boş

Görüntülenen kategori ‘Kültür ve güzel sanatlar’

Nuri Bilge Ceylan’a büyük ödül

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, 64.Cannes Film Festivali’nde, ”Bir Zamanlar Anadolu’da” filmiyle “Büyük Ödül” aldı.
Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, 64. Cannes Film Festivali’nde, ”Bir Zamanlar Anadolu’da” filmiyle “Büyük Ödül”ü kazanmayı beklemediğini söyledi. Ödül töreninde konuşan Ceylan, ”festivalde, filminin en son gösterilen filim olması itibarıyla ödül kazanmayı beklemediğini” söyledi. Jüri üyelerinin festival sonunda yorgun olacağı ve filmi yeterince değerlendiremeyeceği kaygısı taşıdığını ifade eden Ceylan, jüri üyelerine bu ödülden dolayı teşekkür ettiğini söyledi. Ceylan, yine filmin oyuncuları, yapımcısı ve tüm ekibe katkılarından dolayı teşekkür etti.
ALTIN PALMİYE TERNCE MALLİCK’İN
64. Uluslararası Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü, ”The Tree of Life” filmiyle Terrence Malick kazandı.
64 Cannes Film Festvali’nde, ”Bir Zamanlar Anadolu’da” filmiyle Nuri Bilge Ceylan ve “Le gamin au vélo” filmiyle Eric ve Luc Dardenne kardeşler, ”Büyük Ödülü” paylaştı.
Woody Allen’ın yönettiği, “Midnight in Paris” adlı filmin yarışma dışı gösterimiyle 11 Mayıs’ta başlayan 64 Cannes Film Festivali, Fransız sinemacı Christophe Honoré’un ”Les Bien-aimes” adlı filmiyle sona erdi.
Festivalde Amerikalı yönetmen Robert de Niro’nun başkanlığını yaptığı jüri, Büyük Ödüle ”Bir Zamanlar Anadolu” ve ”Le gamin au vélo” filmini layık gördü. Devamını Oku… »

Diziler Nerede Çekiliyor? Dizilerin Çekildiği Yerler


Seyircileri ekranlara kilitleyen ünlü diziler nerelerde çekiliyor? İşte dizilerin çekim mekanları Ekranda izlenme rekorları kıran dizilerin oyuncuları kadar dizilerin çekildiği konak ya da villalar da merak konusu oluyor.

Öyle Bir Geçer Zaman Ki

Ali’nin (Erkan Petekkaya) sevgilisi Carolin’le oturduğu tarihi ahşap ev, Unkapanı Zeyrek bölgesinde bulunuyor.

Devamını Oku… »

Çalıkuşu Kitabının Özeti

KİTAP TANITIMI

Kitabın adı:   ÇALIKUŞU

Yazarın adı:   REŞAT NURİ GÜNTEKİN

Basıldığı yayınevi:   İNKILAP YAYINEVİ

Sayfa sayısı:   432

Türü:   ROMAN

Eserin Özeti:   Roman, Feride’nin hatıra defteridir. Feride, kendisine yabancı bir şehirde, bir otel odasında hatıralarını yazarken geriye dönerek, çocukluk ve ilk genç kızlık dönemlerini anlatır:Kendi deyimiyle “ bambaşka bir çocuk”  olan Feride, bir süvari binbaşısının kızıdır. Pek küçükken önce annesini, birkaç yıl sonra da babasını kaybetmiş, Erenköy Kozyatağı’ndaki teyzesinin himayesi altında büyümüştür. Besime teyze onu, Nötre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde okutmuştur.

Devamını Oku… »

