşey Mısır’da olmaz, gösterilerle yönetim yıkılmaz. Hüsnü Mübarek’e görevini bıraktırmak zordur, sonuna kadar direnir. Mısır’da üstelik bir devlet geleneği vardır, iktidarı hiçbir zaman sokak belirlememiştir” dememiş miydim?
Tahminlerimin, söylediklerimin ve anlattıklarımın hepsi doğru çıktı. Mübarek hâlâ koltuğunda oturuyor, Tahrir Meydanı’ndakilerin gücü iktidarı değiştirmeye kâfi gelmedi, üstüne üstlük Müslüman Kardeşler de 70 küsur senelik tarihleri boyunca yönetim ile ilk defa masaya oturup görüşeceklerini duyurdular.
Mısır’ın modern tarihini bilenler, iktidarın sokağın baskısı ile hiçbir zaman değişmediğini gayet iyi hatırlarlar. Ülkenin bugüne kadar yaşadığı en büyük halk ayaklanması olan 1882’deki Orabi Paşa isyanında bile değişiklik elde edilememiş, isyan halk üzerinde büyük tesir yapmasına rağmen, etkileri sadece fikir alanında kalmıştı. Saad Zaglul‘un 1919’da İngilizler’e karşı başlattığı ayaklanma da bir hayli ses getirmiş ama hemen bir sonuca varılamamıştı.
Tarih, iktidarın Mısır’da güç vasıtası ile değişmesine sadece bir defa şahit oldu: “Hür Subaylar”ın 1952’de yaptıkları askerî darbede…

İDEOLOJİ VE GERÇEK
Bir ülkede yaşanan hadiseleri o hadisenin geçmişte meydana gelmiş benzerlerini bilmeden yahut hatırlamadan ve günlük heyecanlara kapılarak değerlendirmeye kalkışmak, bu işi yapanları yanlış neticelere götürür. Hele, hayatınız boyunca bir defa olsun adım atmadığınız ve üstünkörü bildiğiniz bir memleket hakkında ideolojinizin coşkusu ile “Devrim geliyor, geldi, büyüdü, yayıldı, ezdi, yaktı, yıktı” gibisinden yorumlara girişmek, bu yorumların sahiplerini maalesef çuvallatır, o kadar!
Kahire’de iktidarın yeni sahibi artık yavaş yavaş belirlenecek. Mübarek‘ten sonra büyük ihtimalle âkil adamlardan biri, ama uzun değil, geçici bir müddet için ülkenin başına geçecek. Asıl lider işte bu geçiş döneminden sonra ortaya çıkacak ve Mısır bir aşiret devleti değil, binlerce senelik bir medeniyetin merkezi olduğunu da böylelikle tekrar göstermiş olacak.

İSPAT ET SERDAR’CIĞIM!
Serdar Turgut, geçen gün benim Mısır konusunda “Orada 1 milyon insan yürüyemez, 20 bin kişi bile toplanamaz, toplanırlarsa bunun iki misli adam ölür, 20 bin kişiyi bulsunlar, kellemi keserim” dediğimi “birilerinden işittiğini” yazmış ve “Kellesi neden hâlâ omuzunda acaba diye soruyorlar” demiş.
Ben “Mısır’da şunlar olursa veya bunlar yaşanırsa kellemi keserim” diye ne zaman ve nerede konuştum Serdar‘cığım? Böyle sözler ettiğimi kulaklarınla işittin de mi yazdın, yoksa artık Türk gazetelerini okuyup Türk TV’lerini seyretmek sana eskisinden fazla sıkıntı verdiği için okuma ve dinleme işlerini başkalarına havale ettin de onlardan gelen bilgilere göre mi kalem oynatıyorsun? Gazetecilik ne zamandan beri dedikoduyu gerçek zannetmek oldu? Yoksa, New York Times’ta sistem artık böyle mi işliyor?
Şimdi, bana mâlettiğin bu ifadeleri, meselâ “kellemi keserim” sözünü nerede sarfettiğimi bana hatırlatmanı bekliyorum! Kulaktan dolma ifadelere dayanarak yahut “Bu dediğin bu anlama gelir, ne farkı var?” diye kaçamak şekilde değil, “Şu gün, şu programda, aynen bu ifadeleri kullandın…” diye açıkça ve dürüstçe!
Ve tenezzül buyurup bir araştırma yapacak olursan, benim hakkımda şimdiye kadar yazılmış olan en lutufkâr, en yüceltici ve dolayısı ile de beni en fazla utandıran ifadelerin sana ait olduğunu, “…Murat’ın gözleri ve gözbebeğindeki hareketlenmeler …süper bir zekâyla karşı karşıya olduğunuzu ortaya koyar. …Okuyucu bu süper zekânın ve bilgi birikiminin sadece gazetedeki sonuçlarıyla yetinmek zorundadır. Bu yüzden şanssızsınız aslında. … Eminim ki yazamadıkları yazdıklarından çok daha fazladır” sözlerinin de senin kaleminin eseri olduğunu lutfen hatırla!
Birkaç sene içerisinde ne oldu da senin gözünde “düşündüğü kadar bilgili olmayan” bir kişi haline döndüm?
Değişen ben miyim yoksa sen misin Serdar‘cığım?

Bu kadar Kaplan fazla,bize kağıt yeter.

 siyasi, askeri, medyatik tartışma konumuz için CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Profesör Süheyl Batum’u kutlarım!

Her yanımıza bulaşmış iki yüzlülükleri, tepeden tırnağa (yine) ortaya çıkarmaya vesile oldu.

***

1. KENDİSİ: Biri elbet öyle de düşünebilir. Ama “Asker kağıttan kaplan. ABD içini boşalmış” deyip “Gıkı çıkmıyor”a getirmek, bir “sosyal demokrat” için “ordu eleştirisi” değil de, “suskun ordu eleştirisi” ise, facia. Hele kendini “Sosyalist Enternasyonal üyesi” sayıyorsa!

Liderinin de kendisinin de sık başvurduğu, “öyle demedim, bana demediler” cıstaklı “çevir kazı yanmasın” dansı ise, sosyal demokratlık şu yana, mertliğe sığmaz.

Dünkü “Kağıttan kaplan diyor ki” başlıklı yazının ana fikri gibi; hakiki bir “cumhuriyetçi” esas, her yerde olduğu gibi “ezilen askerler”e bakar önce; “imtiyazlar”ı dert edinir. “Paşa askerler”in, imtiyazlı bir devasa piyasa holdingi yönetiminde ne aradığını sorgular.

Kral çıplak” diyecekse, kafadan krallara, kölelere bakar:

Bir sosyal demokrat, biraz “sınıf” penceresinden bakar… “Sınıf”tan tek anladığı okul sıraları ile üniversite amfileri değilse!

Bahçeli’den bile aldığı “mecburi demokrasi kursu” da ona ders kitabı kapağı olsun!

Söylediklerim TSK’yı üzerse ben de üzülürüm” diyen hisli kaplan!

2. GENELKURMAY: “Askeri günlük siyasete çekme gayretini üzülerek izliyoruz” diyorlar.

Pardon; “asker” değil elbet, ama “Generaller” ananevi olarak “günlük siyaset” dışında mı?

Bula bula “kağıttan kaplan” eleştirisini mi buldunuz, “siyasete çekme gayreti” diye.

Orduyu siyasete çekmekten sanık” olanlar için on binlerce “asker”den zoraki kesinti yapmıyor musunuz? “Orduyu siyasetin tepesine çeken” eski darbecilere, heveslilere, muhtıracılara, herkesi ast sayıp azarlayan “üst”ün şahıslara bir kelimeniz oldu mu? O darbelerde sizler ne görev yapıyordunuz?

Fikir beyan edegeldiğiniz (bu dönem elbet daha oto kontrollü) her mevzu “siyaset” değil mi? Genelkurmay neden Milli Savunma Bakanlığı üstünde?

Askeri günlük ekonomik çıkarlara çeken”, sınıf ayrımı yapan OYAK Paşaları için de Genelkurmay’ın bir çift sözü olur mu? Onların “hakaretler”i arkasında duruyorlar mı?

3. YARGI: Zonguldak Başsavcılığı Batum’a inceleme başlatmış. Neden?

Özgürlüklere karşı darbe iması yaptı diye mi? TSK’ya hakaret etti diye mi?

Özgürlüklere darbe istedi diye mi? Yoksa özgür ifadeleri hükümeti ve Genelkurmay’ı rahatsız eder diye mi?

Önceki yazıda OYAK Başkanı Emekli General’in, onca muvazzaf generalin de yönetiminde bulunduğu “Militer kapitalist holding” adına “hakaretler”ini aktardım. Batum’un “kağıttan kaplan”ı hakaretse, emekli ve muvazzaf üyeleri dahil, eleştiren herkese “Dedikoducu, çıkarcı, kıskanç, kendini bilmez, terbiyesiz, aymaz” diyebilen “Paşa”nınki kağıt mı!

4. KILIÇDAROĞLU: Bir lider, “Alevi’ye Alevi; Kürt’e Kürt” diyemediği gibi, ne “kağıt”a kağıt, ne “kaplan”a kaplan diyebiliyor.

Yardımcısının çarpıcı beyanından sonra Genelkurmay Başkanı ile görüşüyor ama “Bu konuyu hiç konuşmadık” diyebiliyor. Hemen ardından Genelkurmay yardımcısına karşı özel açıklama yapıyor; o yine anında konuşmuyor!

O zaman, ya yardımcısı yardımcı değil; ya kendisi başkan değil, lider hiç değil!