İkinci Dünya Savaşı

II. Dünya Savaşı, 1939-
45 arasında hemen hemen dünyanın her yanını kapsayan uluslararası savaş.
I. Dünya Savaşının çözümsüz bıraktığı anlaşmazlıklarla belirlenen yirmi yıllık gergin bir dönemin ardından patlak veren savaşta
Almanya,
İtalya, ve
Japonya’nın oluşturduğu
Mihver devletleriyle
Fransa,
İngiltere,
ABD,
SSCB ve daha sınırlı bir konumla Çin’in oluşturduğu Müttefik devletler karşı karşıya geldi. Yükselen Nazi tehdidine karşı genel bir mücadele niteliğini kazanan savaşın sonunda Dünya güç dengesi yeniden biçimlendi. Savaş sonunda
SSCB ve bazı Doğu Avrupa Ülkeleri yeni topraklar kazanırken Japon ve İtalya İmparatorlukları yıkıldı.
Savaşın nedenleri
I. Dünya Savaşı sonunda Almanya yenilmiş ve ağır koşullar içeren bir anlaşma yapmak zorunda bırakılmıştı.
Almanlar
1919’da imzalanan Versay anlaşmasının haksız maddeler içerdiğini ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı.
1920′lerde büyük ekonomik güçlüklerle karşı karşıya kalan Almanya’da
1933’de
Adolf Hitler önderliğinde
Naziler iktidara geldi. Hitler bir yandan
Versay Antlaşmasının geçersiz sayılmasına çalışırken, öte yandan da silahlı kuvvetlerini yeniden topladı.
1919’da barışı korumak ve uyuşmazlıkları çözümlemek amacıyla kurulan
Milletler Cemiyeti, bu görevleri yürütebilmek için gerekli olan yaptırım gücünden yoksundu. ABD bu örgütün dışında kaldı; öbür üyeler arasında da kararlara uymayan devletlere karşı zor kullanma konusunda görüş birliğine varılamadı. Bu sorun,
1931’de Japonya’nın protestolara aldırmayarak
Çin’i
Mançurya bölgesini ele geçirmesiyle iyici açığa çıktı.
Japonya
1930′lar boyunca gücünü artırdı.
1935’te
Benito Mussolini yönetimindeki İtalyanlar,
Etiyopya‘yı işgal ettiler.
Milletler Cemiyeti bu kez de etkin önlemler alamadı.
Bu zayıflıktan yararlanan
Adolf Hitler
1936 Mart’ında Almanya’nın
Ren Irmağının batısında kalan topraklarına askeri birliklerini gönderdi. Oysa
1925’te Almanya’yla Milletler Cemiyeti arasında yapılan anlaşmaya göre bu bölgede hiçbir devlet asker bulunduramayacaktı. Milletler Cemiyeti bu konuda da protestolar dışında yaptırım uygulayamadı. Ardından İtalya ve Almanya, İspanya’daki iç savaşta cumhuriyetçi yönetime karşı faşist general Francisco Franco’nun saflarında savaşmak üzere asker gönderdi; böylece yeni silah ve uçaklarını da denediler. Yeni toprak kazanımları ve Dünya egemenliği için Almanya, İtalya ve Japonya, Berlin-Roma-Tokyo Mihveri diye adlandırılan bir ittifak kurdular.
1937’de Japonya, Çin’e karşı top yekün bir savaş başlattı. Bir yıl sonra Almanya, Avusturya’yı işgal etti; ardından da Çekoslovakya’da Alman asıllıların çoğunlukta olduğu Südet Bölgesi üzerinde hakkı olduğunu ileri sürdü. İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’yı Hitlerin bu isteğine boyun eğmesinin yararlı olacağına inandırdı ve Eylül 1938’de yapılan Münih Anlaşmasıyla bölge Almanya’ya bırakıldı. 6 ay sonra Hitler başkent Prag’ı bombalayacağını söyleyerek gözdağı verince Çekoslovakya Almanya’nın boyunduruğuna girdi.
Almanya’nın sonraki kurbanı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsız bir devlet olarak yeniden kurulan Polonya’ydı. İngiltere ve Fransa bu kez alman saldırısına karşı Polonyalılara güvence verdiler. Almanya, Polonya’ya saldırınca da II. Dünya Savaşı başlamış oldu.
Avrupa’da savaşın başlaması
İngiltere’yle Fransa sözlerini tutarak 3 Eylül’de Almanya’ya savaş ilan etti. Avusturya, Kanada ve Güney Afrika’nın da bulunduğu başka ülkeler de İngiltere ve Fransa’nın yanında yer aldı. Ama müttefikler Alman kara ve hava güçlerince hızla işgal edilen Polonya’ya yardım edemedi. 17 Eylül’de SSCB‘de doğruda Polonya’ya girdi. Polonya teslim oldu. 80 bin kadar Polonya askeri mücadeleyi sürdürmek amacıyla önce Romanya’ya daha sonra da Fransa’ya giderek burada toplandı.+
Ekimde SSCB, olası bir Alman saldırısına karşı batıda “Tampon devletler” oluşturmak amacıyla, 3 baltık ülkesini, Estonya, Letonya ve Litvanya’yı işgal etti. Ardından SSCB, Finlandiya’dan birliklerine Finlandiya topraklarına girme hakkının verilmesini istedi. Finlandiya SSCB’nin koşullarını kabul etmek zorunda kaldı.
Bunlar olurken batı oldukça hareketsizdi. Fransa, Almanya sınırında Majino Hattı adıyla anılan savunma hattını kurdu. Kuzeydeki İngiliz Birlikleri, Belçika’nın savaşa girmemesi nedeniyle Almanlarla hiç karşılaşmadı.
Benito Mussolini ve Adolf Hitler
Almanya ve İtalya liderleri
1940 Nisanı’nda Almanlar, Norveç’e saldırdı. Amaçları denizaltıları için üsler kurmak ve İsveç’in kuzeyindeki madenlerden çıkartılarak deniz yoluyla Norveç’in Narvig Limanına getirilen demire el koymaktı. Almanlar kısa sürede Norveç’te müttefiklerin asker çıkarma girişimlerini önleyecek hava üsleri kurdular. Norveç 9 Haziran’da teslim oldu. Almanların Nisanda saldırdığı Danimarka’da pek az direnebildi.
10 Mayıs 1940’da başlayan Alman saldırısı, kısa sürede Belçika, Hollanda, Lüksemburg’un işgaliyle sonuçlandı. Yardıma gelen İngiliz ve Fransız orduları da püskürtüldü. 13 Mayıs’ta Sedan’da Alman tankları Maas Irmağını geçti ve Fransa’nın içlerine doğru ilerledi. Hollanda 14 Mayıs’ta teslim oldu. Alman tankları kuzeye kıyıya doğru ilerledi ve geri çekilen Müttefiklerin önünü kesti. Belçika 27 Mayıs’ta teslim oldu.
14 Haziran’da Almanlar Paris’e girdiler, 22 Haziran’da da Fransızlar ateşkes anlaşmasını imzaladılar. Alman güçleri kuzey Fransa’yı ve bütün Atlas Okyanusu kıyılarını işgal etti.
Hitler bir sonraki hedef olarak İngiltere’yi seçti. Alman hava kuvvetleri Güney İngiltere’deki hava alanlarını ve limanlarını her gün bombalamaya başladı. İngilizlerin kesin direnişiyle karşılaşan Almanlar, Londra’yı ve İngiltere’nin iç bölgelerindeki kentleri de bombaladılar. Bu baskınlar pek çok sivilin ölümüne ve büyük zararlara yol açtı. 1941 ortalarına kadar bombardımanlar devam etti.
Kuzey Afrika Seferi
10 Haziran 1940’da İtalya, Almanya’nın yanında savaşa girdi. 1940 sonbaharında İtalyanlar Somali’nin İngiliz egemenliğindeki bölümünü ele geçirdiler. Kuzey Afrika’daki Berka ve Libya o zaman İtalya’nındı. Bu bölgeler daha sonra Libya Krallığı oldu. Kızıldeniz kıyısında bulunan Eritre ve Somali’nin bir bölümü de İtalya’nındı. Etiyopya 1935’te İtalya’nın işgali altına girmişti. İtalya’nın bölgedeki güçleri ana üssü Mısır’da olan General Sir Achibald Percival Wavell komutasındaki İngiliz Uluslar Topluluğu güçlerinden çok üstündü.
1940 sonbaharında İtalyanlar, Somali’nin İngiliz egemenliğindeki bölümünü ele geçirdiler ; ama izleyen kış Wavell’in askerleri bölgeyi ve ayrıca Eritre ve İtalyan Somai’sini aldılar. Sudan’dan hareket eden İngiliz ve Sudan birlikleri Etiyopyaya girdi ve İtalyanlar’ı teslim olmaya zorladı.
Asıl savaş yeri ise Nil Nehri ve Tunus arasında kalan Batı Çöl’üydü. İtalyanlar 1940 sonbaharında Libya’dan girerek Mısır’ı işgal ettiler ; Aralık ayında henüz Nil Irmağına ulaşamadan Wavell’in komutasındaki birlikler tarafından durduruldular. Çarpışmalar sonunda İtalyanlar Bingazi’nin ötesine püskürtüldü.
1941’de durum daha da kötüleşti. Yugoslavya zorunlu bir Alman saldırısından sonra çöktü. Böylece Almanya buradaki güçlerini 1939’da Arnavutluk’u işgal eden ve 1940 Ekim ayından beri Yunanistan’da savaşan ama başarılı olamayan İtalyanlar’ın yardımına gönderdi. İngilizler, Yunanistan’a yardım edebilmek için birliklerini Batı Sahra’dan geri çekmek zorunda kaldılar. Ne var ki, İngiliz Uluslar Topluluğu birliklerinin yardımına karşı Yunanistan yenildi ve 1941 Nisan’ında teslim oldu. Ardından , Mayısta Girit de Almanların eline geçti. Bu sırada Irak, İran ve Suriye’de sorunlar çıktığı için Müttefikler güçlerinin bir bölümünü bu bölgeye gönderdi. Bu gelişmeler Batı Çölü’ndeki İngiliz güçlerini iyice zayıflattı.
Mihver güçleri ise General Erwin Rommel ( 1891-1944) komutasındaki Alman birliklerinin Trablusgarp ve Trablusşam’a gelmesiyle güçlenmişti. 1941 Nisan’ında Alman tankları ve mekanize piyadeleri doğuya, Mısır sınırına gönderildi. Kasım ayında Almanları geri püskürtmek için yapılan girişim kısmen başarılı olabildi ve Rommel 1942’de yeniden saldırdı. Kıyıda Tobruk kentinde garnizon teslim oldu. Temmuz ayında İngiliz Uluslar Topluluğu güçleri İskenderiye’ye yalnızca 10 km uzaklıktaki bir savunma hattına çekilmek zorunda kaldı. Mısır’ın düşmesi Hindistan yolunun Almanlara açılması demekti.
Ağustos sonunda bir kez daha saldıran Rommel, İngilizlerin General Bernard Montgomery komutasındaki 8. Ordusu tarafından püskürtüldü. İngilizler’in Ekimde başlattığı saldırı, el-Alameyn zaferiyle sonuçlandı. Bundan sonra Almanlar ve İtalyanlar, Batı Çölü boyunca gerilediler ; Ocak 1943’te 8. Ordu Tunus’a girdi.
Almanya’nın SSCB’ye saldırması
Hitler’in SSCB ile 1939’da yaptığı saldırmazlık paktının asıl amacı, Almanya’nın aynı zamanda hem batıda, hem doğuda savaşmak zorunda kalmasını önlemekti. 1940’ta Alman orduları Fransa’yı çökertip İngilizleri Avrupa’dan sürünce Hitler, SSCB’ye saldırmaya karar verdi. Hızlı bir harekatla SSCB üzerinden Ortadoğu’ya inmeyi tasarlamıştı. SSCB’ye saldırı Napolyon’un 1812’deki başarısız Rusya seferinden bir gün önce 22 Haziran 1941’de başladı. Finlandiya, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya’da SSCB’ye savaş açtılar. Savaş başlangıçta Almanlar için oldukça olumlu gelişti. Almanlar sonbaharda Leningrad kentine, aralık ayında da Moskova’nın banliyölerine ulaştılar. Daha güneyde de Don Irmağı ağzındaki Rostov kentine ulaştılar, ama kış geldiğinde Alman birlikleri yorulmuş, savaşma güçleri azalmıştı.
Ardından SSCB’nin karşı saldırısı başladı. Tasarılarında bu harekatın kış gelmeden tamamlanması öngörüldüğü için, Alman askerlerinin giysileri soğuk kış günlerine uygun değildi. Büyük kayıplar verdiler ve SSCB’nin içlerinde tutunabilmelerine karşın başlangıçtaki güçlerini bir daha kazanamadılar.
1942’de Hitler, Karadeniz ve Hazar Denizi arasında bulunan Kafkasya petrol yataklarını ele geçirmeyi hedefledi. Bir Alman ordusu ağustosta Maykop’taki petrol merkezine ulaştı. Daha kuzeydeki Stalingrad kentine yönelik saldırıları ise başarısız oldu. SSCB birlikleri kenti sonuna kadar savundu ve kış bastırınca karşı saldırıya geçtiler. 250.000 kişilik Almanya ve Romanya birliklerini kuşattılar ve Şubat 1943’te bu birlikler teslim oldu. SSCB’nin II. Dünya Savaşı’nın bu en büyük kara çarpışmasındaki başarısı Almanları Kafkasyadan çekilmek zorunda bıraktı. 1943 yazı başlarken SSCB orduları Almanları geri sürdü ve 1944 başında Polonya’ya çok geçmeden de Romanya’ya girdi. Bu savaşta SSCB büyük yıkıma uğradı ve yaklaşık 20 milyon insanını yitirerek II. Dünya Savaşı’nda en çok can veren ülke oldu.
ABD savaşa giriyor
ABD savaşta tarafsız kalmasına karşın İngiltere’ye destek sağlıyordu. Örneğin 1940’ta ABD, deniz kuvvetlerinin 50 destroyerini İngiltere’ye ödünç vermişti.
7 Aralık 1941’de Pazar günü sabah saatlerinde, Japon uçak gemilerinden havalanan 360’ın üzerinde savaş uçağı, Hawaii Adalarındaki Pearl Harbor deniz üssünde bulunan ABD savaş gemilerine saldırdı. Japonlar bombaladıkları 8 savaş gemisinden 6’sını batırdı ya da kullanılamaz hale getirdi; ama üssün kendisi pek zarar görmedi. Uçak gemileri o anda başka yerde oldukları için bu saldırıdan kurtuldu. Bu olay üzerine ABD Kongresi 8 Aralık 1941’de Japonya’ya üç gün sonra da Almanya ve İtalya‘ya savaş ilan etti.
Pearl Harbor baskınıyla aynı gün, Formoza’dan kalkan Japon uçakları Filipin Adalarına saldırdı. Bu adalar daha sonra Japon birliklerince işgal edildi. General Douglas MacArthur komutasındaki ABD ve Filipin güçleri yenildiler ve bölgeyi boşaltmak zorunda kaldılar. Japonlar 1942 Mayıs’ında Filipinler’i ele geçirdiğinde 36 bin kadar asker ve 25 bin sivili esir aldılar. Japonlar saldırılarını sürdürerek ABD’den Guam ve Wake adalarını, İngiltere’den de Hong Kong’u aldılar. Japon askerleri Tayland üzerinden hareketle Malaya’yı işgal etti ve yarımadanın alt bölümlerine, Singapur’a doğru ilerlediler ; Singapur 1942 Şubat’ında teslim oldu. Daha sonra, Saravak, Brunei, Borneo, Timor, Cava, Sumatra, Selebes, Yeni Britanya, Solomon Adaları, Yeni Gine’nin doğusu, Gilbert Adaları, Andaman Adası, ve Aleut Adaları da Japonya’nın eline geçti. Buraları savunmaya çalışan müttefik deniz güçleri büyük kayıplar verdi, askerlerinin pek çoğu öldü veya esir edildi.
Bu saldırılar sonucunda Japonya, Güneydoğu Asya’nın denizden ulaşımını denetleyen adaları ele geçirdi. Japonlar ayrıca Çinhindi ve Tayland’dan geçerek Birmanya’yı da işgal etti ve oradaki İngiliz birliklerini Hindistan’a çekilmek zorunda bıraktılar. Güney Asya’ya kurdukları üslerden Avustralya’ya hava saldırıları düzenlediler.
Batıdaki deniz savaşları
Savaş başladığında İngiltere ve Fransa‘nın güçlü donanmaları vardı. Alman donanması ise, daha güçlü olmakla birlikte, modern ve etkiliydi. Uçak gemisi yoktu, ama savaş gemileri ve hızla artan denizaltı gücüyle ticaret gemilerine büyük zararlar verebiliyordu.
Akdeniz’de İngiliz Deniz gücünün üstünlüğü sayesinde asker ve erzak taşıyan düşman gemileri batırılarak Kuzey Afrika harekatına yardımcı olundu. Ne var ki İngiliz donanması da Alman denizatlılarının ve kıyıda üstlenmiş savaş uçaklarının saldırılarıyla ağır kayıplar verdi. Düşman uçaklarının yarattığı tehlike yüzünden İngiliz gemileri Batı Çölündeki savaş için gerekli desteği Cebeli Tarık Boğazı ve Akdeniz’den getirmek yerine çoğunlukla Ümit Burnu ve Süveyş kanalı yolunu izleyerek sağladılar.
Müttefikler
Winston Churchill, Franklin Delano Roosevelt ve Joseph Stalin
Atlas okyanusundaki asıl savaş Alman denizaltılarıyla oldu. Bu savaş gece gündüz durmaksızın sürdü.Uçak gemilerinden ve kıyıdaki hava üslerinden kalkan savaş uçakları, savaş araç ve gereçlerini taşıyan ticaret gemileri konvoylarını korumaktaydı. Ama Alman denizaltılarına engel olmak çok güçtü. Savaş süresince bu deniz altılar müttefiklerin 23.351 ticaret gemisini batırdı; buna karşılık 782 Alman denizaltısı yok edildi.
Kuzet Afrika Çıkarması
General Dwight D. Eisenhower komutasındaki İngiliz ve ABD askerlerinden oluşan 100 bin kişilik bir kuvvet Fas ve Cezayir kıyılarına bir çıkarma yaptı. Müttefikler önce doğuya, Tunus’a ilerledi ama Akdeniz üzerinden hava ve deniz yoluyla getirilen güçlü Alman birliklerince durduruldu.
1943 Ocak ayı sonunda Montgomeri’nin ordusu Batı Çölünü geçerek Tunus’a girdi. Zorlu çarpışmalardan sonra müttefik orduları Mayıs 1943’te Alman ve İtalyan kuvvetlerini çökertti.
Müttefikler Kuzey Afrika’daki başarılarını 1943 Temmuz’unda Sicilya’yı işgal ederek sürdürdü. Sicilya’nın yitirilmesi ve İtalya’nın müttefiklerce bombalanması İtalyan diktatörü Benito Mussolini’yi çekilmeye zorladı. Eylül başlarında İtalya teslim oldu ve Malta’daki donanmasına el kondu. Bu olay İtalya’da müttefikler ile Almanları karşı karşıya bıraktı.
Ekimde Napoli’ye ulaşan müttefikler yarım adanın ortalarında güçlü bir Alman savunması tarafından durduruldu. 1944 Ocağında müttefikler Anzio’ya çıkarak bu savunma hattının ardına geçmeye çalıştılar. Polonya birliklerinin Cassino’yu almasından sonra Anzio’daki kuvvetlere katılmak üzere kuzeye doğru ilerlemeyi başardılar ve 4 Haziran’da Roma alındı.
Almanya’ya hava saldırıları
II. Dünya Savaşı’nın özelliklerinden biri, iki tarafın da düşmanı havadan bombalayarak yenme çabasıydı. Hava kuvvetlerinden büyük bir bölümünü SSCB’ye gönderen Almanlar’ın İngiltere’ye dönük hava saldırıları 1941 Mayısına doğru azalmıştı. İngilizlerin Almanya’yı ciddi bir biçimde bombalamaları da bu döneme rastlar. Köln, Essen, Bremen, Hamburg ve başka Alman kentlerine yoğun hava saldırıları düzenlendi.
Başlangıçta bombalar tam hedefi bulamıyordu. Ama daha sonra eğitilmiş havacıların kullandığı keşif uçakları geliştirildi. Bunlar radar yardımıyla hedefi bulunuyor ve tam üzerinden atarak yerini belirliyorlardı.
Belli başlı hedefler çelik üretim alanları, savaş gereçleri yapılan fabrikalar, limanlar, petrol rafinerileri ve demir yollarından yükleme yapılan merkezlerdi.
Büyük Okyanustaki savaşlar
Avustralya ve Yeni Zelanda güçlerince desteklenen ABD güçleri Büyük Okyanus’ta Japonların eline geçen bölgeleri geri üstlendi. Japonların Hint Okyanusunu geçerek Vichy Fransa’sının yönetimindeki Madagaskar adasını almasından ve müttefiklerin orta doğuya araç gereç sağladıkları yolu kesmesinden korkulduğu için bir İngiliz birliği de Mayıs 1942’de adaya çıktı ve Kasım’da tüm adayı ele geçirdi. Büyük Okyanusun güney batı bölgeleri ABD ile Japonya deniz kuvvetleri arasında yapılan birkaç deniz savaşı sonrası geri alındı. 1942 Mayısında Yeni Gine’de bir limanı ele geçirmekle görevli olan bir birlikleri taşıyan Japon savaş gemileri Avustralya ile Yeni Kaledonya arasında yer alan Mercan denizinde ABD güçlerinin saldırısına uğradı. İki tarafta yaklaşık olarak eşit kayıplar verdi. Ama Japon gemileri geri dönmek zorunda kaldı. Bu savaş, uçak gemilerin düşman gemilerini görmediği yeni tür deniz savaşlarının ilkiydi.
ABD Japonları Guadalcanal ve Solomon adalarından çıkardı. Avustralya ve ABD birlikleri 1943 başlarında Papua’yı, ve 1944 Haziran’ında Yeni Gine’yi tümüyle geri aldılar.
ABD 1944 Haziranı’nda Saipan’ı ve Mariana adalarını ele geçirdi. Ekimde ABD birlikleri Filipinler’de Leyte adasına çıktı. Japonya yeni çıkarmaları önlemek için geri kalan bütün savaş gemilerini bölgeye gönderdi. Ayın sonunda Leyte körfezi deniz savaşında Japon donanmasının büyük bir bölümü yok edildi. Bu II. Dünya Savaşı’nın en büyük deniz çarpışmasıydı. Ocak 1945’te General MacArthur komutasındaki ABD birlikleri Filipin’in en büyük adası olan Luzon’a çıktı ve Martta başkent Manila alında. Bu sırada Avustralya ve Hollanda güçleri de Borneo’yu ele geçirdi. 1945 Şubatı’nda General Nimitz komutasındaki ABD güçleri Tokyo’nun 1200 km güneyinde yer alan Bonin adalarından İvoşima’ya zorlu çarpışmalardan sonra büyük kayıplar vererek çıktı. 1945 Nisanı’nda Ryu-Kyu adalarından Okinova’ya yönelik saldırılar başladı.
Bu arada 1944’te General Ordo Wingate’in birlikleri Birmanya içlerine kadar ilerlemiş 1945 Mart’ında İngilizler Mandalya’yı ele geçirmişti.
Müttefikler Fransa’ya giriyor
Fransa’nın kurtarılması için daha çok ABD, İngiliz ve Kanada birliklerinden oluşan Müttefik güçleri 1944 Mayıs’ında İngiltere’nin güney kıyılarında toplandı. Ayrıca bu birlikleri denizin öbür kıyısına götürmek üzere 4.000 gemi ve çıkarma aracı ile bunları korumak için savaş gemilerinden oluşan bir filo da hazırdı. Avrupa’nın geri alınması için oluşturulan Müttefik güçlerinin başkomutanı General Eisenhower’di.
Almanlar Müttefiklerin Dover Boğazı’ndan saldıracaklarını sanıyorlardı. Oysa çıkarma, Cherbourg ile Le Harve arasında yer alan Normandiya kıyısında başladı. 6 Haziran’da paraşüt birlikleri, bombardıman uçakları desteğinde askerler ve tanklar gemilerden kıyıya çıktı. Almanlar kıyıya engeller ve mayınlar yerleştirilmişti, ama akşama doğru General Montgomery’nin komutasındaki 85 bin asker kıyıya ulaşmayı başardı.
12 Haziran’da Almanlar Londra’yı uçan bombalarla bombalamaya başladılar. Bunlar ucunda 1 ton patlayıcı taşıyan ve düz gidebilmeleri için otomatik pilotla yönlendirilen küçük, jet motorlu araçlardı. Kuzey Fransa’daki rampalardan havalanıyorlardı. 30 Ağustos’a kadar 8.500’ü aşkın uçan bomba atıldı. Pek çoğu İngiliz savaş uçakları ve uçak savar toplarınca yok edildi; ama 2.000 kadarı Londra ve çevresine ulaşarak 6 bin kişinin ölümüne ve 40 bin kişinin yaralanmasına yol açtı.
20 Temmuz’da Alman suikastçiler içinde bomba bulunan bir dosya çantası ile Hitler’i öldürmek istedilerse de bunu başaramadılar. Almanları Kuzey Fransa boyunca batıya süren Müttefikler 25 Ağustos 1944’te Paris’i kurtardılar. Eylülde General Eisenhower Fransa’daki Müttefik kuvvetleri komutanlığına getirildi. ABD birlikleri güneye, İngiliz ve Kanada orduları ise Belçika’ya ilerledi. Müttefik Generallerin en başarılılarından biri de ABDli George S. Patton’du.
Müttefiklerin ilerleyişi Şubatta da sürdü. Alman tanklarının çoğunluğu doğu cephesine gönderilmişti. Martta Ren’i geçen Müttefikler Almanya’ya doğru hızla ilerledi; Alman güçlerini yararak Hollanda’ya girdi.
Nisan 1945’te ABD birlikleri Leipzig, Karl-Marx-Stadt ve Münih’i aldı; Elbe ırmağı üzerindeki Torgau’da SSCB birlikleriyle buluştu. Daha kuzeyde Montgomery’nin askerleri Elbe’yi geçerek Hamburg’a girdi ve ardından Baltık Denizi’ndeki Lübeck ve Wismar’a doğru ilerlemeyi sürdürdüler.
Avrupa’da savaşın sonu
İtalya’daki Müttefik güçler 13 Ağustos 1944’te Floransa’yı aldı. Almanlar bunun üzerine Pisa ile Rimnini arasında bir savunma hattı oluşturarak kış gelene kadar burada tutundular. Nisan 1945’te Müttefikler Po ırmağını geçti ve Alp Dağlarına doğru ilerledi. İtalya’da Almanlar 2 Mayıs’ta teslim oldular. İki gün sonra da Müttefikler Avusturya’dan güneye doğru ilerleyen ABD askerleriyle buluştu.
SSCB birlikleri ise 1944 Haziranı’nda Doğu Avrupa’da bir harekat başlattı. Temmuz sonunda Varşova’nın karşısında Vistül Irmağı’nın doğu kıyısına doğru ilerlediler. Daha güneyde SSCB ordusu iki koldan ilerlemeye ilerlemeye başladı. Biri Baltık Denizi’nin doğu kıyıları boyunca, öbürü de Tuna vadisi üzerinden Macaristan’a doğru ilerledi. Almanlar bu ilerlemeyi durduramayarak geri çekildiler.
1945 başlarında, Almanya’nın artık uzun süre savaşamayacağı ortaya çıkmıştı. Müttefik liderler, ABD başkanı Roosevelt, İngiltere başbakanı Churchill ile SSCB’nin önderi Stalin Kırım’daki Yalta kentinde toplandılar ve Almanya’nın koşulsuz olarak teslim alınmasında anlaştılar. Ayrıca savaş sonrası Avrupa’ya ilişkin planlar da yaptılar. Ocak 1945’te SSCB askerleri Oder Irmağı’nı aşarak Silezya’ya girdi. Güneyde ise Şubatta Budapeşte’ye, nisan başında da Viyana’ya girdiler ve Berlin’e doğru ilerlediler. 25 Nisanda Berlin’i kuşattılar. Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağından savunmayı yönetmekte olan Hitler savaşın yitirildiğini kavrayarak 30 Nisan’da intihar etti. Amiral Karl Dönitz’i kendi yerine atamıştı.
Dönitz’in temsilcileri Reims’e Müttefiklerle görüşmeye gitti. Batıda Müttefiklere teslim olmayı; ama doğuda SSCB ile savaşmayı sürdürmeyi istiyorlardı. Eisenhower Almanların her yerde koşulsuz teslim olmaları konusunda ısrar etti. Almanya’nın teslim olması 8- 9 Mayıs 1945’te gece yarısı gerçekleşti.
Japonya’nın teslim olması
ABD, Japonya’nın kıyı kentlerini yoğun bir biçimde bombaladığı sırada başkan Truman, Japonların direnişini kırmak ve savaşı kısaltmak gerekçesiyle atom bombası kullanmaya karar verdi. Atom bombası ABD’de gizlice geliştirilen ve büyük yıkım gücü olan bir silahtı. 6 Ağustos 1945’te ABD hava kuvvetlerinin bir bombardıman uçağı Hiroşima kenti üzerine ilk atom bombasını attı. 3 gün sonra gücü azaltılmış bir atom bombası da Nagasaki’ye atıldı. Bu bombalar Hiroşima’da 200 bin Nagasaki’de 80 bin sivilin ölmesine ve on binlerce kişinin yaralanmasına yol açtı bu kentler büyük ölçüde yıkıldı. Bitki örtüsü büyük zarar gördü. Atom bombasının yol açtığı radyasyonun etkisi yıllarca sürdü. Radyasyon nedeniyle insanlar daha sonra da sakatlandılar ve öldüler. 8 Ağustos’ta SSCB’de Japonya’ya savaş açtı ve Japonların elinde bulunan Mançurya ve Kore’yi işgale başladı. Bunun üzerine Japonya 2 Eylül’de resmen teslim oldu ve II. Dünya Savaşı sona erdi.
Ayrıca bakınız