Ve sonunda dediği de şu: “Ordu da her kurum gibi eleştirilebilir. Fakat önceki genel başkanımızın (hani kasetle götürülünce pat diye yerini kaptığı!) güzel bir sözü var: Orduyu eleştirmek CHP genel başkanı katında olur ancak!”

Yuh desem ayıp, tüh desem kayıp!

5. İKTİDAR: AKP açıklama yapıyor: “CHP’ye göre, asker darbe yaparsa kaplan, milli iradeye saygı duyarsa kağıt oluyor. Bu TSK’ya hakaret”. Başbakan, “TSK bizimle ilgili bir kuruluştur. Bu karşılıksız kalırsa TSK’yla futbol topu gibi oynarlar. Bedeli ödettirilmelidir” diyor.

Şimdi de size mi kaldı “TSK’ya hakaret” diye bağırıp öyle ya da böyle eleştiri susturmak! Madem “kaplan”la derdiniz var; hadi filmdeki esas oğlanlarla, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan kaplanlarıyla hesaplaşıp bedel ödettirin. “Bize bağlı” diyemiyorsunuz ama madem “sizinle ilgili kuruluş”, hadi bakanlığınıza bağlayın; Askeri Yargı’yı kaldırın, hadi!

Hadi TSK’nın (ve ülkenin) gelmiş geçmişindeki ABD gölgesini yok sayın.

6. MEDYA: Özellikle “yandaş” diye bilinen ve eski “klasik” yandaşları (devlet, Genelkurmay veya eski hükümet yandaşları!) gücendirmemek için “neo-kanka” dediklerim.

Nasıl bir sırıtıklıktır, nasıl bir “sivil”celi demokratlıktır ki; Genelkurmay iktidara değil, bu kez CHP’liye çatınca etekleriniz zil çalarak hemen “Asker dedi ki” diye manşete koşturuyorsunuz?

Yahu bu nasıl şeydir!

Kağıttan Kaplan Diyor ki

CHP Genel Başkan Yardımcısı Batum, “suskun” bulduğu “asker”e kızdı (ki onun “asker”i tabii “generaller” veya sevilen yasak isimle “paşalar” oluyor!):

Koca bir askeri yıktılar. Meğer kağıttan kaplanmış. Biz bunu asker zannederdik, meğer ABD içini oymuş” dedi.

Batum’a cevabı, bir “Paşa”nın ağzından vereyim de, “Kağıttan kaplan”ı da, terbiyeciyi de, terbiyeyi de görsün!

Paşa”nın “Askerin kağıt durumu” açıklaması şöyle:

***

1. Kârımız 1.1 milyar TL civarı. (Eski: 1.100.000.000.000 TL).

2. Nema oranını yüzde 12, enflasyonun iki katı bekliyoruz.

3. Toplam varlığımız yüzde 12 artıp 12 milyar TL’yi aştı.

4. Yumartalık’taki santralde hissemiz yüzde 100’e çıkıyor.

5. Demir çelik satışımız yüzde 30 artıp 4.7 milyar TL’yi buldu.

6. Demir çelikte 9 aylık kâr 654 milyon TL oldu.

7. 20.7 milyon Amerikan Doları bedelle “Fortune Express’ gemisini satın aldık.

8. Bir milyon ton kapasiteli yeni cüruf-çimento tesisi testte.

9. Otomobil fabrikamızda elektrikli versiyon üretimi başladı.

10. Konut için TOKİ’den Buca’da arazi satın alındı.

11. Ankara’da ‘konut ve ticaret imarlı’ arazimizde Migros yapıldı.

12. Kıbrıs mağazamız yenilendi, manav ilave edildi.

13. Grup şirketleri 4 milyar 424 milyon ABD doları ihracat yaptı.

14. Yönetim Kurulu olarak bu neticelerden memnuniyet duymaktayız.

15. Neticelerin ne kadar iyi olduğunu yabancı kuruluşlardan aldığımız reyting notları ile de anlıyoruz.

16. Yine de inanmayıp iyi neticeleri takdir edemeyen bir kısım üye hayret duygumuzu abartısız şekilde çoğaltıyor. Bir kısım kendini bilmez, ileriyi göremeyen, kıskanç, büyük gayeyi göremeyip küçük çıkar peşinde koşan aymaz ve yönlendirilmiş kimselerin çıkardığı kasıtlı dedikodulara inanan olmasına üzülüyoruz. Bazı art niyetli kişilerin burayı bir güç kanıtlama platformu görmek için çabalaması, bireysel eşitlik prensibine sıkı sıkıya bağlı varlığımızı yıkmaya gayret göstermesi, bunun böyle algılanmasına rağmen vakur çizgi izlememizden cesaret alarak terbiyesizliğe varan beyanları yaymaya çalışanları ibretle izliyoruz.

17. Bu faydalı, üretken ve örnek VARLIK ana sütü gibi helal tasarruflarınızla meydana geldi!

***

Bu taze açıklamayı yapan, E. Korgeneral Yıldırım Türker. OYAK, yani “Ordu Yardımlaşma” Yönetim Kurulu Başkanı. Dünyada pek benzeri olmayan bu 50 yıllık grubun, ordunun devasa serbest piyasa holdinginin yönetiminde muvazzaf general ve amiraller de var.

AİHM’de dava konusu olduğu üzre, “Helal tasarruflar”ın yüzde 60’ının sahibi astsubayların (daha astların da) zerresi yok; “helal” kesintilerine el konan gelmiş geçmiş on binlerce asteğmenin hatırası bile yok! (Holding raporunda muvazzaf paşa fotoları üniformalı olurdu; artık “sivilleşme” olmuş; hepsi takım elbiseli!)

CHP’nin Prof. Başkan Yardımcısı yukarıdaki beyana iyi baksın: Kağıt bunun neresinde! Her yeri kaplan, her köşesi aslan.

Reyting var, ticaret, fabrika, demir çelik var, konut, market, manav var, santral, otomobil, gemi, çimento ve cüruf var… Milyarlarca ihracat, ciro, kâr, VARLIK var… Kağıt yok!

İlle kağıt arıyorsan; Emekli Paşa Başkan diyor ki: “Amerikan doları” var.

ABD içini boşalttı” da diyemezsin; milyonlarca, milyarlarca “ABD doları” dolu!

Fortune Express” yani “Ekspres Servet (belki Kısmet Ekspres)” gemisine sahip Paşa’nın, eleştiren servetsiz, kısmetsiz üyeler ile bu mevzuları yazıp kendilerini kızdıran benim gibilere laflarını (“aynası laftır kişinin” deyip) kağıt eleştirmeni CHP yönetimine de kartondan kapak yapayım:

Dedikoducu, aymaz, çıkarcı, kıskanç, terbiyesiz.”

***

Bir de sosyal demokratik tavsiyem olsa:

İllaki, otorite ve gücün birer kağıt gibi buruşturduğu “askerler”e sahip çıkmak isterseniz; darbe hayallerini ve Paşa ile büyük harfli “VARLIK”ını bırakın, “Yokluk ve Hiçlik”e bakın:

İşte ordunun en az yüzde 80’i! Ezilene, hor görülene, kaplanın parçaladığı kağıtlara, yıllarca oda hapisleri yetmemiş gibi tazminata mahkum ettirilen “küçük askerler”e bakın!

Hani ille asker diyorsanız!

Çevir kazı yanmasın, olmasın ama…

Diyanet’in Densizliği

DİYANET İşleri Başkanlığı buyurmuş: “Cemevleri ibadethane değildir. Cemevlerinin mabet gibi gösterilmeye çalışılması, tarihi tecrübeye ve bilimsel kriterlere uygun düşmez.”
Okudum ve ne desem bilemedim.
“Yuhhh” demek en basiti aslında.
Bu kadar şuur yoksunu bir açıklama olabilir mi?
“İnançtan” bahsediyorlar ve yanına “bilimselliği” koyuyorlar.
Sormak isterim Diyanet’e, inançta bilimsellik aramak neyin nesidir?
Hangi inançta aramışsınız ki cemevinde arama gayretkeşliği içine giriyorsunuz.
İnanç inançtır.
Bilimsel veya değil. Ki, genelde bilimsellikle de uzaktan yakından alakası yoktur. Olması da gerekmez.
Bir yerin ibadethane olup olmadığına karar vermek de sizin işiniz değildir.
İsteyen yarın bir çukur kazar ve “Burası benim ibadethanem” der, inancının adını da istediği gibi koyar.
Karışamazsınız.
Bir inancın meşru olması için ille de yaygın olması gerekmez.
Eğer öyle olsaydı, bütün dinler başlamadan biterdi.
Üstelik de Alevi inancı bu coğrafyada oldukça yaygın bir inançtır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevilik veya bir başka inanç hakkında bugünkü konumuyla ahkâm kesme hakkına sahip değildir.
Olsa olsa “Bizim ilgi alanımızda, bilgi alanımızda değildir” der, konuyu kapatır.
Ama nerenin kimin ibadethanesi olduğuna karar veremez.
Eğer vermeye başlamışsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Hıncal Uluç’a tepkiler büyüyor!

Sabah yazarı Hıncal Uluç, köşesinde Defne Joy Foster’in ölümünü yazdı, köşe yazarları arasında büyük polemik başladı

Hıncal Uluç, Defne Joy Foster’ın ölümüyle ilgili kaleme aldığı yazıda ‘su testisi su yolunda kırılır’ başlığını kullanmış ve ‘böyle bir insana öldü diye saygı duymamı beklemesin kimse benden’ diyerek yazısını noktalamıştı.