II. Dünya Savaşı, 1939- 45 arasında hemen hemen dünyanın her yanını kapsayan uluslararası savaş.I. Dünya Savaşının çözümsüz bıraktığı anlaşmazlıklarla belirlenen yirmi yıllık gergin bir dönemin ardından patlak veren savaşta Almanya,İtalya, veJaponya’nın oluşturduğu Mihver devletleriyle Fransa,İngiltere, ABD,SSCB ve daha sınırlı bir konumla Çin’in oluşturduğu Müttefik devletler karşı karşıya geldi. Yükselen Nazi tehdidine karşı genel bir mücadele niteliğini kazanan savaşın sonunda Dünya güç dengesi yeniden biçimlendi. Savaş sonunda SSCB ve bazı Doğu Avrupa Ülkeleri yeni topraklar kazanırken Japon ve İtalya İmparatorlukları yıkıldı.Savaşın nedenleri
I. Dünya Savaşı sonunda Almanya yenilmiş ve ağır koşullar içeren bir anlaşma yapmak zorunda bırakılmıştı. Almanlar 1919’da imzalanan Versay anlaşmasının haksız maddeler içerdiğini ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. 1920′lerde büyük ekonomik güçlüklerle karşı karşıya kalan Almanya’da 1933’de Adolf Hitler önderliğinde Naziler iktidara geldi. Hitler bir yandan

Versay Antlaşmasının geçersiz sayılmasına çalışırken, öte yandan da silahlı kuvvetlerini yeniden topladı.

1919’da barışı korumak ve uyuşmazlıkları çözümlemek amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti, bu görevleri yürütebilmek için gerekli olan yaptırım gücünden yoksundu. ABD bu örgütün dışında kaldı; öbür üyeler arasında da kararlara uymayan devletlere karşı zor kullanma konusunda görüş birliğine varılamadı. Bu sorun, 1931’de Japonya’nın protestolara aldırmayarak Çin’i Mançurya bölgesini ele geçirmesiyle iyici açığa çıktı. Japonya 1930′lar boyunca gücünü artırdı. 1935’te Benito Mussolini yönetimindeki İtalyanlar, Etiyopya‘yı işgal ettiler. Milletler Cemiyeti bu kez de etkin önlemler alamadı.Bu zayıflıktan yararlanan

Adolf Hitler 1936 Mart’ında Almanya’nın Ren Irmağının batısında kalan topraklarına askeri birliklerini gönderdi. Oysa 1925’te Almanya’yla Milletler Cemiyeti arasında yapılan anlaşmaya göre bu bölgede hiçbir devlet asker bulunduramayacaktı. Milletler Cemiyeti bu konuda da protestolar dışında yaptırım uygulayamadı. Ardından İtalya ve Almanya, İspanya’daki iç savaşta cumhuriyetçi yönetime karşı faşist general Francisco Franco’nun saflarında savaşmak üzere asker gönderdi; böylece yeni silah ve uçaklarını da denediler. Yeni toprak kazanımları ve Dünya egemenliği için Almanya, İtalya ve Japonya, Berlin-Roma-Tokyo Mihveri diye adlandırılan bir ittifak kurdular.
1937’de Japonya, Çin’e karşı top yekün bir savaş başlattı. Bir yıl sonra Almanya, Avusturya’yı işgal etti; ardından da Çekoslovakya’da Alman asıllıların çoğunlukta olduğu Südet Bölgesi üzerinde hakkı olduğunu ileri sürdü. İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’yı Hitlerin bu isteğine boyun eğmesinin yararlı olacağına inandırdı ve Eylül 1938’de yapılan Münih Anlaşmasıyla bölge Almanya’ya bırakıldı. 6 ay sonra Hitler başkent Prag’ı bombalayacağını söyleyerek gözdağı verince Çekoslovakya Almanya’nın boyunduruğuna girdi.
Almanya’nın sonraki kurbanı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsız bir devlet olarak yeniden kurulan Polonya’ydı. İngiltere ve Fransa bu kez alman saldırısına karşı Polonyalılara güvence verdiler. Almanya, Polonya’ya saldırınca da II. Dünya Savaşı başlamış oldu.Avrupa’da savaşın başlamasıİngiltere’yle Fransa sözlerini tutarak 3 Eylül’de Almanya’ya savaş ilan etti. Avusturya, Kanada ve Güney Afrika’nın da bulunduğu başka ülkeler de İngiltere ve Fransa’nın yanında yer aldı. Ama müttefikler Alman kara ve hava güçlerince hızla işgal edilen Polonya’ya yardım edemedi. 17 Eylül’de SSCB‘de doğruda Polonya’ya girdi. Polonya teslim oldu. 80 bin kadar Polonya askeri mücadeleyi sürdürmek amacıyla önce Romanya’ya daha sonra da Fransa’ya giderek burada toplandı.+
Ekimde SSCB, olası bir Alman saldırısına karşı batıda “Tampon devletler” oluşturmak amacıyla, 3 baltık ülkesini, Estonya, Letonya ve Litvanya’yı işgal etti. Ardından SSCB, Finlandiya’dan birliklerine Finlandiya topraklarına girme hakkının verilmesini istedi. Finlandiya SSCB’nin koşullarını kabul etmek zorunda kaldı.
Bunlar olurken batı oldukça hareketsizdi. Fransa, Almanya sınırında Majino Hattı adıyla anılan savunma hattını kurdu. Kuzeydeki İngiliz Birlikleri, Belçika’nın savaşa girmemesi nedeniyle Almanlarla hiç karşılaşmadı.

Benito Mussolini ve Adolf HitlerAlmanya ve İtalya liderleri1940 Nisanı’nda Almanlar, Norveç’e saldırdı. Amaçları denizaltıları için üsler kurmak ve İsveç’in kuzeyindeki madenlerden çıkartılarak deniz yoluyla Norveç’in Narvig Limanına getirilen demire el koymaktı. Almanlar kısa sürede Norveç’te müttefiklerin asker çıkarma girişimlerini önleyecek hava üsleri kurdular. Norveç 9 Haziran’da teslim oldu. Almanların Nisanda saldırdığı Danimarka’da pek az direnebildi.
10 Mayıs 1940’da başlayan Alman saldırısı, kısa sürede Belçika, Hollanda, Lüksemburg’un işgaliyle sonuçlandı. Yardıma gelen İngiliz ve Fransız orduları da püskürtüldü. 13 Mayıs’ta Sedan’da Alman tankları Maas Irmağını geçti ve Fransa’nın içlerine doğru ilerledi. Hollanda 14 Mayıs’ta teslim oldu. Alman tankları kuzeye kıyıya doğru ilerledi ve geri çekilen Müttefiklerin önünü kesti. Belçika 27 Mayıs’ta teslim oldu.
14 Haziran’da Almanlar Paris’e girdiler, 22 Haziran’da da Fransızlar ateşkes anlaşmasını imzaladılar. Alman güçleri kuzey Fransa’yı ve bütün Atlas Okyanusu kıyılarını işgal etti.
Hitler bir sonraki hedef olarak İngiltere’yi seçti. Alman hava kuvvetleri Güney İngiltere’deki hava alanlarını ve limanlarını her gün bombalamaya başladı. İngilizlerin kesin direnişiyle karşılaşan Almanlar, Londra’yı ve İngiltere’nin iç bölgelerindeki kentleri de bombaladılar. Bu baskınlar pek çok sivilin ölümüne ve büyük zararlara yol açtı. 1941 ortalarına kadar bombardımanlar devam etti.Kuzey Afrika Seferi10 Haziran 1940’da İtalya, Almanya’nın yanında savaşa girdi. 1940 sonbaharında İtalyanlar Somali’nin İngiliz egemenliğindeki bölümünü ele geçirdiler. Kuzey Afrika’daki Berka ve Libya o zaman İtalya’nındı. Bu bölgeler daha sonra Libya Krallığı oldu. Kızıldeniz kıyısında bulunan Eritre ve Somali’nin bir bölümü de İtalya’nındı. Etiyopya 1935’te İtalya’nın işgali altına girmişti. İtalya’nın bölgedeki güçleri ana üssü Mısır’da olan General Sir Achibald Percival Wavell komutasındaki İngiliz Uluslar Topluluğu güçlerinden çok üstündü.1940 sonbaharında İtalyanlar, Somali’nin İngiliz egemenliğindeki bölümünü ele geçirdiler ; ama izleyen kış Wavell’in askerleri bölgeyi ve ayrıca Eritre ve İtalyan Somai’sini aldılar. Sudan’dan hareket eden İngiliz ve Sudan birlikleri Etiyopyaya girdi ve İtalyanlar’ı teslim olmaya zorladı.
Asıl savaş yeri ise Nil Nehri ve Tunus arasında kalan Batı Çöl’üydü. İtalyanlar 1940 sonbaharında Libya’dan girerek Mısır’ı işgal ettiler ; Aralık ayında henüz Nil Irmağına ulaşamadan Wavell’in komutasındaki birlikler tarafından durduruldular. Çarpışmalar sonunda İtalyanlar Bingazi’nin ötesine püskürtüldü.
1941’de durum daha da kötüleşti. Yugoslavya zorunlu bir Alman saldırısından sonra çöktü. Böylece Almanya buradaki güçlerini 1939’da Arnavutluk’u işgal eden ve 1940 Ekim ayından beri Yunanistan’da savaşan ama başarılı olamayan İtalyanlar’ın yardımına gönderdi. İngilizler, Yunanistan’a yardım edebilmek için birliklerini Batı Sahra’dan geri çekmek zorunda kaldılar. Ne var ki, İngiliz Uluslar Topluluğu birliklerinin yardımına karşı Yunanistan yenildi ve 1941 Nisan’ında teslim oldu. Ardından , Mayısta Girit de Almanların eline geçti. Bu sırada Irak, İran ve Suriye’de sorunlar çıktığı için Müttefikler güçlerinin bir bölümünü bu bölgeye gönderdi. Bu gelişmeler Batı Çölü’ndeki İngiliz güçlerini iyice zayıflattı.
Mihver güçleri ise General Erwin Rommel ( 1891-1944) komutasındaki Alman birliklerinin Trablusgarp ve Trablusşam’a gelmesiyle güçlenmişti. 1941 Nisan’ında Alman tankları ve mekanize piyadeleri doğuya, Mısır sınırına gönderildi. Kasım ayında Almanları geri püskürtmek için yapılan girişim kısmen başarılı olabildi ve Rommel 1942’de yeniden saldırdı. Kıyıda Tobruk kentinde garnizon teslim oldu. Temmuz ayında İngiliz Uluslar Topluluğu güçleri İskenderiye’ye yalnızca 10 km uzaklıktaki bir savunma hattına çekilmek zorunda kaldı. Mısır’ın düşmesi Hindistan yolunun Almanlara açılması demekti.
Ağustos sonunda bir kez daha saldıran Rommel, İngilizlerin General Bernard Montgomery komutasındaki 8. Ordusu tarafından püskürtüldü. İngilizler’in Ekimde başlattığı saldırı, el-Alameyn zaferiyle sonuçlandı. Bundan sonra Almanlar ve İtalyanlar, Batı Çölü boyunca gerilediler ; Ocak 1943’te 8. Ordu Tunus’a girdi.
Almanya’nın SSCB’ye saldırmasıHitler’in SSCB ile 1939’da yaptığı saldırmazlık paktının asıl amacı, Almanya’nın aynı zamanda hem batıda, hem doğuda savaşmak zorunda kalmasını önlemekti. 1940’ta Alman orduları Fransa’yı çökertip İngilizleri Avrupa’dan sürünce Hitler, SSCB’ye saldırmaya karar verdi. Hızlı bir harekatla SSCB üzerinden Ortadoğu’ya inmeyi tasarlamıştı. SSCB’ye saldırı Napolyon’un 1812’deki başarısız Rusya seferinden bir gün önce 22 Haziran 1941’de başladı. Finlandiya, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya’da SSCB’ye savaş açtılar. Savaş başlangıçta Almanlar için oldukça olumlu gelişti. Almanlar sonbaharda Leningrad kentine, aralık ayında da Moskova’nın banliyölerine ulaştılar. Daha güneyde de Don Irmağı ağzındaki Rostov kentine ulaştılar, ama kış geldiğinde Alman birlikleri yorulmuş, savaşma güçleri azalmıştı.
Ardından SSCB’nin karşı saldırısı başladı. Tasarılarında bu harekatın kış gelmeden tamamlanması öngörüldüğü için, Alman askerlerinin giysileri soğuk kış günlerine uygun değildi. Büyük kayıplar verdiler ve SSCB’nin içlerinde tutunabilmelerine karşın başlangıçtaki güçlerini bir daha kazanamadılar.
1942’de Hitler, Karadeniz ve Hazar Denizi arasında bulunan Kafkasya petrol yataklarını ele geçirmeyi hedefledi. Bir Alman ordusu ağustosta Maykop’taki petrol merkezine ulaştı. Daha kuzeydeki Stalingrad kentine yönelik saldırıları ise başarısız oldu. SSCB birlikleri kenti sonuna kadar savundu ve kış bastırınca karşı saldırıya geçtiler. 250.000 kişilik Almanya ve Romanya birliklerini kuşattılar ve Şubat 1943’te bu birlikler teslim oldu. SSCB’nin II. Dünya Savaşı’nın bu en büyük kara çarpışmasındaki başarısı Almanları Kafkasyadan çekilmek zorunda bıraktı. 1943 yazı başlarken SSCB orduları Almanları geri sürdü ve 1944 başında Polonya’ya çok geçmeden de Romanya’ya girdi. Bu savaşta SSCB büyük yıkıma uğradı ve yaklaşık 20 milyon insanını yitirerek II. Dünya Savaşı’nda en çok can veren ülke oldu.ABD savaşa giriyorABD savaşta tarafsız kalmasına karşın İngiltere’ye destek sağlıyordu. Örneğin 1940’ta ABD, deniz kuvvetlerinin 50 destroyerini İngiltere’ye ödünç vermişti.
7 Aralık 1941’de Pazar günü sabah saatlerinde, Japon uçak gemilerinden havalanan 360’ın üzerinde savaş uçağı, Hawaii Adalarındaki Pearl Harbor deniz üssünde bulunan ABD savaş gemilerine saldırdı. Japonlar bombaladıkları 8 savaş gemisinden 6’sını batırdı ya da kullanılamaz hale getirdi; ama üssün kendisi pek zarar görmedi. Uçak gemileri o anda başka yerde oldukları için bu saldırıdan kurtuldu. Bu olay üzerine ABD Kongresi 8 Aralık 1941’de Japonya’ya üç gün sonra da Almanya ve İtalya‘ya savaş ilan etti.
Pearl Harbor baskınıyla aynı gün, Formoza’dan kalkan Japon uçakları Filipin Adalarına saldırdı. Bu adalar daha sonra Japon birliklerince işgal edildi. General Douglas MacArthur komutasındaki ABD ve Filipin güçleri yenildiler ve bölgeyi boşaltmak zorunda kaldılar. Japonlar 1942 Mayıs’ında Filipinler’i ele geçirdiğinde 36 bin kadar asker ve 25 bin sivili esir aldılar. Japonlar saldırılarını sürdürerek ABD’den Guam ve Wake adalarını, İngiltere’den de Hong Kong’u aldılar. Japon askerleri Tayland üzerinden hareketle Malaya’yı işgal etti ve yarımadanın alt bölümlerine, Singapur’a doğru ilerlediler ; Singapur 1942 Şubat’ında teslim oldu. Daha sonra, Saravak, Brunei, Borneo, Timor, Cava, Sumatra, Selebes, Yeni Britanya, Solomon Adaları, Yeni Gine’nin doğusu, Gilbert Adaları, Andaman Adası, ve Aleut Adaları da Japonya’nın eline geçti. Buraları savunmaya çalışan müttefik deniz güçleri büyük kayıplar verdi, askerlerinin pek çoğu öldü veya esir edildi.
Bu saldırılar sonucunda Japonya, Güneydoğu Asya’nın denizden ulaşımını denetleyen adaları ele geçirdi. Japonlar ayrıca Çinhindi ve Tayland’dan geçerek Birmanya’yı da işgal etti ve oradaki İngiliz birliklerini Hindistan’a çekilmek zorunda bıraktılar. Güney Asya’ya kurdukları üslerden Avustralya’ya hava saldırıları düzenlediler.Batıdaki deniz savaşlarıSavaş başladığında İngiltere ve Fransa‘nın güçlü donanmaları vardı. Alman donanması ise, daha güçlü olmakla birlikte, modern ve etkiliydi. Uçak gemisi yoktu, ama savaş gemileri ve hızla artan denizaltı gücüyle ticaret gemilerine büyük zararlar verebiliyordu.
Akdeniz’de İngiliz Deniz gücünün üstünlüğü sayesinde asker ve erzak taşıyan düşman gemileri batırılarak Kuzey Afrika harekatına yardımcı olundu. Ne var ki İngiliz donanması da Alman denizatlılarının ve kıyıda üstlenmiş savaş uçaklarının saldırılarıyla ağır kayıplar verdi. Düşman uçaklarının yarattığı tehlike yüzünden İngiliz gemileri Batı Çölündeki savaş için gerekli desteği Cebeli Tarık Boğazı ve Akdeniz’den getirmek yerine çoğunlukla Ümit Burnu ve Süveyş kanalı yolunu izleyerek sağladılar.