Bu yazıya diğer yazarlardan tepkiler gelmeye devam ediyor…

HABERTÜRK Yazarı Yiğit BULUT:

Basınımızın bir bölümü kafayı mı yedi!
DEFNE’nin ölümü sonrası yazılıp çizilenlere bakıyorum ve şu soruyu soruyorum: Bazıları herhalde kafayı iyice çizdiler. İki kişi arasında sorgulanması gerekenler, hele hele ortada bir “kaybedilmiş eş varken”, neden gazete köşelerinde “oh oldu” tadında ele alınır ve sorgulanır?
Size ne be kardeşim! O insanların “özeline” bu kadar girmeye, yüz binlerce insana yaymaya hakkınız var mı?.. Size o köşeleri, “genç bir çiftin özel hayatını” bir de biri hayatını kaybetmişken, didik didik edin, ortaya dökün, en çirkin cümlelerle tasvir edin diye mi verdiler!
Bu arkadaşlara son bir sözüm var: Cesaretiniz varsa bırakın “ölmüş bir kızcağızı linç etmeyi”, çok tanınmış isimlerin, sizin tanıdıklarınızın da içinde olabileceği “madde kullanımının” İstanbul’da ne kadar yaygın olduğunu yazın. Var mısınız?..

HABERTÜRK Yazarı Nihal Bengisu KARACA:

Bir insanlık testi: Defne Joy
Defne Joy’un ölümü, sadece birkaç gün içinde mürailikte sınır tanımayan bir kutsama ve ağlaklıktan, acımasızlıkta sınır tanımayan bir kadın düşmanlığına kadar her türden psikopatlığa meze yapıldı. Önce “Ölüm ona hiç yakışmadı”, “Toprak bu enerjiyi nasıl hazmedecek?”, “Cennette dans edecek artık” gibi, Defne Joy’un yaşamı “hak ediyor oluşu” üzerinden ölüme ve kadere ayar verebileceğini sanan bir dizi sahte isyankârlık vuku buldu. Oysa her insan ölecek yaştadır. Doğduğu andan itibaren ölmeye ehildir. Bu “melekleştirme” eğilimini daha ilk andan itibaren masum bulmadım. Başka bir duyarlılığı kışkırtıp çirkinleştirmek ve medyaya yeni malzeme temin etmek hevesi vardı sanki. Nitekim aynen öyle oldu. Çok değil ölümünden sadece bir gün sonra, bir kem söz kampanyası başladı. Ben ölünün arkasından zinhar olumsuz bir şey konuşulamaz sözüne inanmam. Ölünün “kamusal hayatı”, iktidar sahibi ise icraatı, siyasi angajmanı, yazar ise fikirleri, eserleri hakkında pekâlâ konuşulabilir. Ama ölenin özel alanı hakkında bu kadar hoyratça atılıp tutulması, insanlık imtihanından topluca çakıldığının bir göstergesidir.

ÖLEN ‘ACUN’ OLSAYDI…
Defne, ölerek bile kurtulamadı, “et” muamelesi görmekten; başka bir erkeğin evinde ölmüş olmasıyla soslandırıldı bedeni, sosyal medyanın barbeküsünde; bazen çevir yanmasın, bazen kökle ateşi iyi pişsin naraları eşliğinde sulanmaya hazır ağızların mezesi yapıldı. Kemalist, laik, muhafazakâr, liberal, dindar bu sofrada buluştu. Çok az kişide, “Bundan sonra sarf edeceğimiz her cümle, acılı koca Yasin Solmaz’ı ve bir buçuk yaşında yetim kalmış o çocuğun hayatını karartır, susalım” ahlakı vardı.
Köşe yazarları da sosyal medya tarafından yükseltilmiş çıtanın altında kalacak değildi tabii. Allah gecinden versin, atıyorum, böyle bir kontekstte ölen “Acun Ilıcalı” olsaydı, Hıncal Uluç o yazıyı yazar mıydı? “Vay kerata vay, üzdün bizi” mi derdi yoksa? Barış Manço’yu ölüm yıldönümünde andık daha yenilerde. Kimsenin aklından “Yahu iyi bir şarkıcıydı ama ölümünde bazı muğlak, muammalı noktalar vardı” cümlesi geçti mi? Sevil Demir adlı bir genç kızın yanında ölmüştü Manço. Şimdi “Su testisi su yolunda kırılır” diyen geniş mutabakat, o günlerde de Sevil Demir’i linç etmişti hatırlayın. Her fırsatta “Muhafazakârlık modern yaşam tarzını yutuyor” diye bağırıp çağıran modernlerin Defne Joy muhafazakârlığı, bana bir hayli acımasız göründü doğrusu. Hem hayatın sonunda kadar modern, Batılı “çağdaş” kalıplarla dizayn edilmesine taraftar olacaksınız; gözünüzün eriştiği her yerde bakımlı ve çekici kadın görmek isteyeceksiniz, sosyalleşme denilen olgunun “Sex and the City” üslubu etrafında şekillenmiş olmasına itiraz etmeyeceksiniz, hem de işler ters gittiğinde faturayı bu yaşamı içselleştirmiş olan kadına keseceksiniz; “modern, şehirli, özgürlüğüne düşkün, hayat dolu, canlı” kadını harcayıvereceksiniz. Bu kadın, dans yarışması için saatlerini, günlerini harcarken de çocuğunu ihmal ediyordu, o zaman dansını alkışlıyordunuz. Şimdi ölmesi mi kabahat oldu? Oysa, “Anne oldum ve korkarım hayatım bitti, bitti mi? Artık eve mi esirim, esir miyim?” bunalımı tam da çocuk bir buçuk iki yaşlarına geldiğinde ortaya çıkar. Hele böyle hiperaktif, hele böyle canlılığı, enerjikliği “kimlik” halini almış bir kadın söz konusuysa… Umurunuzda bile değil, öyle değil mi? Hey gidi modernlik hey…
Muhafazakâr medya da susması gereken yerde “kanırtmayı seçtiği” için kaybetmiş durumda. Tamam, bu ölüm bir hayli ibret ve ders içeren bir ölüm. Tamam, muhafazakâr yaşam tarzı, tam da bu dersler, ibretler üzerinden kendisini diğerinden ayırıyor ve tanımlıyor. Fakat, kendi dünya görüşünün temize çekilmesinden duyduğu sevinci gizleyemeyen satırları son derece tekinsiz ve merhametsiz bulduğumu itiraf etmeliyim. Velev ki, kabul edilemez bir hayat tarzı söz konusu olsun; genç bir kadın öldü; ölüm yeterince ağır bir kefaret değil midir?
Ezcümle, bütün bu olaylar bana bir arkadaşımdan duyduğum şu güzel sözün ne kadar yerinde olduğunu hatırlattı: “İnsanı insan yapan, söylediği şeyler değil, söylememeyi tercih ettiği şeylerdir.”
Not: Yeni Harman editörü ve yazarı Başar Başaran’ın Bianet’te yazdığı yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

HABERTÜRK Yazarı Yavuz SEMERCİ:

Foster’ı ölüme sürükleyen ahlak!
Niyetim, Defne Joy Foster’ın ani ölümü üzerine süren tartışmalara girmek değil… Ahlak bekçisi değilim. Kimse değil. Ancak her ölüm ders verir. Ölümün kendisi kaçınılmazdır ama vakti hep erkendir. Belki koca bir ömür vardır sürdürülecek. Belki de birkaç gün… Keşkeler neden şimdi öldüğüyle ilgilidir.
Ders almak, ölümü geciktirmek üzerinedir.
Foster, ne yapılsaydı ölmeyecekti? Bu sorunun yanıtını Adli Tıp verecek.
Ama şu soruyu sormak gerekiyor: Ölüm oralardayken, yapılması gerekenler yapılmış mı?
Buraya takılıp kaldım.
Benim keşkem, bir savcının suç dosyası olur mu bilmem.
Ama Foster’ın yanı başındaki o genci affedemiyorum.
Evli bir kadın, gece yarısı, ev filan değil… İki kişi arasında yaşanan, iki kişiyi veya onların yakınlarını ilgilendirir…
Ama ortada bir ölüm varsa…
İçilen bir gecenin sabahında kriz geldiyse yapılacaklar bellidir.
Dışarı çıkıp doktor aramak… Çaresizce acil servisi olmayan kliniklerin kapısını çalmak… Vakit geçirmek… Ve evde kriz yaşayan bir insanı bir saate yakın yalnız başına bırakmak…
112′yi aramamak bir ihmal değil mi? Kusur değil mi? Bu durum cahillikle, panikle açıklanamayacak bir durumdur. Çünkü erkek, bir gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yapacak kadar muhakeme yeteneğine sahip birisi. Ortalama aklı geride bırakacak bir olgunlukta. Bilgisi, hayat tecrübesi olan birisi. Doktor değil. Nasıl bir müdahalede bulunacağını bilmeyebilir. Ama aklı hemen ambulans çağırmaya yetecek nitelikte olduğuna hiç şüphe yok. Buna rağmen bu vakit kaybının nedeni ne?
İşte toplumsal ahlak, kadını koruma duygusu, rezil olmama gibi göreceli kavramlar, belli ki genci körleştirmiş. Aklını çelmiş.
Eve doktor çağırmak, sessizce sorunu çözmek akılcı gelmiş… Kadın, “Hastaneye gitmeyelim. Doktor getir” demiş de olabilir… Yani panik nedeniyle gecikilmemiş.
Tam tersi ahlak terazisinin tartısına takılmışlar!
Halbuki her şeyi göze almak, ölümle sonuçlanacak bir olayın yaşanmasından iyidir. Ve kabul etmeliyiz ki hemen ambulans çağrılsa bile ölüm belki de kaçınılmazdı. Ama hiç değilse gereği yapılmış denilecekti.
Şöyle düşünün.
Foster, gece arkadaşlarıyla eğlendiği yerde kriz geçiriyor olsaydı… Ne yapılırdı? Mekân görevlileri derhal ambulans çağıracaktı. Ya da derhal bir taksiyle en yakın hastaneye gidilecekti. Foster’ın ölümü tam da bu noktada ders veriyor topluma.
Toplumun dayattığı ahlak kurallarıyla başa çıkamama duygusunun, genç kadını ölüme sürükleyen bir ihmale dönüştüğü kanısındayım.
“Su testisi su yolunda kırılır” diyecek kadar sıradanlaşan, ahlak çıtasını kaybeden Hıncal Uluç gibi kişilerin eline malzeme vermeme duygusudur bu olayda gecikmenin nedeni. Başka bir deyişle, en az o genç kadar, o ilişkiyi yargılama cesareti göstereceklerin varlığıdır, ölüme davetiye çıkaran!