MüttefiklerWinston Churchill, Franklin Delano Roosevelt ve Joseph StalinAtlas okyanusundaki asıl savaş Alman denizaltılarıyla oldu. Bu savaş gece gündüz durmaksızın sürdü.Uçak gemilerinden ve kıyıdaki hava üslerinden kalkan savaş uçakları, savaş araç ve gereçlerini taşıyan ticaret gemileri konvoylarını korumaktaydı. Ama Alman denizaltılarına engel olmak çok güçtü. Savaş süresince bu deniz altılar müttefiklerin 23.351 ticaret gemisini batırdı; buna karşılık 782 Alman denizaltısı yok edildi.Kuzet Afrika ÇıkarmasıGeneral Dwight D. Eisenhower komutasındaki İngiliz ve ABD askerlerinden oluşan 100 bin kişilik bir kuvvet Fas ve Cezayir kıyılarına bir çıkarma yaptı. Müttefikler önce doğuya, Tunus’a ilerledi ama Akdeniz üzerinden hava ve deniz yoluyla getirilen güçlü Alman birliklerince durduruldu.1943 Ocak ayı sonunda Montgomeri’nin ordusu Batı Çölünü geçerek Tunus’a girdi. Zorlu çarpışmalardan sonra müttefik orduları Mayıs 1943’te Alman ve İtalyan kuvvetlerini çökertti.
Müttefikler Kuzey Afrika’daki başarılarını 1943 Temmuz’unda Sicilya’yı işgal ederek sürdürdü. Sicilya’nın yitirilmesi ve İtalya’nın müttefiklerce bombalanması İtalyan diktatörü Benito Mussolini’yi çekilmeye zorladı. Eylül başlarında İtalya teslim oldu ve Malta’daki donanmasına el kondu. Bu olay İtalya’da müttefikler ile Almanları karşı karşıya bıraktı.
Ekimde Napoli’ye ulaşan müttefikler yarım adanın ortalarında güçlü bir Alman savunması tarafından durduruldu. 1944 Ocağında müttefikler Anzio’ya çıkarak bu savunma hattının ardına geçmeye çalıştılar. Polonya birliklerinin Cassino’yu almasından sonra Anzio’daki kuvvetlere katılmak üzere kuzeye doğru ilerlemeyi başardılar ve 4 Haziran’da Roma alındı.
Almanya’ya hava saldırılarıII. Dünya Savaşı’nın özelliklerinden biri, iki tarafın da düşmanı havadan bombalayarak yenme çabasıydı. Hava kuvvetlerinden büyük bir bölümünü SSCB’ye gönderen Almanlar’ın İngiltere’ye dönük hava saldırıları 1941 Mayısına doğru azalmıştı. İngilizlerin Almanya’yı ciddi bir biçimde bombalamaları da bu döneme rastlar. Köln, Essen, Bremen, Hamburg ve başka Alman kentlerine yoğun hava saldırıları düzenlendi.
Başlangıçta bombalar tam hedefi bulamıyordu. Ama daha sonra eğitilmiş havacıların kullandığı keşif uçakları geliştirildi. Bunlar radar yardımıyla hedefi bulunuyor ve tam üzerinden atarak yerini belirliyorlardı.Belli başlı hedefler çelik üretim alanları, savaş gereçleri yapılan fabrikalar, limanlar, petrol rafinerileri ve demir yollarından yükleme yapılan merkezlerdi.
Büyük Okyanustaki savaşlarAvustralya ve Yeni Zelanda güçlerince desteklenen ABD güçleri Büyük Okyanus’ta Japonların eline geçen bölgeleri geri üstlendi. Japonların Hint Okyanusunu geçerek Vichy Fransa’sının yönetimindeki Madagaskar adasını almasından ve müttefiklerin orta doğuya araç gereç sağladıkları yolu kesmesinden korkulduğu için bir İngiliz birliği de Mayıs 1942’de adaya çıktı ve Kasım’da tüm adayı ele geçirdi. Büyük Okyanusun güney batı bölgeleri ABD ile Japonya deniz kuvvetleri arasında yapılan birkaç deniz savaşı sonrası geri alındı. 1942 Mayısında Yeni Gine’de bir limanı ele geçirmekle görevli olan bir birlikleri taşıyan Japon savaş gemileri Avustralya ile Yeni Kaledonya arasında yer alan Mercan denizinde ABD güçlerinin saldırısına uğradı. İki tarafta yaklaşık olarak eşit kayıplar verdi. Ama Japon gemileri geri dönmek zorunda kaldı. Bu savaş, uçak gemilerin düşman gemilerini görmediği yeni tür deniz savaşlarının ilkiydi.
ABD Japonları Guadalcanal ve Solomon adalarından çıkardı. Avustralya ve ABD birlikleri 1943 başlarında Papua’yı, ve 1944 Haziran’ında Yeni Gine’yi tümüyle geri aldılar.
ABD 1944 Haziranı’nda Saipan’ı ve Mariana adalarını ele geçirdi. Ekimde ABD birlikleri Filipinler’de Leyte adasına çıktı. Japonya yeni çıkarmaları önlemek için geri kalan bütün savaş gemilerini bölgeye gönderdi. Ayın sonunda Leyte körfezi deniz savaşında Japon donanmasının büyük bir bölümü yok edildi. Bu II. Dünya Savaşı’nın en büyük deniz çarpışmasıydı. Ocak 1945’te General MacArthur komutasındaki ABD birlikleri Filipin’in en büyük adası olan Luzon’a çıktı ve Martta başkent Manila alında. Bu sırada Avustralya ve Hollanda güçleri de Borneo’yu ele geçirdi. 1945 Şubatı’nda General Nimitz komutasındaki ABD güçleri Tokyo’nun 1200 km güneyinde yer alan Bonin adalarından İvoşima’ya zorlu çarpışmalardan sonra büyük kayıplar vererek çıktı. 1945 Nisanı’nda Ryu-Kyu adalarından Okinova’ya yönelik saldırılar başladı.Bu arada 1944’te General Ordo Wingate’in birlikleri Birmanya içlerine kadar ilerlemiş 1945 Mart’ında İngilizler Mandalya’yı ele geçirmişti.
Müttefikler Fransa’ya giriyorFransa’nın kurtarılması için daha çok ABD, İngiliz ve Kanada birliklerinden oluşan Müttefik güçleri 1944 Mayıs’ında İngiltere’nin güney kıyılarında toplandı. Ayrıca bu birlikleri denizin öbür kıyısına götürmek üzere 4.000 gemi ve çıkarma aracı ile bunları korumak için savaş gemilerinden oluşan bir filo da hazırdı. Avrupa’nın geri alınması için oluşturulan Müttefik güçlerinin başkomutanı General Eisenhower’di.
Almanlar Müttefiklerin Dover Boğazı’ndan saldıracaklarını sanıyorlardı. Oysa çıkarma, Cherbourg ile Le Harve arasında yer alan Normandiya kıyısında başladı. 6 Haziran’da paraşüt birlikleri, bombardıman uçakları desteğinde askerler ve tanklar gemilerden kıyıya çıktı. Almanlar kıyıya engeller ve mayınlar yerleştirilmişti, ama akşama doğru General Montgomery’nin komutasındaki 85 bin asker kıyıya ulaşmayı başardı.
12 Haziran’da Almanlar Londra’yı uçan bombalarla bombalamaya başladılar. Bunlar ucunda 1 ton patlayıcı taşıyan ve düz gidebilmeleri için otomatik pilotla yönlendirilen küçük, jet motorlu araçlardı. Kuzey Fransa’daki rampalardan havalanıyorlardı. 30 Ağustos’a kadar 8.500’ü aşkın uçan bomba atıldı. Pek çoğu İngiliz savaş uçakları ve uçak savar toplarınca yok edildi; ama 2.000 kadarı Londra ve çevresine ulaşarak 6 bin kişinin ölümüne ve 40 bin kişinin yaralanmasına yol açtı.
20 Temmuz’da Alman suikastçiler içinde bomba bulunan bir dosya çantası ile Hitler’i öldürmek istedilerse de bunu başaramadılar. Almanları Kuzey Fransa boyunca batıya süren Müttefikler 25 Ağustos 1944’te Paris’i kurtardılar. Eylülde General Eisenhower Fransa’daki Müttefik kuvvetleri komutanlığına getirildi. ABD birlikleri güneye, İngiliz ve Kanada orduları ise Belçika’ya ilerledi. Müttefik Generallerin en başarılılarından biri de ABDli George S. Patton’du.
Müttefiklerin ilerleyişi Şubatta da sürdü. Alman tanklarının çoğunluğu doğu cephesine gönderilmişti. Martta Ren’i geçen Müttefikler Almanya’ya doğru hızla ilerledi; Alman güçlerini yararak Hollanda’ya girdi.Nisan 1945’te ABD birlikleri Leipzig, Karl-Marx-Stadt ve Münih’i aldı; Elbe ırmağı üzerindeki Torgau’da SSCB birlikleriyle buluştu. Daha kuzeyde Montgomery’nin askerleri Elbe’yi geçerek Hamburg’a girdi ve ardından Baltık Denizi’ndeki Lübeck ve Wismar’a doğru ilerlemeyi sürdürdüler.
Avrupa’da savaşın sonuİtalya’daki Müttefik güçler 13 Ağustos 1944’te Floransa’yı aldı. Almanlar bunun üzerine Pisa ile Rimnini arasında bir savunma hattı oluşturarak kış gelene kadar burada tutundular. Nisan 1945’te Müttefikler Po ırmağını geçti ve Alp Dağlarına doğru ilerledi. İtalya’da Almanlar 2 Mayıs’ta teslim oldular. İki gün sonra da Müttefikler Avusturya’dan güneye doğru ilerleyen ABD askerleriyle buluştu.
SSCB birlikleri ise 1944 Haziranı’nda Doğu Avrupa’da bir harekat başlattı. Temmuz sonunda Varşova’nın karşısında Vistül Irmağı’nın doğu kıyısına doğru ilerlediler. Daha güneyde SSCB ordusu iki koldan ilerlemeye ilerlemeye başladı. Biri Baltık Denizi’nin doğu kıyıları boyunca, öbürü de Tuna vadisi üzerinden Macaristan’a doğru ilerledi. Almanlar bu ilerlemeyi durduramayarak geri çekildiler.
1945 başlarında, Almanya’nın artık uzun süre savaşamayacağı ortaya çıkmıştı. Müttefik liderler, ABD başkanı Roosevelt, İngiltere başbakanı Churchill ile SSCB’nin önderi Stalin Kırım’daki Yalta kentinde toplandılar ve Almanya’nın koşulsuz olarak teslim alınmasında anlaştılar. Ayrıca savaş sonrası Avrupa’ya ilişkin planlar da yaptılar. Ocak 1945’te SSCB askerleri Oder Irmağı’nı aşarak Silezya’ya girdi. Güneyde ise Şubatta Budapeşte’ye, nisan başında da Viyana’ya girdiler ve Berlin’e doğru ilerlediler. 25 Nisanda Berlin’i kuşattılar. Kentin merkezindeki bir yer altı sığınağından savunmayı yönetmekte olan Hitler savaşın yitirildiğini kavrayarak 30 Nisan’da intihar etti. Amiral Karl Dönitz’i kendi yerine atamıştı.
Dönitz’in temsilcileri Reims’e Müttefiklerle görüşmeye gitti. Batıda Müttefiklere teslim olmayı; ama doğuda SSCB ile savaşmayı sürdürmeyi istiyorlardı. Eisenhower Almanların her yerde koşulsuz teslim olmaları konusunda ısrar etti. Almanya’nın teslim olması 8- 9 Mayıs 1945’te gece yarısı gerçekleşti.Japonya’nın teslim olmasıABD, Japonya’nın kıyı kentlerini yoğun bir biçimde bombaladığı sırada başkan Truman, Japonların direnişini kırmak ve savaşı kısaltmak gerekçesiyle atom bombası kullanmaya karar verdi. Atom bombası ABD’de gizlice geliştirilen ve büyük yıkım gücü olan bir silahtı. 6 Ağustos 1945’te ABD hava kuvvetlerinin bir bombardıman uçağı Hiroşima kenti üzerine ilk atom bombasını attı. 3 gün sonra gücü azaltılmış bir atom bombası da Nagasaki’ye atıldı. Bu bombalar Hiroşima’da 200 bin Nagasaki’de 80 bin sivilin ölmesine ve on binlerce kişinin yaralanmasına yol açtı bu kentler büyük ölçüde yıkıldı. Bitki örtüsü büyük zarar gördü. Atom bombasının yol açtığı radyasyonun etkisi yıllarca sürdü. Radyasyon nedeniyle insanlar daha sonra da sakatlandılar ve öldüler. 8 Ağustos’ta SSCB’de Japonya’ya savaş açtı ve Japonların elinde bulunan Mançurya ve Kore’yi işgale başladı. Bunun üzerine Japonya 2 Eylül’de resmen teslim oldu ve II. Dünya Savaşı sona erdi.

Mozaik

Mozaik değişik renklerde pişirilmiş sert toprak, taş,
cam ve
mermer parçalarının harçla duvar, taban gibi yerlere belirli bir desen veya şekil halinde tesbit edilmesiyle elde edilen yüzey işleme usulü. Önceleri çizgiler halinde işlenen mozaik, sonradan insan ve hayvan resimlerini çizmede bir usul olarak kullanıldı. Günümüzde pekçok insan, hayvan ve ağaç resimleri yapılmış tarihi mozaik işlemeler vardır.
Mozaik küçük, birbirinden farklı, üç boyutlu parçaları bir yüzey üzerinde yanyana getirerek resim oluşturma tekniğine ve ortaya çıkan esere mozaik denir.
Bilinen en eski mozaik M.Ö. 8. yüzyıldan kalma olup
çakıl taşlarından yapılmıştır. Yunanlılar, M.Ö. 5. yüzyılda bu tekniği daha da geliştirip, siyah, beyaz ve grinin tonlarındaki çakıl taşlarıyla zemin ve yol döşemeleri yaptılar. M.Ö. 4. yüzyılda ise, daha değişik desenler yapabilmek için kırmızı ve yeşile boyanmış çakıl taşlarını kullandılar.
Mozaik sanatında cam eski Yunan döneminde kullanılmaya başlandı ve bütün Bizans dönemi boyunca bu tekniğin en önemli malzemesi oldu. Camı her renkte imal etmek mümkün olduğundan sanatçının kullanabileceği renk çeşidi de boldu. Hıristiyanlığın ilk zamanlarında camın üstüne metal varak kaplanarak altın ve gümüş tessera yapılması keşfedildi. Bu ayna cam, ışığın çok daha kesif şekilde yansıtılmasını sağladı. Özellikle altın, Bizans döneminin titrek ışıklı mozaiklerinin en tipik özelliklerinden biri oldu.
Romalılar mozaikleri özellikle evlerinin yer döşemesinde yaygın olarak kullandılar. Bugün bu yer döşemelerinin; İtalya’da Pompei, Herculaneum ve Ostia’da, Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesinde ve Türkiye’de Hatay Arkeoloji Müzesinde değerli örnekleri vardır. Roma mozaik sanatının en üstün örnekleri ise İtalya Ravenna’daki S. Apollinare Nuova Kilisesi ve San Vitale Bazilikasında, İstanbul’da Ayasofya, Fethiye ve Kariye camilerindedir.
İslam aleminde pekçok caminin duvarlarında çeşitli çini işlemeleri vardır. İslam dünyasındaki çinicilik mozaik sanatının en ideal halidir. Güzel çinilerle süslenen parçalar duvarların süslenmesinde kullanılır. Bu akım İstanbul’dan Hindistan’a kadar yayıldı.
Orta Amerika’daki bazı ülkelerde de mozaik hayli gelişti. Hatta Meksikalı mücevherciler değerli taşlarla mozaik işlemeleri ağaç, taş, deri gibi malzemeler üzerine kakmalar yaptılar. Bunları bıçak sapı, kalkan, madalyon gibi yerlerde kullandılar. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da mozaik sanatı yeniden canlandı ve çok sayıda konut, seri üretimle elde edilen mozaik malzemeyle bezendi.
Günümüzde de banyolarda, binaların iç ve dışını kaplamada seri üretilen mozaikten faydalanılmaktadır.
Mozaikler
İlk olarak 5000 yıl önce Sümerler tarafından ev duvarlarına batırdıkları çömlek parçalarıyla yaratılan bu tekniğin günümüzde iki biçimi uygulanmaktadır:
Genelde çimentodan oluşan zemin malzeme üzerine parçacıkları batırmak.
Tutkalla yapıştırılmış parçaların aralarına sıva döşemek.
Parçacık olarak ise seramikten metale, ahşaptan cama kadar çok çeşitte, şekilde ve büyüklükte malzeme birarada kullanılabilmektedir.
Mozaik denince akla Roma İmparatorluğu zamanında yaratılan eserler gelir. Daha çok şehir kaldırımlarında, meydanlarda, ev avlularında kullanılan, sırlı seramikten yapılmış bu mozaiklerin parçaları birkaç milimetre kadar küçük olabilmektedir. Gaziantep Arkeoloji Müzesinde bulunan ve Zeugma antik şehrindeki villalardan çıkarılan mozaikler bu dönem eserlerinin en güzel örnekleri arasındadır.
Duvar ve tavan mozaikleri konusunda uzmanlaşan Bizanslılar ise parçacık olarak İtalya’da üretilen ve kalın, renkli camdan oluşan plakalar (Smalti) kullanmakla ünlüdürler. Bu dönemde, camlar, ışığı daha iyi yönlendirebilmek için farklı açılarda, ve sıvasız olarak yerleştirildi. Bazı desenlerde, camların arkasına gümüş yada altın yapraklar yapıştırıldı. Daha çok dini görüntüler betimleyen Roma mozaiklerinin aksine Bizanslılar aristokrasinin de mozaiklerini yarattılar.
İslam kültürü ise mozaik desenlerine getirdiği matematiksel zenginlikle ünlüdür. Yer yer cam küpler ve taşlar kullanılmış olsa da, İslami eserlerde, genelde, desen için özellikle üretilmiş, daha sonra, kenarları elde zimparalanarak boşluksuz yanyana oturacak şekle sokulmuş çini plakalar kullanılmıştır (zillij).
Antoni Gaudi, Guell Parkındaki koltukları mozaikle kaplayarak tekniğe yeni bir uygulama kanalı açmıştır. Bu mozaikler, farklı amaçlarla yaratılmış seramik ürünlerin yeniden düzenlenmesiyle meydana geldikleri icin kolaj tekniginin ilk örneği olarak da gösterilebilir. Aralarında Chagall ve Picasso’nun bulunduğu birçok modern sanatçı da eserlerini mozaik şeklinde ortaya koymuş, mozaik eserlerin konularına zenginlik katmışlardır. Günümüzde mozaikler mobilya dekorasyonundan yer kaplamalarına, bina kaplamalarından oda bölmelerine kadar birçok farklı yerde kullanılmaktadır. Konular soyut kavramlardan hiperrealist portrelere kadar çeşitlilik kazanmıştır.

Mozaik değişik renklerde pişirilmiş sert toprak, taş, cam ve

mermer parçalarının harçla duvar, taban gibi yerlere belirli bir desen veya şekil halinde tesbit edilmesiyle elde edilen yüzey işleme usulü. Önceleri çizgiler halinde işlenen mozaik, sonradan insan ve hayvan resimlerini çizmede bir usul olarak kullanıldı. Günümüzde pekçok insan, hayvan ve ağaç resimleri yapılmış tarihi mozaik işlemeler vardır.
Mozaik küçük, birbirinden farklı, üç boyutlu parçaları bir yüzey üzerinde yanyana getirerek resim oluşturma tekniğine ve ortaya çıkan esere mozaik denir.
Bilinen en eski mozaik M.Ö. 8. yüzyıldan kalma olup

çakıl taşlarından yapılmıştır. Yunanlılar, M.Ö. 5. yüzyılda bu tekniği daha da geliştirip, siyah, beyaz ve grinin tonlarındaki çakıl taşlarıyla zemin ve yol döşemeleri yaptılar. M.Ö. 4. yüzyılda ise, daha değişik desenler yapabilmek için kırmızı ve yeşile boyanmış çakıl taşlarını kullandılar.
Mozaik sanatında cam eski Yunan döneminde kullanılmaya başlandı ve bütün Bizans dönemi boyunca bu tekniğin en önemli malzemesi oldu. Camı her renkte imal etmek mümkün olduğundan sanatçının kullanabileceği renk çeşidi de boldu. Hıristiyanlığın ilk zamanlarında camın üstüne metal varak kaplanarak altın ve gümüş tessera yapılması keşfedildi. Bu ayna cam, ışığın çok daha kesif şekilde yansıtılmasını sağladı. Özellikle altın, Bizans döneminin titrek ışıklı mozaiklerinin en tipik özelliklerinden biri oldu.
Romalılar mozaikleri özellikle evlerinin yer döşemesinde yaygın olarak kullandılar. Bugün bu yer döşemelerinin; İtalya’da Pompei, Herculaneum ve Ostia’da, Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesinde ve Türkiye’de Hatay Arkeoloji Müzesinde değerli örnekleri vardır. Roma mozaik sanatının en üstün örnekleri ise İtalya Ravenna’daki S. Apollinare Nuova Kilisesi ve San Vitale Bazilikasında, İstanbul’da Ayasofya, Fethiye ve Kariye camilerindedir.
İslam aleminde pekçok caminin duvarlarında çeşitli çini işlemeleri vardır. İslam dünyasındaki çinicilik mozaik sanatının en ideal halidir. Güzel çinilerle süslenen parçalar duvarların süslenmesinde kullanılır. Bu akım İstanbul’dan Hindistan’a kadar yayıldı.
Orta Amerika’daki bazı ülkelerde de mozaik hayli gelişti. Hatta Meksikalı mücevherciler değerli taşlarla mozaik işlemeleri ağaç, taş, deri gibi malzemeler üzerine kakmalar yaptılar. Bunları bıçak sapı, kalkan, madalyon gibi yerlerde kullandılar. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da mozaik sanatı yeniden canlandı ve çok sayıda konut, seri üretimle elde edilen mozaik malzemeyle bezendi.
Günümüzde de banyolarda, binaların iç ve dışını kaplamada seri üretilen mozaikten faydalanılmaktadır.Mozaiklerİlk olarak 5000 yıl önce Sümerler tarafından ev duvarlarına batırdıkları çömlek parçalarıyla yaratılan bu tekniğin günümüzde iki biçimi uygulanmaktadır:
Genelde çimentodan oluşan zemin malzeme üzerine parçacıkları batırmak.Tutkalla yapıştırılmış parçaların aralarına sıva döşemek.
Parçacık olarak ise seramikten metale, ahşaptan cama kadar çok çeşitte, şekilde ve büyüklükte malzeme birarada kullanılabilmektedir.
Mozaik denince akla Roma İmparatorluğu zamanında yaratılan eserler gelir. Daha çok şehir kaldırımlarında, meydanlarda, ev avlularında kullanılan, sırlı seramikten yapılmış bu mozaiklerin parçaları birkaç milimetre kadar küçük olabilmektedir. Gaziantep Arkeoloji Müzesinde bulunan ve Zeugma antik şehrindeki villalardan çıkarılan mozaikler bu dönem eserlerinin en güzel örnekleri arasındadır.
Duvar ve tavan mozaikleri konusunda uzmanlaşan Bizanslılar ise parçacık olarak İtalya’da üretilen ve kalın, renkli camdan oluşan plakalar (Smalti) kullanmakla ünlüdürler. Bu dönemde, camlar, ışığı daha iyi yönlendirebilmek için farklı açılarda, ve sıvasız olarak yerleştirildi. Bazı desenlerde, camların arkasına gümüş yada altın yapraklar yapıştırıldı. Daha çok dini görüntüler betimleyen Roma mozaiklerinin aksine Bizanslılar aristokrasinin de mozaiklerini yarattılar.
İslam kültürü ise mozaik desenlerine getirdiği matematiksel zenginlikle ünlüdür. Yer yer cam küpler ve taşlar kullanılmış olsa da, İslami eserlerde, genelde, desen için özellikle üretilmiş, daha sonra, kenarları elde zimparalanarak boşluksuz yanyana oturacak şekle sokulmuş çini plakalar kullanılmıştır (zillij).
Antoni Gaudi, Guell Parkındaki koltukları mozaikle kaplayarak tekniğe yeni bir uygulama kanalı açmıştır. Bu mozaikler, farklı amaçlarla yaratılmış seramik ürünlerin yeniden düzenlenmesiyle meydana geldikleri icin kolaj tekniginin ilk örneği olarak da gösterilebilir. Aralarında Chagall ve Picasso’nun bulunduğu birçok modern sanatçı da eserlerini mozaik şeklinde ortaya koymuş, mozaik eserlerin konularına zenginlik katmışlardır. Günümüzde mozaikler mobilya dekorasyonundan yer kaplamalarına, bina kaplamalarından oda bölmelerine kadar birçok farklı yerde kullanılmaktadır. Konular soyut kavramlardan hiperrealist portrelere kadar çeşitlilik kazanmıştır.

Tezhip

E ski bir süsleme sanatıdır. Sözcük Arapça’da “altınlama, yaldızlama” anlamına gelir. Ama tezhip yalnız altınla değil boya ile de yapılır. Daha çok yazma kitapların sayfalarını, hat levhalarının kenarlarını süslemede kullanılmıştır.
Tezhip doğuda olduğu kadar batıda da uygulama alanı bulmuş bir sanattır. Özellikle ortaçağda Hıristiyanlık’ın kutsal metinlerini, dua kitaplarını süslemede yoğun biçimde kullanılmıştır. Ama zaman içerisinde kitaplarda da resim öne çıkmış, tezhip yalnızca başlıklardaki büyük harfleri süslemekle sınırlı kalmıştır.
Türkler’de tezhibin geçmişi Uygurlar’a kadar uzanır. Mani dininin Uygurlar arasında yayıldığı 9. yüzyılda tezhip sanatı da görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde İslam ülkelerinde de tezhip yaygın bir sanattı. Anadolu’ya Selçuklular’ın getirdiği tezhip en gelişkin dönemini Osmanlılar zamanında yaşamıştır. 15. yüzyılda Mısır’da Memlûk sanatçıları ayrı bir üslup geliştirmişler, aynı dönemde İran’da ve ardından Timurlular’ın egemen olduğu Herat, Hive, Buhara, Semerkant gibi merkezlerde tezhip sanatı büyük gelişme göstermiştir. Herat’ta geliştirilen üslup daha sonra da İran tezhip sanatını büyük ölçüde etkilemiştir. Osmanlı sanatçıları da 15.-16. yüzyıllarda İran’la artan ilişkiler sonucunda Herat Okulu’nun birçok özelliğini yapıtlarında kullanmış, yeni bireşimler yaratmışlardır. 18. yüzyılda Osmanlı tezhip sanatı gerilemeye yüz tutmuş, klasik motiflerin yerini kaba süslemeler almaya başlamıştır. 19. yüzyılda ise sanatın hemen her alanını saran batı etkisi tezhibe de yansımış, örneğin Klasik dönemde tek olarak kullanılan çiçek motifleri vazolar, saksılar içinde buketler halinde görülür olmuştur.
Tezhipte temel malzeme altın ya da boyadır. Altın, dövülerek ince bir tabaka haline getirilmiş varak olarak kullanılır. Altın varak su içinde ezilip jelatinle karıştırılarak belli bir kıvama getirilir. Boya ise genellikle toprak boyalardan seçilirdi. Sonraları sentetik boyalar da kullanılmıştır. Tezhip sanatçısı (müzehhip) bir kâğıdın üstüne çizdiği motifi önce sert bir şimşir ya da çinko altlığın üstüne koyarak çizgileri noktalar halinde iğneyle deler. Sonra bu delikli kâğıdı uygulanacağı zeminin üstüne koyarak delikleri yapışkan bir siyah tozla doldurur. Delikli kâğıt kaldırıldığında motifin uygulanacak zemine çıktığı görülür. Bu motif iyice belirginleştirilip altınla ya da boyayla doldurularak tezhip meydana getirilir.