HABERTÜRK Yazarı Serdar TURGUT:

Hıncal Uluç’un zorunlu kopuşu

Baştan gördüğümü aktarayım da sonra konuyu açmaya çalışırım.
Hıncal Uluç’un Defne Joy Foster ile ilgili yazmış oldukları çok tepki alıyor gibi gözüküyor ama toplumun büyük bir kesiminden destek de var.
Sadece tepki varmış gibi gözükmesi,tepkililerin bu toplumda yeni teknolojileri kullanan ve sesini nasıl yükselteceğini bilen bağlantılı insanlardan gelmesidir.
Destek ise evlerde, sıradan sohbetlerde veriliyor. Türkiye son yıllarda hiç muhafazakârlaşmamış olsaydı da bu böyle olurdu ama muhafazakârlaşan Türkiye, aslında Hıncal Uluç’un yanındadır.
Bu değişim başladığında patron değiştiren Sabah Gazetesi de modern şehirli, diğer deyimle Beyaz Türklerin gazetesi olmaktan hızla çıkmış ve muhafazakâr kesime yaklaşmıştır. Bu değişimin sancılarını yaşamakta olan gazetede Hıncal Uluç bir süredir çok sırıtıyordu. Önceki günkü yazısıyla Hıncal Uluç ve gazetesi birden çok uyumlu hale geliverdiler. Önceki gün Hıncal Uluç, Beyaz Türklerle zorunlu bir kopuş yaşadı.
Gelen eleştirilere bakın, ağırlıklı olarak Beyaz Türklerden. “Bize ne, bir kadının yaşadığı ilişkiyi
sorgulamak bize mi düşer, biz mi ahlak bekçiliği yapacağız?” lafı geliyor.
Muhafazakâr çoğunluk ise Hıncal Uluç’un haklı olduğunu düşünüyor ama onları bunu açıkça söylemekten alıkoyan tek bir mesele var. Onlar da ölen insanın arkasından konuşulmasını kabul edemiyorlar.
Anlayacağınız, Hıncal Uluç yazısında bir taktik hatası yaparak, yanlış cümleler kurarak destek alacağı kitlenin bile sesini çıkaramaz hale getirdi ve yalnız başına kaldı.
Hıncal Abi bu yazısını, yazının şehvetine kapılarak yazmış olmalı, bir de Türkiye ortamından ve gazetesinin havasından çok etkilenmiş galiba.
En doğrusu, hiç kimsenin hayat tarzına ve tercihlerine katiyen karışmamak. Ben kendime böyle davranılmasını istiyorum; tahmin ediyorum, hatta biliyorum Hıncal Abi de bunu istiyor. O zaman bize düşen, bize en ters gelen konularda bile susmak ve kabul etmek olacak. Çünkü unutmayalım ki benim hayat tarzımda da çoğunluğun kabul etmeyeceği ve kızacağı yönler var.
Bu tür durumlara eskiden çok düşmüş bir yazar olarak, yazı şehvetinin bazen yazanı hiç arzu etmediği konumlara düşürebildiğini biliyorum.
Bunu şu anda Hıncal Abi’ye saldırmayı gören bilen Beyaz Türklerin de bildiğine eminim.

HABERTÜRK Yazarı Elif ŞAFAK:

Kelamın ağırlığı

Önümde gazete sayfaları, internet ekranı, Defne Joy Foster’ın resmine bakıyorum. Kendisini şahsen tanımazdım, bu benim kaybım. Ama hemen herkes gibi ben de o muazzam ve bitimsiz enerjisine, candan ve doğal girişkenliğine, hep sempatiyle bakardım; hem sempati hem hayranlıkla. Ekranlarda onu görmek güzeldi. İyi gelirdi insana. Ferah bir meltem gibi, kıpır kıpır, mütebessim. Hani “ona bir renk atfet” deseniz, “Şöyle çarpıcı bir turkuaz veya kırmızının en derin, dalgalı hali” derim. Öylesine iz bırakan, hatırda kalan, göz alan. Genç yaşta ani vefatı tüm Türkiye’yi sarstı, üzdü. Birçok evde şok etkisi yarattı. Hepimiz dua ettik onun ruhu için ama şüphesiz ki ateş gene düştüğü yeri yaktı.
Ailesine, dostlarına, eşine ve geride bıraktığı yavruya sabır, metanet ve yürek huzuru dilemekten başka bir şey gelmiyor elden. Tüm sevenlerinin başı sağolsun.
Rahmetlinin ardından yazıp çizilenlere, ekranlarda sarf edilen bazı sözlere, ortalıkta konuşulanlara takılmadan edemiyorum. Gayet mahrem olması gereken ve kamuoyunu bence hiç ilgilendirmeyen anlar, anılar kolaylıkla dillendiriliyor, kurcalanıyor. Sahi bunu yapmaya hakkımız var mı? Bir de “alkol tüketimi”, “uyuşturucu kullanımı” laflarıdır dolaşıyor. Sanki Defne Joy Foster’ın yaptığı bir hatadan, adeta “yaşam tarzından dolayı”, ya da “çevresinden” dolayı böyle bir trajediye yakalanmış olabileceği yolunda bir algı, bir ima hissediliyor. Evet, ortada bir gaflet var. Ama biziz gaflet içinde olan.

YARATICI ÖNYARGI
Halbuki bu tarz iddialar ortaya atıldığında ne bir otopsi raporu vardı, ne de bu yönde en ufak bir delil. Nitekim ben bu yazıyı yazdığım esnada açıklanan otopsi raporunda da “Bu yönde hiçbir bulguya rastlanmadı” denildi. Öyleyse nereden çıktı uyuşturucu lafları? Bunları üreten bizim kendi önyargılarımız değil mi?
Bir insanın şov dünyasında olması demek otomatik olarak onun uyuşturucuya, aşırı alkole, gece hayatına meyyal olduğu anlamına mı geliyor? Üstelik ne kadar rahat yorum yapıyoruz hiç tanımadığımız insanlar, hiç bilmediğimiz hayatlar hakkında? Biz bu yorumları yaparken ve yazarken, kelimelerimizle, zanlarımızla, zihinlerimizle birilerini incitebileceğimiz hiç aklımıza gelmiyor. Kelamın bir ağırlığı olduğunu düşünmüyoruz çünkü. Konuşmak, dedikodu yapmak, ileri geri senaryolar yazmak doğal ve kolay geliyor.
İnanıyorum ki ağzımızdan çıkan her kelimenin bu âlemde bir ağırlığı var. Bilhassa başkalarını zan altında bırakan sözlerimizin. Anında buharlaşmıyor heceler. Uçup gitmiyorlar. Duruyorlar kâinatın depolarında. Ve biz bilsek de bilmesek de yansıyorlar yeniden, bir yankı gibi, geri geliyorlar. Boşuna değil, Hazreti Pir’in bu dünyayı bir dağın yamacında durup haykırmaya benzetmesi. Mevlânâ’ya göre her ne laf edersek, her ne çirkin ithamda bulunursak bir başka can hakkında, nasıl ki bir dağın yamacında durup haykırdığımızda sesimiz bize geri gelirse, aynen o şekilde bize yansıyacaktır. Sorgulamamız gereken, Defne Joy Foster’ın hayat tarzı yahut arkadaş çevresi değil, bizzat kendi fikir kalıplarımız ve önyargılarımız.
Vaktiyle Mevlevi bir dostum vardı. Ne vakit sofrasına buyur etse dostlarını –ki her kafadan, her görüşten, her demden ama gönlü birbirine yakın ve hemhal insanlar onun dostlarıydı, ruhdaşlarıydı-, kendisi bir damla içki içmediği halde, alkol alan misafirlerini düşünerek masada bir şişe şarap tutardı. (Hatta bu sebepten dolayı mahalle bakkalı onun içki içtiğini sanırdı.) İsteyen içer isteyen içmez, kimse kimseye tepeden bakmazdı. Sohbetler içten, tebessümler candan ve kibir o meclise uzaktı.
Seneler içinde ne yazık ki çok aradım bu gönül zenginliğini ve çok bunaldım iki tarafın da önyargılarına defalarca tanıklık etmekten. Kimi muhafazakâr ortamlarda, içki içen herkesin bir kalemde “kendini bilmez” yahut “raydan çıkmış” addedildiğini gördükçe üzüldüm. Öte yandan bazı “ilerici, laik ya da liberal” çevrelerde de içkiden sakınan insanlara “ilkel” ya da “gerici” gözüyla bakıldığını hissettikçe bir burukluk oldu bende. Doğrusu içimden hep şunu yapmak geldi. Birincilerin yanında bir kadeh içip ikincilerin yanında da damlasından uzak durmak. Hep ama hep arafta kalmak.