E ski bir süsleme sanatıdır. Sözcük Arapça’da “altınlama, yaldızlama” anlamına gelir. Ama tezhip yalnız altınla değil boya ile de yapılır. Daha çok yazma kitapların sayfalarını, hat levhalarının kenarlarını süslemede kullanılmıştır.
Tezhip doğuda olduğu kadar batıda da uygulama alanı bulmuş bir sanattır. Özellikle ortaçağda Hıristiyanlık’ın kutsal metinlerini, dua kitaplarını süslemede yoğun biçimde kullanılmıştır. Ama zaman içerisinde kitaplarda da resim öne çıkmış, tezhip yalnızca başlıklardaki büyük harfleri süslemekle sınırlı kalmıştır.
Türkler’de tezhibin geçmişi Uygurlar’a kadar uzanır. Mani dininin Uygurlar arasında yayıldığı 9. yüzyılda tezhip sanatı da görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde İslam ülkelerinde de tezhip yaygın bir sanattı. Anadolu’ya Selçuklular’ın getirdiği tezhip en gelişkin dönemini Osmanlılar zamanında yaşamıştır. 15. yüzyılda Mısır’da Memlûk sanatçıları ayrı bir üslup geliştirmişler, aynı dönemde İran’da ve ardından Timurlular’ın egemen olduğu Herat, Hive, Buhara, Semerkant gibi merkezlerde tezhip sanatı büyük gelişme göstermiştir. Herat’ta geliştirilen üslup daha sonra da İran tezhip sanatını büyük ölçüde etkilemiştir. Osmanlı sanatçıları da 15.-16. yüzyıllarda İran’la artan ilişkiler sonucunda Herat Okulu’nun birçok özelliğini yapıtlarında kullanmış, yeni bireşimler yaratmışlardır. 18. yüzyılda Osmanlı tezhip sanatı gerilemeye yüz tutmuş, klasik motiflerin yerini kaba süslemeler almaya başlamıştır. 19. yüzyılda ise sanatın hemen her alanını saran batı etkisi tezhibe de yansımış, örneğin Klasik dönemde tek olarak kullanılan çiçek motifleri vazolar, saksılar içinde buketler halinde görülür olmuştur.
Tezhipte temel malzeme altın ya da boyadır. Altın, dövülerek ince bir tabaka haline getirilmiş varak olarak kullanılır. Altın varak su içinde ezilip jelatinle karıştırılarak belli bir kıvama getirilir. Boya ise genellikle toprak boyalardan seçilirdi. Sonraları sentetik boyalar da kullanılmıştır. Tezhip sanatçısı (müzehhip) bir kâğıdın üstüne çizdiği motifi önce sert bir şimşir ya da çinko altlığın üstüne koyarak çizgileri noktalar halinde iğneyle deler. Sonra bu delikli kâğıdı uygulanacağı zeminin üstüne koyarak delikleri yapışkan bir siyah tozla doldurur. Delikli kâğıt kaldırıldığında motifin uygulanacak zemine çıktığı görülür. Bu motif iyice belirginleştirilip altınla ya da boyayla doldurularak tezhip meydana getirilir.

Minyatür

Ç ok ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen addır. Ortaçağda
Avrupa’da elyazması kitaplarda baş harfler kırmızı bir renkle boyanarak süslenirdi. Bu iş için, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksit kullanılırdı. Minyatür sözcüğü buradan türemiştir. Bizde ise eskiden resme “nakış” ya da “tasvir” denirdi. Minyatür için daha çok nakış sözcüğü kullanılırdı. Minyatür sanatçısı için de “resim yapan, ressam” anlamına gelen nakkaş ya da musavvir denirdi. Minyatür daha çok kâğıt, fildişi ve benzeri maddeler üzerine yapılırdı.
Minyatür, doğu ve batı dünyasında çok eskiden beri bilinen bir resim tarzıdır. Ama minyatürün bir doğu sanatı olduğunu, batıya doğudan geldiğini ileri sürenler vardır. Doğu ve batı minyatürleri resim sanatı yönünden hemen hemen birbirinin aynı olmakla birlikte renk ve biçimlerde, konularda ayrılıklar görülür. Minyatür, kitapları resimlemek amacıyla yapıldığından boyutları küçük tutulmuştur. Bu ortak bir özelliktir. Doğu ve Türk minyatürlerinin bazı başka özellikleri de vardır. Bu minyatürlerin çevresi çoğu kez “tezhip“ denen bezemeyle süslenirdi. Minyatürde suluboyaya benzer bir boya kullanılırdı. Yalnız bu boyaların karışımında bir tür yapışkan olan arapzamkı biraz daha fazlaydı. Çizgileri çizmek ve ince ayrıntıları işlemek için yavru kedilerin tüylerinden yapılan ve “tüykalem“ denen çok ince fırçalar kullanılırdı. Boyama işi için de çeşitli fırçalar vardı. Resim yapılacak kâğıdın üzerine arapzamkı katılmış üstübeç sürülürdü. Renklere saydamlık kazandırmak için de bu yüzeyin üzerine bir kat da altın tozu sürüldüğü olurdu.
Bilinen en eski minyatürler
Eski Mısır’da rastlanan ve İÖ 2. yüzyılda
papirüs üzerine yapılan minyatürlerdir. Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma,
Bizans ve
Süryani elyazmaları’nın da minyatürlerle süslendiği görülür. Hıristiyanlık yayılınca minyatür özellikle elyazması İncil’leri süslemeye başladı. Avrupa’da minyatürün gelişmesi 8. yüzyılın sonlarına rastlar. 12. yüzyılda ise minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler değil dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı. Baskı makinesinin bulunuşuna kadar Avrupa’da çok güzel ve görkemli minyatürler yapıldı. Bundan sonra minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı. 17. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı. Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte dar bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak sürdürüldü. Selçuklular döneminde de minyatüre önem verildi. Selçuklular’ın İran ile ilişkileri nedeniyle minyatür sanatı İran etkisinde kaldı. Mevlana’nın resmini yapan Abdüddevle ve başka ünlü minyatür sanatçıları yetişti. Osmanlı Devleti döneminde ise 18. yüzyıla kadar İran ve Selçuklu etkisi sürdü. Fatih döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde de Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti. 16. yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Nakşî ve Şah Kulu ün yaptılar. Gene aynı dönemde, Bihzad’ın öğrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul’a çağrılarak saraya başnakkaş (başressam) yapılmıştı. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıktı ve kendine özgü bir biçim geliştirdi. 19. yüzyıl başlarında yenileşme hareketleriyle birlikte minyatürde de batı resim sanatının etkileri görüldü. Minyatür yavaş yavaş yerini bildiğimiz anlamda çağdaş resme bırakmaya başladı. Ama batıda olduğu gibi ülkemizde de geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürmektedir.

Ç ok ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen addır. Ortaçağda Avrupa’da elyazması kitaplarda baş harfler kırmızı bir renkle boyanarak süslenirdi. Bu iş için, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksit kullanılırdı. Minyatür sözcüğü buradan türemiştir. Bizde ise eskiden resme “nakış” ya da “tasvir” denirdi. Minyatür için daha çok nakış sözcüğü kullanılırdı. Minyatür sanatçısı için de “resim yapan, ressam” anlamına gelen nakkaş ya da musavvir denirdi. Minyatür daha çok kâğıt, fildişi ve benzeri maddeler üzerine yapılırdı.
Minyatür, doğu ve batı dünyasında çok eskiden beri bilinen bir resim tarzıdır. Ama minyatürün bir doğu sanatı olduğunu, batıya doğudan geldiğini ileri sürenler vardır. Doğu ve batı minyatürleri resim sanatı yönünden hemen hemen birbirinin aynı olmakla birlikte renk ve biçimlerde, konularda ayrılıklar görülür. Minyatür, kitapları resimlemek amacıyla yapıldığından boyutları küçük tutulmuştur. Bu ortak bir özelliktir. Doğu ve Türk minyatürlerinin bazı başka özellikleri de vardır. Bu minyatürlerin çevresi çoğu kez “tezhip“ denen bezemeyle süslenirdi. Minyatürde suluboyaya benzer bir boya kullanılırdı. Yalnız bu boyaların karışımında bir tür yapışkan olan arapzamkı biraz daha fazlaydı. Çizgileri çizmek ve ince ayrıntıları işlemek için yavru kedilerin tüylerinden yapılan ve “tüykalem“ denen çok ince fırçalar kullanılırdı. Boyama işi için de çeşitli fırçalar vardı. Resim yapılacak kâğıdın üzerine arapzamkı katılmış üstübeç sürülürdü. Renklere saydamlık kazandırmak için de bu yüzeyin üzerine bir kat da altın tozu sürüldüğü olurdu.
Bilinen en eski minyatürler Eski Mısır’da rastlanan ve İÖ 2. yüzyılda
papirüs üzerine yapılan minyatürlerdir. Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma, Bizans ve Süryani elyazmaları’nın da minyatürlerle süslendiği görülür. Hıristiyanlık yayılınca minyatür özellikle elyazması İncil’leri süslemeye başladı. Avrupa’da minyatürün gelişmesi 8. yüzyılın sonlarına rastlar. 12. yüzyılda ise minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler değil dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı. Baskı makinesinin bulunuşuna kadar Avrupa’da çok güzel ve görkemli minyatürler yapıldı. Bundan sonra minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı. 17. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı. Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte dar bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak sürdürüldü. Selçuklular döneminde de minyatüre önem verildi. Selçuklular’ın İran ile ilişkileri nedeniyle minyatür sanatı İran etkisinde kaldı. Mevlana’nın resmini yapan Abdüddevle ve başka ünlü minyatür sanatçıları yetişti. Osmanlı Devleti döneminde ise 18. yüzyıla kadar İran ve Selçuklu etkisi sürdü. Fatih döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde de Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti. 16. yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Nakşî ve Şah Kulu ün yaptılar. Gene aynı dönemde, Bihzad’ın öğrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul’a çağrılarak saraya başnakkaş (başressam) yapılmıştı. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıktı ve kendine özgü bir biçim geliştirdi. 19. yüzyıl başlarında yenileşme hareketleriyle birlikte minyatürde de batı resim sanatının etkileri görüldü. Minyatür yavaş yavaş yerini bildiğimiz anlamda çağdaş resme bırakmaya başladı. Ama batıda olduğu gibi ülkemizde de geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürmektedir.

İlkel sanat

B ugün için, sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadırlar. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.
Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri “ilkel sanat” başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. “İlkel sanat” terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan ” ilkel” kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren ” ilkel sanat “, tarihî kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.
1. Paleolitik Çağ
Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır.
İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihî dönemler arasında, pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır.
Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir.
Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922 yılında Yukarı Garonne’da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır. Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris’de “İnsan Müzesi”nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde işlenmiştir (Resim 2).
Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler.
Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları, eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya’daki Altamira Mağarası’dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır.
Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.
En son bulunan resimli mağara Fransa’daki Lasque (Laskö)’dür. Bilinen en eski mağara resimleri, bu mağarada bulunmaktadır. 30 bin veya 25 bin yıl eskiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Altamira mağarasındaki resimlerden daha güzel, daha iyi korunmuş ve daha zengindir. Duvarlarda beş metre boyunda hayvan resimleri bulunmaktadır. Bu mağaranın duvarlarına beş metre boyunda öküz resimleri çizmek, günümüzde dahi oldukça zor bir durumdur. Çünkü bu figürleri çizerken görebilmek ve iyi çizilip çizilmediğini kontrol etmek için geriye çekilebilecek bir mesafe yoktur. Bu sebeple, oldukça ilkel bir çağdaki bu insanların, bu resimleri nasıl yapabildiği oldukça düşündürücüdür.
İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için, bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir. Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir.
Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz.
Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.
2. Neolitik Çağ
Bu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada ve suda avcılık halâ önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, kerpiç evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır.
Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine kerpiç, saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu.
Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.
Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir:
1- Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken “Menhir” (Resim 4), bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa “Cromlech” (Kromlek) adını alırlar (Resim 5).
2- Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen odalar ki; bunlara da “Dolmen” denir (Resim 6). Dolmen’ler, birer mezar odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse, ortaya çıkan tepeciklere Tümülüs = Höyük adı verilir. Dolmenler, basit dolmen, örtülü koridor, kubbeli dolmen adını alan türlerde olur.
Menhirler, Fransa’da ve İngiltere’de çok sayıda bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler; doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar.
Bazı menhirler tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller yani dinî semboller olduklarıdır.
Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dinî anıtlar veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için, güneş tapınağı da olabilirler.
Dolmenler’in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat, çoğu soyulmuş olan bu mezar odalarında, neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde, geometrik ve sembolik figürler kazılıdır.
Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler:
Basit Dolmen :Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde, yatık durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen, bazen bir tümülüs ile örtülüdür.
Kubbeli Dolmen : Bu tip dolmende, harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan’da “Tolos” denilen bu tür inşaata, Fransa ve İrlanda’da bugün dahi çoban kulübeleri arasında rastlanmaktadır.
Örtülü Koridor : Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün anıt, üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef, kabartma olup, heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları, derin bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa “yüksek rölyef”, eğer çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse “alçak rölyef” adını alır).

B ugün için, sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadırlar. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.
Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri “ilkel sanat” başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. “İlkel sanat” terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan ” ilkel” kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren ” ilkel sanat “, tarihî kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.1. Paleolitik ÇağAlet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır.
İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihî dönemler arasında, pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır.
Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir.
Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922 yılında Yukarı Garonne’da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır. Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris’de “İnsan Müzesi”nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde işlenmiştir (Resim 2).
Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler.
Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları, eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya’daki Altamira Mağarası’dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır.
Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.
En son bulunan resimli mağara Fransa’daki Lasque (Laskö)’dür. Bilinen en eski mağara resimleri, bu mağarada bulunmaktadır. 30 bin veya 25 bin yıl eskiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Altamira mağarasındaki resimlerden daha güzel, daha iyi korunmuş ve daha zengindir. Duvarlarda beş metre boyunda hayvan resimleri bulunmaktadır. Bu mağaranın duvarlarına beş metre boyunda öküz resimleri çizmek, günümüzde dahi oldukça zor bir durumdur. Çünkü bu figürleri çizerken görebilmek ve iyi çizilip çizilmediğini kontrol etmek için geriye çekilebilecek bir mesafe yoktur. Bu sebeple, oldukça ilkel bir çağdaki bu insanların, bu resimleri nasıl yapabildiği oldukça düşündürücüdür.
İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için, bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir. Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir.
Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz.Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.
2. Neolitik ÇağBu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada ve suda avcılık halâ önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, kerpiç evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır.
Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine kerpiç, saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu.
Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.
Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir:1- Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken “Menhir” (Resim 4), bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa “Cromlech” (Kromlek) adını alırlar (Resim 5).
2- Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen odalar ki; bunlara da “Dolmen” denir (Resim 6). Dolmen’ler, birer mezar odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse, ortaya çıkan tepeciklere Tümülüs = Höyük adı verilir. Dolmenler, basit dolmen, örtülü koridor, kubbeli dolmen adını alan türlerde olur.
Menhirler, Fransa’da ve İngiltere’de çok sayıda bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler; doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar.
Bazı menhirler tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller yani dinî semboller olduklarıdır.
Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dinî anıtlar veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için, güneş tapınağı da olabilirler.
Dolmenler’in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat, çoğu soyulmuş olan bu mezar odalarında, neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde, geometrik ve sembolik figürler kazılıdır.
Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler:
Basit Dolmen :Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde, yatık durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen, bazen bir tümülüs ile örtülüdür.
Kubbeli Dolmen : Bu tip dolmende, harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan’da “Tolos” denilen bu tür inşaata, Fransa ve İrlanda’da bugün dahi çoban kulübeleri arasında rastlanmaktadır.
Örtülü Koridor : Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün anıt, üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef, kabartma olup, heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları, derin bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa “yüksek rölyef”, eğer çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse “alçak rölyef” adını alır).