TAHAMMÜLSÜZLÜK KULVARI
Birbirimizin yaşam tarzlarına uzaktan ve tepeden bakıp ahkam kesiyoruz. Türbanlı bir kadını kıyafetinden dolayı “geri” addeden, ikna odalarına sokan bir zihniyet ile içki içen ya da mini etek giyen bir insanı salt bundan dolayı “yoz” addeden bir zihniyet arasında ne fark var? İkisi de kendinden olmayana karşı aynı derecede önyargılı, katı. Bazen militan bir laik ile militan bir dindar şaşırtıcı ölçüde birbirine benzeyebilir. Tahammülsüzlük kulvarında yan yana, el ele koşabilirler. Yaptığımız her işte, attığımız her adımda gönüldür aslolan. Gönüllerimizin berraklığı, duruluğu, temizliğidir. Defne Joy Foster’in gönlünün güzel olduğuna işte hepimiz şahidiz. İnşallah bu dünyada evladının yüzü güldükçe, onun da ruhu şad olsun öte âlemde. www.elifsafak.com.tr

Sabah Yazarı Ayşe ÖZYILMAZEL:

Seni hiç tanımadım mı?
Kafamda bir sürü soru var…
İçimde hüzün, içimde şaşkınlık, içimde utanç.
Sen gerçekten bu adam olabilir misin?
Yanaklarım kızardı her satırı okurken, yüreğim parçalandı. Hani ne diyeceğini bilemezsin ya, hani ne desen kâr etmez ya o hesap.
Annemi, babamı, ablamı, eniştemi, dayılarımı, amcalarımı, yengelerimi düşündüm…
Hayat bu; her şey hepimizin başına gelebilir.
Hayat bu; her şey insanlar için.
Kafamda bir sürü soru var… Cevapları bulursam çekip gidebilirim ondan.
O soruları sorsam mı sormasam mı kendime. Cevapları bulsam mı bulmasam mı?
Mesela annemi düşünüyorum sabahtan beri ve de babacığımı.
Ne kadar düşünsem anlar mıyım onları? Anlayabilir miyim bana ve ablama olan duygularını?
Hani “anne baba olunca anlarsın” derler ya, haklılar.
Bize en çok onlar yanar, en gerçek onlar ağlar.
Kafamda bir sürü soru var… Yüksek sesle sormaya çekindiğim. Hadi en hafifinden başlayayım.

Sabah Yazarı Sevilay YÜKSELİR:

O benim annemdi Hıncal Bey!
Size şimdi, “Ben Can Kılıç’ım” desem eminim hatırlamayacaksınız. Haklısınız. Zira üzerinden uzun zaman geçti. Efendim ben 2 Şubat 2011′de hayatını kaybeden Defne Joy Foster’ın oğluyum. Hatırlarsanız o tarihlerde henüz 18 aylık bir bebektim ve biliyorsunuz ki çevremde olan biten her şeyden habersizdim. Öncelikle neler yaşadığımı kısaca size anlatmak istiyorum…
Hıncal Bey, babam İlker Yasin Solmaz sağ olsun epeyce bir zaman bana hissettirmedi onun yokluğunu. Sonraları… Çok sonraları, yuvaya başlayınca falan öğrendim, her çocuğun olduğu gibi benim de bir annem olması gerektiğini… Bugün gibi hatırlıyorum. Bir keresinde sordum babama; “Niye benim de bir annem yok?” diye… Demişti ki; “Seninki uzakta… Çok uzaklarda…” O zamanlar 5 yaşımda falandım. Arkadaşlarımın anneleri gelirdi okul çıkışı. Benimse ya babam ya da bakıcı teyzem. Haliyle merak ederlerdi; “Can. Niye senin annen hiç gelmiyor?” diye sorarlardı. Babamın bana söylediğini söylerdim hep onlara; “O uzaklarda… Çok uzaklarda.”

Bizde de var.

ŞU zamanda gazetecilik zor zanaat. Doğruyu yazmanın bile kabahat olduğu günlerde yaşıyoruz.
Kabahat olsa yine iyi. Doğruyu yazıyorsunuz “sözde” bir yalanlama ama “özde” bir araba hakaret işitiyorsunuz.
Ankara OSTİM’de meydana gelen patlamadan sonra Çalışma Bakanı Ömer Dinçer bir açıklama yaptı.
Bakana göre patlamanın meydana geldiği işyerleri suçluydu.
Bakan haklıydı. Tedbirsiz, düzensiz, derme çatma işyerlerinde üretim yapılıyordu.
Ve patlamalar bu derme çatmalık yüzünden meydana gelmişti.
Ancak bakanın haklılığı buraya kadardı.
Dinçer, işyerlerini ayrıca suçladı ve “İşletme belgesi almamışlar” dedi.
Bakan bu açıklamayla ne derece komik bir duruma düştüğünün büyük ihtimalle farkında değildi.
Çünkü başında bulunduğu bakanlık, 2009 yılında “10 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinin işletme belgesi alma zorunluluğunu” kaldırmıştı.
Bunun hangi akla hizmet yapıldığını, neyin amaçlandığını, 10 kişi çalışanların işyeri güvenliğinin niye ciddiye alınmadığını elbette ki biz bilemeyiz.
Ama “patlayan” işyerlerinin işletme belgesi alma konusunda yasal bir zorunluluğu yoktu.
Bu zorunluluk bakanlık tarafından kaldırılmıştı. Fakat Bakan Dinçer, bakanlığının yaptığı bu değişikliği bilmiyordu. Ve bu anlamsız açıklamayı yapmıştı. Biz de bunu haber yaptık.
Yüzde 100 doğru, yüzde 100 haklı, yüzde 100 belgeli bir haber.
Peki karşılığı ne oldu biliyor musunuz?
Hakaret. Ne haysiyetimiz kaldı ne şerefimiz.
Sizce suçumuz neydi?
Tek suçumuz vardı, doğru bir haber yapmak, bir bakanın kendi konusuyla ilgili bilgisizliğini ortaya koymak.
Ne var ki bakanlık, “Bir hata yapmışız” deyip özür dileyeceğine bize hakaret etme, haysiyetimize sövme yolunu seçti.
Bu açıklamayı kim kaleme aldı bilmiyorum.
Ancak şu kadarını söyleyebilirim, biz asla ve asla şerefsiz değiliz.
Açıklamayı kaleme alanın bu kelimeden ne anladığını, şeref ve haysiyete hangi anlam yüklediğini bilmiyorum.
Eğer bu sözcük Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamında kullanılsaydı hedefi biz olmazdık.
Açıklamayı kaleme alanın, şeref ve haysiyetten ne anladığını merak ediyorum. Ama bu merak kendimizle ilgili değil.
Sadece yazanla ilgili.
Ne demek istediğim de yeterince açık herhalde.

NA ZAMAN ADAM OLURUZ?
Kendimizde olmayanı başkasında da yok zannetmediğimiz zaman.

 

Fatih ALTAYLI

‘Mısır sarsılırsa İsrail titrer’

Guardian’da yayınlanan ‘Mısır sarsılırsa İsrail titrer’ başlıklı bir yazıda, “Mübarek’in yerini Müslüman Kardeşler alırsa İsrail’le imzalanan barış anlaşması yırtıp atılır. Gazze’ye giden tüneller denetlemez ve İsrail İslamcı bir çembere alınır” yorumu yapıldı.

 

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in Eylül ayında aday olmayacağını açıklaması protestocuları tatmin etmedi. Şimdi Mısır’da neler olacağı herkes tarafından merakla bekleniyor.

Guardian yazarı Jonathan Freedland ise Mısır’daki gelişmeleri İsrail açısından yorumlayan bir makale kaleme aldı.

“Mısır sarsılırsa, İsrail’in titremesine şaşmamalı” başlıklı yazıda Freedland, İsrail’in gelişmeleri Mısır’ın ikinci bir İran olabileceği endişesiyle izlediğine dikkat çekerek Ortadoğu’da nihai barışın ancak demokrasiyle gelebileceğini söylüyor:

YA TÜNELLERİ DENETLEMEZSE

“İsrailliler şimdiki rejim devrilirse yerini İslamcıların almasını bekliyor. İsraillilerin başını ağrıtan senaryo şu: Mübarek gider ve yerini Müslüman Kardeşler hakimiyetindeki güçler alır. Tahrir Meydanı’nda Mübarek’e ‘Tel Aviv’e evine dön’ diye bağırdıkları söylenen kalabalığın taleplerine uyan yeni rejimin ilk işi İsrail’le imzalanan barış anlaşmasını yırtıp atmak olur. Mısır güvenlik güçleri Gazze’nin altından geçen tünelleri denetlemez. Aksine Hamas’a hem Mısır’dan hem de İran’dan istediği kadar silah getirme izni verilir. İsrail İslamcı bir çembere alınır. Kuzey’den Lübnan’da Hizbullah, Batı’dan Gazze’de Hamas ve Güney’den Mısır’da Müslüman Kardeşler.”

BU REJİMLERLE İMZALANAN ANLAŞMA DA DEVAM EDEMEZ
Jonethan Freedland, yazısına şöyle devam ediyor:

“Son günlerde Mısır, Tunus, Ürdün ve Yemen’de yaşananlar, hiçbir diktatörlüğün sürdürülebilir olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini gösteriyor.

Bu rejimler devam edemiyorsa, onlarla imzalanmış bir anlaşma da devam edemez. Şüphesiz, Enver Sedat ve ardından Mübarek’le yapılan barış anlaşmaları büyük yararlar sağladı.