Ebru sanatı

Ebru, kâğıt üzerine, özel yöntemlerle yapılan geleneksel bir süsleme sanatıdır. Ebru sözcüğüne köken olarak, bulut anlamına gelen Farsça “ebr” sözcüğü gösterilmektedir. Bu sözcükten türetilen ve “bulut gibi” ya da “bulutumsu” anlamına gelen “ebri” sözcüğü Türkçe’de değişerek “ebru” biçimini almıştır. Gerçekten de ebru bulut izlenimi uyandıran bir görünümdedir. Ebru sözcüğü bir başka görüşe göre “yüz suyu” anlamına gelen Farsça “âb-rûy” tamlamasından gelmektedir.
Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu kesindir. Bazı İran kaynaklarında ilk kez Hindistan’da ortaya çıktığı yazılıdır. Hindistan’dan İran’a, oradan da Osmanlılar’a geçmiştir. Gene bazı kaynaklara göre de ebru Türkistan’daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılar’a geçmiştir. Batıda ebru “Türk Kâğıdı” diye adlandırılır.
Ebrunun Yapılması
Ebrunun yapılışı oldukça zevkli ve sabır isteyen bir iştir. Önce uygun bir kâğıt seçmek gerekir. Çünkü her kâğıda ebru yapılmaz. Kâğıt, boyayı iyice emecek nitelikte ve dayanıklı olmalıdır. Eskiden hattatlar (güzel yazı ustaları) yazı yazmak için yüzeyine “ahar” denen özel karışımlı (nişasta ve yumurta akı) bir sıvı sürülen ve bu yüzden “aharlı” denilen kâğıt türünü yeğlerlerdi. Ebrucular ise bu tür kâğıtlar boyayı iyi emmediği için “aharsız” da denen ham kâğıt kullanırlardı.
Ebru yapmak için genellikle dikdörtgen biçiminde, büyükçe ve yayvan bir tekne gerekir. Geven denilen otun gövdesinden elde edilen ve beyaz renkli bir tür zamk olan kitre, belli bir oranda, suyla bir kabın içinde karıştırılır. Kitre yerine salep, keten tohumu, ayva çekirdeği, gazyağı gibi birçok değişik madde de kullanılmaktadır. Kitre ile yapılan bu karışım 12 saat kadar bekletilir ve zaman zaman karıştırılır. Kitre bu süre sonunda erir ve karışım boza kıvamını alır.
Daha sonra küçük fincanlarda ebru için boya hazırlanır. Bu amaçla kullanılacak boya çok ince toz haline getirilmeli ve suda eriyip dağılmayan bitkisel ve kimyasal boyalardan olmamalıdır. Fincanda su ile iyice karıştırılarak sıvılaştırılan boyalara ayrıca iki kahve kaşığı taze sığır ödü katılır. Bu işlemin amacı iyice ezilmiş boyanın dibe çökmeden yüzeyde kalmasını sağlamaktır. Bu biçimde hazırlanan değişik renkteki boyalar özel tekneye boşaltılmış olan boza kıvamındaki sıvının yüzüne serpilir. Yüzeyde birikintiler halinde kalan bu boyalar daha sonra tahta bir çubukla karıştırıldığında ya da yayıldığında şaşırtıcı ve ilginç desenler ortaya çıkar. Ayrıca hazırlayanın isteğine göre belli desenler de elde edilebilir. Bu desenlerin üzerine yatırılan özel kâğıt, 5-10 saniye sonra, iki ucundan tutularak kaydırmadan ve oynatmadan, kitap sayfası açar gibi bir yana doğru kaldırılır. Kâğıt, boyalı tarafı üste gelmek üzere uygun bir yere serilerek kurutulur. Böylece ortaya binlerce ayrıntı ve renk taşıyan desenler çıkar. Eğer, bu desenlerin arasına bir yazı ya da herhangi bir çiçek motifi yerleştirilmek istenirse, başka bir yöntem uygulanır. Yazı ya da motif, bir kâğıda yazılır ya da çizilir. Keskin bir araçla kenarları kesilip kalıp çıkartılır ve ebru kâğıdına zayıf bir yapıştırıcı ile yapıştırılır. Kâğıdın, yapıştırılan desenin bulunduğu yüzeyi yukarıda anlatıldığı gibi teknenin içine yatırılır. Elde edilen ebru kuruduktan sonra, hafifçe yapıştırılmış olan bölüm sökülünce yazı ya da motiflerin yerleri boş kalır. Bu yöntem hattat ve ebru ustası Necmeddin Okyay (1883-1976) tarafından bulunduğu için bu yöntemle yapılan ebrulara “Necmettin Ebrusu” denir. Ebrunun “battal ebru”, “taraklı ebru”, “çiçekli ebru” gibi daha birçok türü vardır.
Ebru ciltçilikte ve hattatlıkta çok kullanılırdı. Bazen elde edilen ilginç ve güzel desenler bir tablo görünümünde olduğu için bu amaçla da kullanıldığı oldu. Türkler’den Hatip Mehmed Efendi (18.yüzyıl), Şeyh Sadık Efendi (19.yüzyıl), Bekir Efendi (20.yüzyıl başları) gibi çok usta ebru sanatçıları yetişmiştir. Bu sanatın Necmeddin Okyay’dan sonra yetişen son ustaları arasında Mustafa Düzgünman (doğumu 1920) ve Niyazi Sayın (doğumu 1927) özellikle anılabilir.
Ebru, kitreyle yoğunlaştırılmış su üzerine tezyini kâğıt ile
resim yapma sanatıdır.
Geleneksel Türk Sanatlarındandır. Ebru sözcüğüne köken olarak bulut anlamına gelen ve Farsça bir kelime olan “ebr” sözcüğü gösterilmektedir.
Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemekle beraber bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu düşünülmektedir. Bazı İran kaynaklarında Hindistan’da ortaya çıktığı yazılıdır. Bazı kaynaklara göre de Türkistan’daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılar’a geçmiştir. Batıda ebru “Türk Kağıdı” olarak adlandırılmaktadır.
Koyulaştırıcı bir madde ile kıvamı arttırılmış suyun üzerine, içine
öd katılmış, suda erimeyen boyaların serpilmesi ve su yüzeyinde meydana gelen şekillerin bir kağıda geçirilmesi ile yapılır.
Ebru türleri
Battal Ebru : Su üzerine serpilen boyalara hiçbir müdahale olmaksızın yapılan ebru
Gelgit Ebru : Battal ebrudan sonra, önce enlemesine ,boydan boya, daha sonra yukarıdan aşağıya
çizgiler çekildiğinde elde edilen ebru.
Şal Ebru : Gelgit ebrudan sonra çapraz çizgiler çekilerek elde edilen ebru
Somaki Ebru
Taraklı Ebru
Bülbül Yuvası
Çiçekli Ebru
Hafif Ebru
Koltuk Ebrusu
Ebru : “Akkase” (عاكسه), “yansıma” veya “kalıp” manesidir. “Aks” (عكس) “negatif” Arapça dilde aslı ve şimdi Farsçadan Türkçe’ye geldi. Bir oyma kağıtı kalıp veya Arap zamkı kullanılarak ebrunun figür ya da yazı şeklinde kapatılan yerlerinin ebru almaması sağlanarak yapılan figüretif ebru türü.
Neftli Ebru :Battal ebru türünde tekneye atılan son boyanın içine neft katılarak yapılan ebru çeşidi.
Kumlu Ebru : Yüzey gerilimi düşük bir teknede, sürekli aynı noktaya boya damlatarak yapılan ebru çeşididir.
Hatip Ebru:Battal ebrudan sonra bizle boya damlatılır ve biz yada at kılıyla damlalara şekil verilir.
Ebru malzemeleri
Su
Kitre ,deniz kadayıfı boy tohunu ve sahlep gibi suyun yoğunluğunu sağlayacak doğal maddeler ile karıştırılır. Su kireçsiz ise dinlendirilmiş musluk suyu olabilir.Eskiler yağmur suyu kullanırmış.Tercihen saf su kullanılmalıdır.
Toprak boya
Ebruda kullanılan boyalar eskiden doğada bulunan topraktan elde edilirmiş.Bu toprak ezilir elekle elenir ve suda süzülerek kullanıma hazır hale getirilirmiş.
Günümüzde ezilmeye hazır halde yada ezilmiş boyalar kullanılmaktadır.Toprak boyalar mermer ve destiseng denilen el taşı nın yardımıyla ezilerek macun kıvamına getirilerek kullanılır.
Öd
Öd genellikle büyük baş hayvanların safrakesesinden elde edilir.Safrakeseleri delinir ve içindeki öd süzülerek bir kapta toplanır,benmari usulü kaynar suda 20 dakika bekletilir.Yüzeyde biriken köpük bir kaşık yardımıyla alınır.Bu işlem ktü bir kokuya neden olduğu için açık havada yapılması önerilir.Kalkan balığı ödü de kumlu-kıçıklı ebru yapımı için uygundur.
Kitre
Ebru yapımında kullanılan suyun belli bir yoğunluğa sahip olması ve özel olarak hazırlanan boyayı üzerinde tutabilmesi gerekmektedir, her hangi bir suyla ebru yapılamaz. Ebrunun suyuna bu özelliği veren maddenin ismi kitredir. Kitre,
Türkiye’nin güney ve güneydoğu bölgelerinde kırlarda yetişen yabani bir dikenin(geven) özsuyudur. Köylüler kırlarda geven dikeninin gövdesine bıçakla çizik atar, birkaç gün beklerler. Bitkinin özsuyu çizik bölgeden akar ve kurur. Bir ağaç kabuğuna benzer görünüm alır. Bu kabuklar tek tek toplanır. Kabuk şeklinde olan kitre aktarlarda satılmaktadır. Ebrunun suyu hazırlanırken saf suyun içine belli ölçülerde kitre konulur. Su ağzı kapalı bir kapta bu şekilde bir süre bekletilir. Belli zaman aralıklarıyla mıncıklanarak eriyen kitre özünün dağıtılması gerekir. Suyun yeterli yoğunluğa ulaşmasından sonra, içinde kalan erimemiş kitre kalıntılarını ayırmak için, ebru suyu iyice süzülmelidir.
Kitre ebru yapımında kullanılan, suyun belli bir yoğunlukta olması için suya karıştırılan maddelerden biridir. Ünlü Ebrucu Sacid Okyay ebru yapımında en iyi sonucu salepin verdiğini ancak kitrenin daha ucuz olması sebebi ile kitre kullandığından bahseder.
Deniz kadayıfı
Kitrenin hazır hale gelmesi 5-6 gün kadar gerektiği için deniz kadayıfı denilen deniz yosunu kullanılabilir.Hazır toz halde satılır.50 gr toza 5 lt saf su ilave edilerek topaklanma olmamasına dikkat edilerek mikserle karıştırılır.Bir saat içindeki hava kabarcıkları yüzeye çıkıp patlıyana kadar beklenir.Sonra kullanıma hazırdır.
At kılı
Fıça yapımında kullanılan atkılları tercihen yaşlı atların yelelerinden yada kuyruklarından elde edilir.At kılı tercih edilmesinin nedenleri gözenekleri nedeniyle boyaların fırçadan bir vuruşta dökülmemesidir.Böylece tüm yüzeye eşit büyüklükte ve miktarda boya dökülebilir.
Fırçada gül dalı kullanılması:gül dalının esnek olması , kolay küf tutmaması nedeniyledir.Eski ustalardan Necmettin OKYAY’ın çok özel ve ödüllü güller yetiştirmesi ve bu güllerin dallarını kullanması ,öğrencilerinin de bu yönde geleneği sürdürmesi.

Ebru, kâğıt üzerine, özel yöntemlerle yapılan geleneksel bir süsleme sanatıdır. Ebru sözcüğüne köken olarak, bulut anlamına gelen Farsça “ebr” sözcüğü gösterilmektedir. Bu sözcükten türetilen ve “bulut gibi” ya da “bulutumsu” anlamına gelen “ebri” sözcüğü Türkçe’de değişerek “ebru” biçimini almıştır. Gerçekten de ebru bulut izlenimi uyandıran bir görünümdedir. Ebru sözcüğü bir başka görüşe göre “yüz suyu” anlamına gelen Farsça “âb-rûy” tamlamasından gelmektedir.
Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu kesindir. Bazı İran kaynaklarında ilk kez Hindistan’da ortaya çıktığı yazılıdır. Hindistan’dan İran’a, oradan da Osmanlılar’a geçmiştir. Gene bazı kaynaklara göre de ebru Türkistan’daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılar’a geçmiştir. Batıda ebru “Türk Kâğıdı” diye adlandırılır.Ebrunun YapılmasıEbrunun yapılışı oldukça zevkli ve sabır isteyen bir iştir. Önce uygun bir kâğıt seçmek gerekir. Çünkü her kâğıda ebru yapılmaz. Kâğıt, boyayı iyice emecek nitelikte ve dayanıklı olmalıdır. Eskiden hattatlar (güzel yazı ustaları) yazı yazmak için yüzeyine “ahar” denen özel karışımlı (nişasta ve yumurta akı) bir sıvı sürülen ve bu yüzden “aharlı” denilen kâğıt türünü yeğlerlerdi. Ebrucular ise bu tür kâğıtlar boyayı iyi emmediği için “aharsız” da denen ham kâğıt kullanırlardı.
Ebru yapmak için genellikle dikdörtgen biçiminde, büyükçe ve yayvan bir tekne gerekir. Geven denilen otun gövdesinden elde edilen ve beyaz renkli bir tür zamk olan kitre, belli bir oranda, suyla bir kabın içinde karıştırılır. Kitre yerine salep, keten tohumu, ayva çekirdeği, gazyağı gibi birçok değişik madde de kullanılmaktadır. Kitre ile yapılan bu karışım 12 saat kadar bekletilir ve zaman zaman karıştırılır. Kitre bu süre sonunda erir ve karışım boza kıvamını alır.
Daha sonra küçük fincanlarda ebru için boya hazırlanır. Bu amaçla kullanılacak boya çok ince toz haline getirilmeli ve suda eriyip dağılmayan bitkisel ve kimyasal boyalardan olmamalıdır. Fincanda su ile iyice karıştırılarak sıvılaştırılan boyalara ayrıca iki kahve kaşığı taze sığır ödü katılır. Bu işlemin amacı iyice ezilmiş boyanın dibe çökmeden yüzeyde kalmasını sağlamaktır. Bu biçimde hazırlanan değişik renkteki boyalar özel tekneye boşaltılmış olan boza kıvamındaki sıvının yüzüne serpilir. Yüzeyde birikintiler halinde kalan bu boyalar daha sonra tahta bir çubukla karıştırıldığında ya da yayıldığında şaşırtıcı ve ilginç desenler ortaya çıkar. Ayrıca hazırlayanın isteğine göre belli desenler de elde edilebilir. Bu desenlerin üzerine yatırılan özel kâğıt, 5-10 saniye sonra, iki ucundan tutularak kaydırmadan ve oynatmadan, kitap sayfası açar gibi bir yana doğru kaldırılır. Kâğıt, boyalı tarafı üste gelmek üzere uygun bir yere serilerek kurutulur. Böylece ortaya binlerce ayrıntı ve renk taşıyan desenler çıkar. Eğer, bu desenlerin arasına bir yazı ya da herhangi bir çiçek motifi yerleştirilmek istenirse, başka bir yöntem uygulanır. Yazı ya da motif, bir kâğıda yazılır ya da çizilir. Keskin bir araçla kenarları kesilip kalıp çıkartılır ve ebru kâğıdına zayıf bir yapıştırıcı ile yapıştırılır. Kâğıdın, yapıştırılan desenin bulunduğu yüzeyi yukarıda anlatıldığı gibi teknenin içine yatırılır. Elde edilen ebru kuruduktan sonra, hafifçe yapıştırılmış olan bölüm sökülünce yazı ya da motiflerin yerleri boş kalır. Bu yöntem hattat ve ebru ustası Necmeddin Okyay (1883-1976) tarafından bulunduğu için bu yöntemle yapılan ebrulara “Necmettin Ebrusu” denir. Ebrunun “battal ebru”, “taraklı ebru”, “çiçekli ebru” gibi daha birçok türü vardır.
Ebru ciltçilikte ve hattatlıkta çok kullanılırdı. Bazen elde edilen ilginç ve güzel desenler bir tablo görünümünde olduğu için bu amaçla da kullanıldığı oldu. Türkler’den Hatip Mehmed Efendi (18.yüzyıl), Şeyh Sadık Efendi (19.yüzyıl), Bekir Efendi (20.yüzyıl başları) gibi çok usta ebru sanatçıları yetişmiştir. Bu sanatın Necmeddin Okyay’dan sonra yetişen son ustaları arasında Mustafa Düzgünman (doğumu 1920) ve Niyazi Sayın (doğumu 1927) özellikle anılabilir.