Ama İsrail’in Mısır halkıyla yapacağı; onların gerçek rızasına dayanan bir anlaşmanın ödülü ne büyük olur. Ancak böyle bir anlaşma kalıcı olabilir.”

Mısır’daki isyan Türkiye’yi nasıl etkiler?

Wall Street Journal gazetesinde, Mısır’da yaşanan olayların Türkiye’yi nasıl etkileyeceği konusunda bir makale kaleme alındı.

 

Wall Street Journal’ın yayımladığı “Türkiye için Mısır Risk ve Fırsat” başlıklı analizde Türkiye’nin ayaklamaların olduğu Ortadoğu ülkeleri için alternatif bir model oluşturabileceği, bunun da etkinliğini artıracağı belirtildi. Analizde yine Türkiye’nin sıcak paraya dayanması ve büyük bir enerji ithalatçısı olması nedeniyle “Bölgedeki protestolar sürerse Türkiye riske çok açık olur” görüşüne de yer verildi.

Bir analizde Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri için alternatif bir model oluşturabileceği, bunun da bölgedeki etkinliğini artıracağı belirtildi. Türkiye’nin sıcak paraya dayanması ve büyük bir enerji ithalatçısı olması yüzünden “Bölgedeki protestolar sürerse Türkiye riske çok açık olur” görüşü öne sürüldü.

ABD’nin borsa ve iş dünyasının gazetesi The Wall Street Journal’ın yayımladığı “Türkiye için Mısır Risk ve Fırsat” başlıklı analizde “Türk yetkililer, Mısır’daki siyasi kriz hem kaygı hem de hoşnutlukla izliyor” savı öne sürüldü. Türk yetkililerinin, yatırımda bir gerilemeden endişelendiği ancak Türkiye’nin, bölgedeki çöken otokrasilerin yerine gelebilecek sistemler için bir model haline gelebileceği için ülkenin diplomatik etkinliğinin artacağını düşündüğü kaydedilen analize şöyle devam edildi:

TÜRKİYE BÖLGE İÇİN ALTERNATİF MODEL OLABİLİR

 ”Tunus, Mısır ve Yemen’deki rejim karşıtı gösteriler, dikkatleri, Türkiye’nin demokratik özgürlükleri dinle birleştirmedeki göreli başarısına çekti. Yakında demokratik bir yönetim ile İslamcı bir yönetim arasında bir seçim yapmak zorunda kalabilecek ülkeler için alternatif bir model gibi ortaya çıkabilir.” Bunun “Türkiye’nin Ortadoğu’daki büyüyen etkinliğini daha da derinleştireceği” görüşünün dile getirildiği analizde bu sürecin AKP’nin 2002 yılında seçimden galip çıkmasıyla başladığı, partinin bu yıl üçüncü defa seçim kazanmasının beklendiği kaydedildi.

Analizde Royal Bank of Scotland’ın yükselen piyasalar stratejisi Timothy Ash’un değerlendirmelerine de yer verildi. Ash “Türkiye’deki AK Parti hükümetinin, şimdi arabulucu olarak bir rol alma konusunda gerçek bir şansı olabilir, böylece bölgedeki etkinliğini daha da pekiştirir” derken Türkiye’nin bölgede benzer olayların olması riski bulunmayan tek ülke olarak görüldüğünü de söyledi.

TÜRK EKONOMİSİ İLE İLGİLİ SORUN VAR

ABD Başkanı Barack Obama’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı telefonla aradığına da dikkat çekildikten sonra “Ancak Türkiye’nin, yakın vadede, yatırımcı hissiyatındaki ani kaymalara hassas olan ekonomisi ile ilgili bir sorunu var” yorumu yapıldı.

Mısır’daki yoğunlaşan protestoların borsaları vurduğuna, petrol fiyatlarını yukarıya çektiğine, yatırımcıların yükselen piyasalardan uzak kalmalarına yol açtığına dikkat çekilen analizde Türk hisselerinin düştüğünün, borsa endeksi ve liranın zayıfladığının borç sigortalama maliyetinin son beş ayın en yüksek düzeyine çıktığının altı çizildi. Analizde şöyle devam edildi: “Türkiye’nin Mısır ve Tunus ile olan yıllık 4 milyar dolarlık ticaret hacmi, 300 milyar dolarlık toplam ticaret hacminin sadece küçük bir kısmıdır. Ancak iktisatçılar, Türkiye’nin çok canlı ekonomisinin, petrol fiyatları tırmanırsa veya tedirgin uluslar arası yatırımcılar bölgesel bir risk algısı ile ülkeye akmış olan sıcak para yatırımlarını geri çekerse, özellikle riske açık olacağını söylüyorlar.”

BÖLGEDEKİ PROTESTOLAR SÜRERSE TÜRKİYE RİSKE ÇOK AÇIK OLUR

Bunun nedeni olarak Türkiye’nin, hızla yükselen cari açığın finansmanında giderek artan bir biçimde bu tür spekülatif yatırımlara dayanmasının gösterildiği analizde Londra’daki Capital Markets Economics’in yükselen piyasa ekonomisti Neil Shearing’in “Bölgede protestolar sürerse ve bölgede daha çok protesto olursa Türkiye riske çok açık olur. Sadece coğrafyası nedeniyle değil, ekonomisinin yapısı, hızlı bir sıcak para çekilişi ve ülkenin büyük bir enerji ithalatçısı olduğu için yüksek petrol fiyatlarının, cari açığı kötüleştireceği anlamına gelir” değerlendirmesi de aktarıldı.

MERKEZ’İN TARTIŞMALI STRATEJİSİNE İLİŞKİN KAYGILARI KÖRÜKLEYEBİLİR

WSJ’daki analizde Dış Ticaret’ten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın, Mısır veya Tunus’ta yatırımları olan şirketlerin yöneticilerini, “kriz toplantısı” için Ankara’ya çağırdığına dikkat çekildikten sonra “Ekonomistler aynı zamanda bölge genelindeki protestoların zamanlanmasının yatırımcıların Türkiye’nin Merkez Bankası’nın tartışmalı para politika stratejisine ilişkin kaygıları körükleyebileceği uyarısını da yapıyorlar” denildi.

Analize son verilirken Merkez Bankası’nın sıcak parayı caydırmak için faiz oranlarını indirirken zorunlu karşılıkları artırdığına işaret edilerek “Ancak adımlar, Türk varlıklarını aşığa çekti ve yatırımcıların ülkenin büyüme olanaklarına güvenini olumsuz etkiledi” görüşüne de yer verildi.

Hukuka aykırı delil ve disiplin soruşturması

Görsel ve yazılı medyada sık sık ve özellikle kamu görevlileri ile ilgili yasa dışı ortam dinlemeleri veya telekomünikasyon iletişim tespiti haberlerini okuyoruz. Ancak bunların sonucunun ne olduğu konusunda kamuoyunun bilgisi olmadığı gibi, gizli inceleme ve soruşturma sonuçlarından da kamuoyunca meçhul. Oysa demokratik bir toplumda tüm kamu kurum ve kuruluşları ile çalışanlarının hesap verilebilirlik açısından şeffaf toplum gereği kamuoyunu bilgilendirmesi gerekir. Öyle zannediyorum ki önümüzdeki günlerde yasalaşması beklenen Ombudsman’lık (Kamu denetçisi) Kanunu bunu büyük ölçüde giderir.

Bazı hukuk çevrelerinde hukuka aykırı delillein soruşturma konusu olamayacağı gibi, disiplin soruşturmasına da konu yapılamıyacağı iddia edilmektedir.. Oysa gerçek ve bu konudaki uygulama nasıldır? İşte biz bu yazımızda konuyu makale çerçevesinde kısaca irdeleyeceğiz. Şüphesiz bir hukukçu olarak yasa dışı dinlemelere karşı olduğumuz gibi, bunun ciddi biçimde yasal takibi de zorunludur.

I- HUKUKA AYKIRI YÖNTEMLERLE ELDE EDİLEN DELİLLER
Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 206/2-a maddesi kanuna aykırı bir şekilde elde edilmiş olan delillerin duruşmada ortaya konmasını yasaklamıştır. CMK 217/2. maddeside yüklenen suçun, sadece hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebileceğini düzenlemiştir. Temel hak ve hürriyetlerin korunması amacıyla yasaklanan deliller, kişinin haklarını toplumun yararından üstün tutmak amacıyla delil olarak kullanamazlar. Ancak bunlar somut olaya özgü doktirinde ve uygulamada oldukça tartışmalı konulardır.

Kunter, Yenisay-Nuhoğlu’na göre “… Hukuka aykırı yöntemle elde edilen deliller, koğuşturma organları tarafından yapılan işleme ve bu işlemin kanunla düzenlenmesi ile korunmak istenen hukuku menfaate göre tesnif edilmelidir.” dedikten sonra “hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş bu delili, hüküm verirken kullanıp kullanmamak, mahkemenin takdirine bırakılmalıdır” tespitinde bulunmaktadırlar.(1) Ancak hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş delil dahi olsa soruşturma evresinin, koğuşturmaya başlanıp başlanmayacağını öğrenmek için ilk bölümü olan “Başlangıç soruşturması”na engel değildir. İnceleme veya soruşturma adli yönden başlayacak, bu hukuka aykırı elde edilen delil doğrulayan, belki de ona gerek kalmadan temin edilen delil (tanık, belge, bilgi vb.) soruşturma sonucunda dava açmak için yeterli olabilecektir. (CMK 160) (2) Hatta AİHM, SCHENK-İSVİÇRE davasında gizli telefon dinlemesini diğer delillere dayanarak delil olarak kullanan mahkemenin 10 yıl verdiği cezada İnsan Hakları Avrupa Sözleşmes(İHAS)nin ihlal edilmediğine karar vermiştir.(3)

II- HUKUKA AYKIRI DELİL VE DİSİPLİN SORUŞTURMASI
Kamu görevlileri hizmete başlarken, kamu otoritelerinin Anayasa ve yasaya uygun koyduğu kurallara uymayı baştan kabul ederek göreve başlarlar. “kısmi bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınan eylemler disiplin cezasını gerektiren hareketlerdir. … Özel bir ilişki ile hiyerarşik yetkiyi haiz olan veya olmayan bir topluluğa bağlılıktan doğan….” disiplin hukuku CMK’dan farklı usul ve yöntemlere göre yürütülür. (4) Gerek 657 sayılı Devlet Memurlar Kanunu (DMK), gerek 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu (HSK), gerekse Yargıtay Kanunu’nda (YK) soruşturma veya kovuşturma olmasa dahi disiplin soruşturmasını engelleyen hükümler yoktur. Aksine HSK’nun 72, DMK’nun 69/son, 131/2, YK’nun 47 maddeleri, disiplin soruşturmasının yapılabileceğine amirdir. Hatta kişinin beraet etmesi, soruşturmaya veya kovuşturmaya yer olmaması halinde dahi disiplin cezasının uygulanması her zaman mümkündür.

Hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delil durumunda disiplin soruşturması yapılmasına ve tesadüfen elde edilen ses kayıtlarının değerlendirilmesine engel bir hüküm bulunmadığı yönünde Yargıtay 5.CD.nin 16.04.2006 T. 6-4 karaı ile. bir ağır ceza mahkemesi üyesinin tesadüfen elde edilen iletişimin dinlenmesine ilişkin tespit tutanaklarını hukuka aykırı delil kabul etmeyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 22.01.2008 tarih 2007/8.MD. 101 E. 2008/3 ararı mevcuttur. Yine Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu 29.06.2004 tarihli ve 2004/96 sayılı kararında “… telefonu dinlenen sanıklar ile haklarında dinleme kararı bulunmayan üçüncü kişi konumunda bulunan Yargıtay Üyelerinin ceza yargılanmasında delil olarak kullanılamayacağını, ancak disiplin soruşturması yapılmasına karar vererek iki Yargıtay üyesinden birini meslekten çekilmeye davet ederken, diğerine disiplin cezası vermiştir.

Danıştay’ında yerleşmiş içtihatlarında iletişimin denetlenmesi yoluyla elde edilen (hukuka ayıkırı delilleri) disiplin soruşturmasında delil kabul ettiği görülmektedir. 12.Dairenin. 27.11.2007 tarih, 2007/3065 E. 9534 K. sayılı kararında üzerinde ses kaydı yapan cihaz takılı görevli vasıtasıyla tutulan ses kayıtlarını (TCK. 133/2′ye göre suçtur) delil kabul ederek kamu görevlisinin ihraç gerektiğine karar vermiştir. Yine Danıştay 12.D 22.01.2001 t. 2000/3517 E. 2001/130 K. 12.D 04.07.2008 t. 1444/4333 sayılı kararlarında da aynı istikrarlı görüşünü sürdürmüştür.Oysa bilindiği gibi Türk Ceza Kanunu(TCK)132/2 maddesine göre bu suçtur.

Danıştay 12. Dairesi bir içtihadında da muhakkik tarafından personelin dolabında yaptığı araştırmada porno dergileri, çeşitli fotoğraflar vb. elde edilen delilleri memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelikte yük kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunduğu saptamasıyla meslekten ihracını yerinde bulmuştur. (5)

Sonuç olarak “idare hukuku şekli olmayıp, her türülü delillerin takdir edilebilmesi, soruşturma ve suçun öğrenilmesi yolları konusunda bir kısıtlama bulunmaması esasına dayandığı ortaya çıkmaktadır… Ceza hukuku ile getirilen kısıtlamalara tabi olması söz konusu….” değildir. (6) Değişik kamu kurumlarında çalışan kamu görevlilerinin (Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, Bürokratlar, Yargıtay ve Danıştay Üyeleri, Hakim ve Savcılar, Emniyet Müdürleri vb.) hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller olsada, adli yönden “Başlangıç soruşturması”na başlanmasında, disiplin yönünden de soruşturma ve kovuşturmaya gerek olmadan veya sonucu ne olursa olsun disiplin soruşturma ve yaptırımına engel yasal düzenleme yoktur. Aksine disiplin soruşturması açılması gerekir.

Toplumsal dinamiklerin ve yönetimin birlikte sağladığı demokratikleşme ivmesi sonucu halkın daha da bilinçlendiği günümüzde hiç bir şeyin gizli kalmayacağı açıktır. Demokratik devletin gereklerinden biri de şeffaflıktır. Kamu görevlileri (bazılarının dokunulmazlığı olsa da) her zaman topluma ve kamuya hesap verebileceklerini unutmamalıdır. Bu yargı olsa da böyledir.

Yargıtay üyesi M. Nihat Ömeroğlu.

Haddiniz Değil Beyler…

AMERİKA’da ailelerin kâbusu Twitter. “Ne mahzuru var?” diyeceksiniz… Bence yok… Hatta zaman zaman eğleniyorum o semalarda dolaşırken… Oraların da bir hiyerarşisi var; kıdemli olmak, yeni düşmek falan… Geç de kaldım biliyorum, çoktan girmeliydim. En azından konuşma yapmaya gittiğim üniversite öğrencilerinin, “Twitter, Facebook? Nasıl ulaşırız size?” sorularına cevap verebilmek için… “Yok hesabım!” diye yanıtladığımda yüzlerinde beliren hayal kırıklığını bir daha görmemek için… Yavaş yavaş Facebook’a bulaştım, tam istediğim gibi değil ama… Twitter’a da el atacağım… Peki aileler neden korkuyor Twitter’dan? Geçenlerde konuyla ilgili 3 ya da 4 makale okudum. Çocuklar, özellikle gençler tweet atarken artık şifreli kodlamaları tercih ediyormuş. Bir süredir cep telefonlarında da yaşanan bu şifreleme sistemi, aileleri tedirgin ediyormuş. Aslında kullanılan numaralara bakınca son derece saf ve tahmin edilebilir olduğunu göreceksiniz ama… “Ama”sı burada başlıyor işte… Aileler diyor ki… Ya yakalayamadığımız mesajlar?
Birkaç örnek vereyim…
One to one (Birebir) yazmak yerine “121” yazılıyor. I love you (Seni seviyorum) 143. Hate you (Senden nefret ediyorum) 182. Mom (Anne) 303. Too cool for you (Senin için fazla havalı) 2C4U. Forgive me (Affet beni) 4GM
Are you stupid or something (Aptal mısın nesin?) AYSOS Çılgınca değil mi?

Dün Hıncal Uluç’un ve Serdar Arseven’in Defne Joy Foster için yazdıklarını içim acıyarak okudum. Kim niye ve ne hakla o genç kadının namus bekçiliğine soyunuyor anlamış değilim. Haddiniz değil beyler!
Senin de dediğin gibi Hıncal Abi, o minik oğlan büyüdüğünde ve annesinin adını “Google”ladığında senin yazın çıkacak maalesef, acaba sen bunu düşündün mü?
Gelelim “âşık olmakla aşk yapma” karşılaştırmalarına… Gençlerin birbirlerine “Seni seviyorum” demek için sadece “143” yazdıkları bir çağda yaşıyoruz. Aşk da, ilişkiler de, gecelik takılmalar da biçim değiştiriyor, yaşamlar farklı artık, senin gençliğin gibi değil… Hangisi doğru, hangisi insanı daha mutlu ediyor, hangisi insanı yalnızlığa itiyor, gel tartışalım istersen, ama bunu gencecik yaşında bu dünyadan göçüp gitmiş bir kadının arkasından yapmayalım, eğer biraz vicdanımız kaldıysa…

Vicdan demişken… Ahmet Altan’ın Defne Joy Foster’ın arkasından kaleme aldıkları hakkında yapılan okuyucu yorumlarını okuyordum, pes edip bıraktım, midem bulandı… Bir adam, bir baba acı çektiğini anlatıyor… Biz tek kaşımızı kaldırıp, müstehzi bir şekilde gülümseyip soruyoruz: “Defne’nin oğlunla ne işi vardı?” Yuh yani! Ne acı, ne sevgi, ne de karşıdakini anlama çabası kalmış… İnsanlıktan çıkmışız… İşte bu yüzden kimsenin namusunu, anneliğini, eşliğini, kadınlığını sorgulamak hiç birimizin haddi değil. Ama medyayı sorgulayabiliriz. O genç kadının hayatını böylesine delik deşik ettiği için… Ya da durup düşünebiliriz: “Limon satın bu mesleği yapmayın diye son günlerin en iyi medya eleştirisine imza atan Yılmaz Özdil niye istifa etmez ve limon satmaz örneğin?”

Savaş Ay, müthiş gazeteci, harika bir izlenim yazısı kaleme almıştı. Defne Joy Foster’ın kocasını anlattığı satırları müthiş etkiledi beni.
“Ve nihayet dünkü elem keder meydanının en koca yürekli adamı. Defne’nin eşi, Can bebeğin babası İlker Yasin Solmaz. Onu hayatımda ilk kez gördüm. Mezarının başında, yıkık, kırık, sönük hallerde ve o kalabalığa rağmen tarifsiz bir yalnızlık içinde yakaladım genç adamı. Niye miydi o yalnızlık? Dürüstlük oyunu oynayalım bulalım cevabı. En içten, en üzgün, en yangın görünenin bile kafasının kıyısında o tahrip edici soru pusu kurmuştu yalan mı? ‘Defne… Bir başkasının evinde… Yeni tanışmış hem de…’ İşte bu berhava edici sorunun şimdilik suskun sorgucularına inat, sahip çıkmıştı çocuğunun anasına da anısına da… Koşulsuzca sevmek en büyük sevmektir. O adam sevdası dışında hiçbir şeyi sorgulamadan, Defne’yi çok ama çok seviyordu. O adam o mezar başında, 2 adım ötemde titrek eller, dişlenen dudaklarla taa derinden, içinden bir yerlerden yağmur yüklü ağlıyordu…”
İşte bu yüzden beyler!
Gerçekten de haddiniz değil!
Not: Kadın dernekleri, Defne Joy Foster’ın hayatına yapılan bu tacize nasıl tepki gösterecek hakikaten çok merak ediyorum.

Balçiçek İlter.

Sağlık bakanlığı fruktoz için kurul topluyor.

HABERTÜRK’ün “genetiğiyle oynanmış mısırdan üretilen şeker şurubu” hakkında yaptığı haberler, ilgili birimlerde gereken yankıyı yaptı.
Yayınlarımız üzerine Sağlık Bakanlığı’ndan aradılar.
Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seracettin Çol, her zamanki duyarlı tavrıyla konunun üzerine eğildiğini gösterdi.
“Yayınlarınız bizim için çok olumlu oluyor” dedi ve anlattı:
“Bir süre önce Bilim Komisyonu’muzu topladık. Hepsi konusunda yetkin profesörlerden, uzmanlardan oluşan bir kurul. Bu kurul sadece ve sadece sizin üzerinde hassasiyetle durduğunuz ‘fruktoz’ kullanımıyla ilgili toplandı. Bunun için belirli kriterler koymak, üretimi ve kullanımının nasıl olacağını belirlemek için. Bilim Komisyonu bu konuyu en ince detayıyla ele alabilmek için uzmanlardan oluşan bir kurul oluşturma kararı aldı. İlk toplantıda bu konudaki yetkin isimler belirlendi. Şimdi 8 Şubat’ta yeniden bu isimlerle toplanılacak.
Konunun derinlemesine inebilecek uzmanlar, mesela çocuk endokrinoloğu, çocuk beslenme uzmanı, çocuk doktoru gibi uzmanlık dallarına sahip olan profesörler ve bu konuyu daha önce bilimsel olarak incelemiş, makale yayınlamış kişiler kurulda yer alacak.
8 Şubat’ta yapılacak bu toplantıdan belirli kriterler çıkacak. Biz de bunu değerlendirip Tarım Bakanlığı’na görüş vereceğiz.”
Genel Müdür Seracettin Çol’a bu işin arkasında uluslararası kartellerin olduğunu, bunların güçlerini kullanarak bilimsel saptırmalar yaptırdığının bilindiğini hatırlattım.
“Biliyoruz. Zaten kurulu oluştururken de çok dikkatli olduk bu konuda” dedi. Çol’a bu konudaki şahsi fikrini de sordum.
“Aslında çok da komplike bir durum yok” dedi:
“Avrupa Birliği ne yapıyorsa biz de en azından bunu yapabiliriz. AB standartlarını sordum. Çelişkili bilgiler geldi. Şimdi ilgili yerlerden AB standardı hakkında bilgi gelecek. Tam ve doğru bilgi. Biz de en azından AB standardı neyse onu uygulamalıyız diye düşünüyorum.”
Çol’a bu konunun önemini anlattım.
“Çoğunlukla çocukların tükettiği gazlı içeceklerden, bisküviye ve daha beteri çocuk mamalarına kadar fruktoz kullanılıyor. Ciddi bir sıkıntı bu” dedim.
Farkındaydı, “Biliyorum. O yüzden komisyonda çocuklarla ilgili uzmanlık dallarına ağırlık verdik” dedi.
Sağlık Bakanlığı’nın oluşturduğu kurulun bu konuda vereceği kararı, yani 8 Şubat’ı sabırsızlıkla bekliyorum.
Arılara bile fruktoz
ANG Vakfı Arıcılık Danışmanı Ziraat Yüksek Mühendisi Ahmet İnci, ilginç bir bilgi yolladı. Fruktoz denilen ve genetik değişime uğratılmış mısırdan üretilen sözde şekerin nerelere kadar sirayet edip sağlığımız üzerinde nasıl bir “görünmez tehlike” oluşturduğunu görmemiz açısından önemli bir bilgi. Bakın ne diyor İnci: “2000’li yıllardan önce ağırlıkla çam balı olmak üzere yıllık bal ihracatımız 67 bin tonlar civarında iken, 2002 yılında ihracat aniden patladı ve 18 bin ton oldu; 2003 yılında ise 22 bin ton. Herkes bal ihracatı patladı diye sevinirken, biz arıcılar bu kadar balın nereden çıktığına akıl erdiremedik. Avrupa’ya ihraç edilen balların mısır şurubu olduğunun anlaşılmasıyla bu ürünler 2003 ve 2004’te iade edildiler. Bu şuruplar iç piyasaya verildi ve Türk halkı bu şurupları bal diye yedi. 2005 yılında skandalın medyaya yansımasıyla Tarım Bakanlığı iç piyasadan aldığı 80 bal örneğini analiz ettirdi ve 70 bal örneğinde nişasta şurubu buldu. Ne yazık ki Türkiye artık bal ihraç edemiyor. Şurup firmaları bu kez arıcılara yöneldiler. Üniversitelerden aldıkları ‘arı beslemede kullanılır’ raporlarıyla yılda 10 binlerce ton, F-85 ve F-45 nişasta bazlı fruktoz şuruplarını, arı yemi adıyla arıcılara servis ettiler. Ancak bu şuruplarla beslenen arılar ölmekteler. Halen yıllık 5 bin ton mısır şurubundan yapılan arı kekleri arıcıya servis edilmekte ve arılar ölmekteler. Diğer yandan iç piyasada mısır şurubunun bal diye pazarlanması o kadar kârlı ki, şurup erbapları her türlü yolu denemekteler. Şurubun kilosu bir lira mertebesinde, balın kilosu en az 8-10 lira. Yani şurubu bal diye satabiliyorsanız veya bala karıştırıp satabiliyorsanız kârınız 8-10 kat.” Hatırlayacaksınız, birkaç yıl önce İngiltere’de arılar ölmeye başlayınca “Arılar ölürse insanlık biter” denmişti. Bizde galiba zaten bitmiş.

Defne’nin ölümü ve…
DEFNE Joy Foster’in ani, garip, üzücü ve sarsıcı ölümü dünün konusuydu. AHT Genel Müdürü Ramazan Kurnaz cepten arayıp haberi ilettiğinde daha gün ağarmamıştı. Yatağa oturdum ve düşündüm. Aklımdan çok şeyler geçti. Bildiğim kadarıyla Foster, gece hayatına olan düşkünlüğünden kurtulmak, belki de daha doğru tabiriyle “arınmak” için birkaç yıl önce Çanakkale’nin bir kıyı kasabasına taşınmıştı. Bebeğini de orada yapmıştı. Sonra dönüp İstanbul’a geldiler ve eski hayatına geri döndü. Düşündüm. Acaba o kıyı kasabasında kalsa ve orada hayatını kaybetse kim hatırlayacak, kim haber yapıp verecekti. İstanbul’a döndüğü, çok izlenen bir yarışmada star olduğu için birdenbire ölümü herkesi üzdü, kitleleri etkiledi. Ama kim bilir belki de dönmeseydi, bunlar başına gelmeyecekti. Hayatta olacaktı. Yaptığımız seçimler çok önemli. Bazen yaptığımız anda düşündüğümüzden çok…

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Elindeki kuşun değerini bilmeyenlerin daldaki kuşa bakarken önünü görmeyip düşebileceğini anladığımız zaman.

Fatih ALTAYLI

ID:- 1359Blog Adı:- Günlük Süt
Pagerank:- N/A Çiftliğimden Süt %100 Doğal %100 Katkısız Günlük Sütünüz… çocuk ve kadın ... Çocuğunuza güvenle içirebileceğiniz katkısız doğal günlük süt. sütlaç uzun ömürlü sütlere göre tadı daha güzel olan süt. bunun piyasasına ilk olarak  süt hakimmiş fakat möö süt kutu süt satmaya başlayınca işleri daha  iyi olduğunu gördük. GÜNLÜK SÜTÜN ÖZELLİKLERİ. “Taze” sütler modern çiftliklerden toplanır. Her Sabah Özenle Sağılan İnek ve Keçilerimizin Taze Doğal Sütleri Evinize Teslim Katkısız ve doğal çiğ süt kapınıza kadar geliyor. %100 katkısız, doğal ve günlük çiğ sütü kapınıza getiriyoruz. Sütlerimizi kargo ile değil, soğutuculu dağıtım
Açıklama:- Günlük Doğal Çiftlik Sütü Evinize teslim. Samsun 'da kapınıza teslim. Kapıya teslimat taze köy sütü için bizi arayın. Alosüt hattı:0533 593 1615. Arayın çiftlikten sofranıza taze yoğurt tereyağ süt gelsin. Kategori:- çelik kasaYemek Ekleyen:- osman
Ekleme Tarihi:- December 07, 2016 11:28:58 AM Hitleri:- 0 RSS:- http://www.moosut.com/feed/ Gönderileri: süt yoğurt - blog linkleri - kasa