Ebru, kitreyle yoğunlaştırılmış su üzerine tezyini kâğıt ile

resim yapma sanatıdır. Geleneksel Türk Sanatlarındandır. Ebru sözcüğüne köken olarak bulut anlamına gelen ve Farsça bir kelime olan “ebr” sözcüğü gösterilmektedir.
Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemekle beraber bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu düşünülmektedir. Bazı İran kaynaklarında Hindistan’da ortaya çıktığı yazılıdır. Bazı kaynaklara göre de Türkistan’daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılar’a geçmiştir. Batıda ebru “Türk Kağıdı” olarak adlandırılmaktadır.Koyulaştırıcı bir madde ile kıvamı arttırılmış suyun üzerine, içine

öd katılmış, suda erimeyen boyaların serpilmesi ve su yüzeyinde meydana gelen şekillerin bir kağıda geçirilmesi ile yapılır.
Ebru türleriBattal Ebru : Su üzerine serpilen boyalara hiçbir müdahale olmaksızın yapılan ebruGelgit Ebru : Battal ebrudan sonra, önce enlemesine ,boydan boya, daha sonra yukarıdan aşağıya çizgiler çekildiğinde elde edilen ebru.Şal Ebru : Gelgit ebrudan sonra çapraz çizgiler çekilerek elde edilen ebruSomaki EbruTaraklı EbruBülbül YuvasıÇiçekli EbruHafif EbruKoltuk EbrusuEbru : “Akkase” (عاكسه), “yansıma” veya “kalıp” manesidir. “Aks” (عكس) “negatif” Arapça dilde aslı ve şimdi Farsçadan Türkçe’ye geldi. Bir oyma kağıtı kalıp veya Arap zamkı kullanılarak ebrunun figür ya da yazı şeklinde kapatılan yerlerinin ebru almaması sağlanarak yapılan figüretif ebru türü.Neftli Ebru :Battal ebru türünde tekneye atılan son boyanın içine neft katılarak yapılan ebru çeşidi.Kumlu Ebru : Yüzey gerilimi düşük bir teknede, sürekli aynı noktaya boya damlatarak yapılan ebru çeşididir.Hatip Ebru:Battal ebrudan sonra bizle boya damlatılır ve biz yada at kılıyla damlalara şekil verilir.
Ebru malzemeleri

SuKitre ,deniz kadayıfı boy tohunu ve sahlep gibi suyun yoğunluğunu sağlayacak doğal maddeler ile karıştırılır. Su kireçsiz ise dinlendirilmiş musluk suyu olabilir.Eskiler yağmur suyu kullanırmış.Tercihen saf su kullanılmalıdır.

Toprak boyaEbruda kullanılan boyalar eskiden doğada bulunan topraktan elde edilirmiş.Bu toprak ezilir elekle elenir ve suda süzülerek kullanıma hazır hale getirilirmiş.
Günümüzde ezilmeye hazır halde yada ezilmiş boyalar kullanılmaktadır.Toprak boyalar mermer ve destiseng denilen el taşı nın yardımıyla ezilerek macun kıvamına getirilerek kullanılır.

ÖdÖd genellikle büyük baş hayvanların safrakesesinden elde edilir.Safrakeseleri delinir ve içindeki öd süzülerek bir kapta toplanır,benmari usulü kaynar suda 20 dakika bekletilir.Yüzeyde biriken köpük bir kaşık yardımıyla alınır.Bu işlem ktü bir kokuya neden olduğu için açık havada yapılması önerilir.Kalkan balığı ödü de kumlu-kıçıklı ebru yapımı için uygundur.

KitreEbru yapımında kullanılan suyun belli bir yoğunluğa sahip olması ve özel olarak hazırlanan boyayı üzerinde tutabilmesi gerekmektedir, her hangi bir suyla ebru yapılamaz. Ebrunun suyuna bu özelliği veren maddenin ismi kitredir. Kitre,

Türkiye’nin güney ve güneydoğu bölgelerinde kırlarda yetişen yabani bir dikenin(geven) özsuyudur. Köylüler kırlarda geven dikeninin gövdesine bıçakla çizik atar, birkaç gün beklerler. Bitkinin özsuyu çizik bölgeden akar ve kurur. Bir ağaç kabuğuna benzer görünüm alır. Bu kabuklar tek tek toplanır. Kabuk şeklinde olan kitre aktarlarda satılmaktadır. Ebrunun suyu hazırlanırken saf suyun içine belli ölçülerde kitre konulur. Su ağzı kapalı bir kapta bu şekilde bir süre bekletilir. Belli zaman aralıklarıyla mıncıklanarak eriyen kitre özünün dağıtılması gerekir. Suyun yeterli yoğunluğa ulaşmasından sonra, içinde kalan erimemiş kitre kalıntılarını ayırmak için, ebru suyu iyice süzülmelidir.Kitre ebru yapımında kullanılan, suyun belli bir yoğunlukta olması için suya karıştırılan maddelerden biridir. Ünlü Ebrucu Sacid Okyay ebru yapımında en iyi sonucu salepin verdiğini ancak kitrenin daha ucuz olması sebebi ile kitre kullandığından bahseder.

Deniz kadayıfıKitrenin hazır hale gelmesi 5-6 gün kadar gerektiği için deniz kadayıfı denilen deniz yosunu kullanılabilir.Hazır toz halde satılır.50 gr toza 5 lt saf su ilave edilerek topaklanma olmamasına dikkat edilerek mikserle karıştırılır.Bir saat içindeki hava kabarcıkları yüzeye çıkıp patlıyana kadar beklenir.Sonra kullanıma hazırdır.

At kılı

Fıça yapımında kullanılan atkılları tercihen yaşlı atların yelelerinden yada kuyruklarından elde edilir.At kılı tercih edilmesinin nedenleri gözenekleri nedeniyle boyaların fırçadan bir vuruşta dökülmemesidir.Böylece tüm yüzeye eşit büyüklükte ve miktarda boya dökülebilir.

Fırçada gül dalı kullanılması:gül dalının esnek olması , kolay küf tutmaması nedeniyledir.Eski ustalardan Necmettin OKYAY’ın çok özel ve ödüllü güller yetiştirmesi ve bu güllerin dallarını kullanması ,öğrencilerinin de bu yönde geleneği sürdürmesi.

Tangonun tarihçesi

G ünümüzde tango, sadece belli bir kesimin tercih ettiği bir dans türü olarak benimsense de aslında tangonun ortaya çıkış öyküsü sıradan ve acılı insanlara kadar uzanıyor.
1800′lü yıllarda Arjantin’deki genelevlerden çıktığı bilinen tango, Latince dokunmak anlamına gelen “tangere” kelimesinden türüyor. Buenos Aires’e yerleşen milyonlarca göçmenin buraya kendi müziklerini, örf ve adetlerini beraberinde getirmesiyle hüzünlü serüvenine başlayan tango, büyük ümitlerle topraklarını terkeden, kendilerini büyük kentin karmaşası içinde bulan bu insanların duygularıyla ortaya çıkıyor.
Bu yıllarda yaşanan göçün olumsuz sonuçları, düş kırıklıkları, kadınları genelevlere sürüklerken, erkekler de içki kadehlerinde ve kadın kokularında tesellilerini aradılar. Tango müziği, onların yalnızlıklarını ve öfkelerini bir kat daha artırıp bir keder ve ölüm dansı olarak kabul edilirken, günümüzde de tutkunun ve aşkın dansı olarak efsaneleşiyor.
Tango, Arjantin’de zengin kesim tarafından bir alt kültür olarak kabul edilse de Parislilerin bu dansa olan ilgisi, Arjantin sosyetesinde tangonun önemsenmesine neden oldu. İlk olarak Carlos Gardel’in 1917 yılında her türlü argo ve erotizmden uzak sözlerle smokin giyerek tango söylemesi, müziği yavaş yavaş üst tabakalara doğru tırmanışı hızlandırdı.
Tango araştırmacısı Fehmi Akgün, tangonun bu kadar çok sevilmesini bir takım Arjantinli şov gruplarının son 15 senedir tüm ülkeleri dolaşarak tango dansını ve müziğini dünyaya yeniden sevdirmeye başlamasına bağlıyor. Kadın ve erkek bedenleriyle ve dokunuşlarıyla birşeyler anlatıyorlar birbirlerine dans ederken. Diğer müzik türleri yaraları tedavi ederken tango, dansı ve müziğiyle yaraları deşiyor.

G ünümüzde tango, sadece belli bir kesimin tercih ettiği bir dans türü olarak benimsense de aslında tangonun ortaya çıkış öyküsü sıradan ve acılı insanlara kadar uzanıyor.
1800′lü yıllarda Arjantin’deki genelevlerden çıktığı bilinen tango, Latince dokunmak anlamına gelen “tangere” kelimesinden türüyor. Buenos Aires’e yerleşen milyonlarca göçmenin buraya kendi müziklerini, örf ve adetlerini beraberinde getirmesiyle hüzünlü serüvenine başlayan tango, büyük ümitlerle topraklarını terkeden, kendilerini büyük kentin karmaşası içinde bulan bu insanların duygularıyla ortaya çıkıyor.
Bu yıllarda yaşanan göçün olumsuz sonuçları, düş kırıklıkları, kadınları genelevlere sürüklerken, erkekler de içki kadehlerinde ve kadın kokularında tesellilerini aradılar. Tango müziği, onların yalnızlıklarını ve öfkelerini bir kat daha artırıp bir keder ve ölüm dansı olarak kabul edilirken, günümüzde de tutkunun ve aşkın dansı olarak efsaneleşiyor.
Tango, Arjantin’de zengin kesim tarafından bir alt kültür olarak kabul edilse de Parislilerin bu dansa olan ilgisi, Arjantin sosyetesinde tangonun önemsenmesine neden oldu. İlk olarak Carlos Gardel’in 1917 yılında her türlü argo ve erotizmden uzak sözlerle smokin giyerek tango söylemesi, müziği yavaş yavaş üst tabakalara doğru tırmanışı hızlandırdı.
Tango araştırmacısı Fehmi Akgün, tangonun bu kadar çok sevilmesini bir takım Arjantinli şov gruplarının son 15 senedir tüm ülkeleri dolaşarak tango dansını ve müziğini dünyaya yeniden sevdirmeye başlamasına bağlıyor. Kadın ve erkek bedenleriyle ve dokunuşlarıyla birşeyler anlatıyorlar birbirlerine dans ederken. Diğer müzik türleri yaraları tedavi ederken tango, dansı ve müziğiyle yaraları deşiyor.

Porselen

Porselen, esası kaolin olan, genellikle beyaz ve yarısaydam, renksiz ve saydam bir emayla kaplı ince ve sıkı bir hamurdan yapılır. Yumuşak porselenler l 250 derecede bir defa pişirilir ve yarısaydam kalır. Sert porselenler l 000 derecede ilk pişirmeye tabi tutulur; üzerlerine renkli veya renksiz bir sır geçirilir; sonra yeniden, l 400 derecelik fırına verilir, sonra da süslenir (sır altında süsleme) ve üçüncü defa fırınlanır.
Fırından çıkartılmadan önce (açık ateşli ilkel fırın, raflı fırın) pişmiş toprağın çatlamaması için, yavaş yavaş soğutulmalıdır.
Bugün çömlekçi ustaları, Çin veya Japon pişirme yöntemlerinden, kabartma süsleme yöntemlerine veya Bernard Palissy’nin ün kazandırdığı alacalı emay yöntemine kadar çok çeşitli tekniklere başvururlar. Ayrıca, sanayi yöntemleri de (kalıplama ve dökme) tek bir kalıptan pek çok örnek çıkartılmasına imkân verir.

Porselen, esası kaolin olan, genellikle beyaz ve yarısaydam, renksiz ve saydam bir emayla kaplı ince ve sıkı bir hamurdan yapılır. Yumuşak porselenler l 250 derecede bir defa pişirilir ve yarısaydam kalır. Sert porselenler l 000 derecede ilk pişirmeye tabi tutulur; üzerlerine renkli veya renksiz bir sır geçirilir; sonra yeniden, l 400 derecelik fırına verilir, sonra da süslenir (sır altında süsleme) ve üçüncü defa fırınlanır.
Fırından çıkartılmadan önce (açık ateşli ilkel fırın, raflı fırın) pişmiş toprağın çatlamaması için, yavaş yavaş soğutulmalıdır.
Bugün çömlekçi ustaları, Çin veya Japon pişirme yöntemlerinden, kabartma süsleme yöntemlerine veya Bernard Palissy’nin ün kazandırdığı alacalı emay yöntemine kadar çok çeşitli tekniklere başvururlar. Ayrıca, sanayi yöntemleri de (kalıplama ve dökme) tek bir kalıptan pek çok örnek çıkartılmasına imkân verir.

Türkiye’de Heykeltraşlık

O smanlı Dönemi’nin son yıllarında heykel alanında da önemli bir gelişme görülmüştür. Osgan Efendi’nin atölyesi ve Nejat Sirel, Mahir Tomruk heykel sanatının ilk öğrenimli sanatçılarıdır. Heykel sanatı Cumhuriyet döneminde iki farklı alanda ilerleme göstermiştir. Canonica’nın İstanbul-Taksim Özgürlük Anıtı, Hanak ve Thorak’ın Ankara-Güven Park Anıtı, Krippel’in İstanbul-Sarayburnu Atatürk Anıtı, Ankara-Ulus İyigün Anıtı bu dönem özelliklerini yansıtır. Türk heykelcileri de anıt yapımında çalışmışlardır. Nitekim yabancı sanatçıların da katıldığı “Erzurum Anıtı” yarışmasında Ali Hadi Bara birincilik ve Zühtü Müridoğlu ikincilik ödülünü almışlar, “Manisa Anıtı” yarışmasını ise Nejat Sirel kazanmıştır. Heykel sanatının anıtlarına Hakkı Atamulu, Yavuz Görey, Kamil Sonad, İlhan Koman, Hüseyin Gezer, Turgut Pura gibi sanatçılar imza atmışlardır. Heykel sanatında toplumsal gelişmeleri anımsatacak anıtların ilk örneklerini Ratip Aşir Acudoğlu üretmiş ve Menemen Anıtı ile Erzincan Deprem Anıtı, Almanya ve Fransa’da 11 yıl heykel öğrenimi gören sanatçı tarafından yapılmıştır.
1937 yılında Alman Heykel sanatçısı Rudolf Belling, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’nün başına getirilmiş, 1954 yılına kadar akademide öğretim üyeliğini sürdürerek çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, aynı zamanda heykel çalışmalarını sürdürmüştür. İstanbul Taşlık Parkı’ndaki ve Ankara Ziraat Fakültesi bahçesindeki İnönü heykelleri Belling’e aittir. Ayrıca ülkedeki heykel sergilerinin en önemlilerinden biri yine Belling tarafından İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Binası’nda açılmıştır. 1950′lerde başlayarak heykel sanatçılarının büyük bir kısmı Belling’in öğrencileridir.
Beril Anılanmert
Daha çok figüratif bir anlayışla ürünler veren bu heykeltıraşlar figüratif-soyut ve non-figüratif denemeler yapmış; Hadi Bara, İlhan Koman, Mehmet Şadi Çalık ve Turgut Pura gibi sanatçılar ise özellikle soyut uygulamalara öncelik tanımışlardır.
1950′lerde Akademi’nin heykel bölümünde Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu’nun etkili olduğu görülür. Soyut çalışmalar ile çeşitli araç ve tekniklerin kullanımı bu döneme özgü bir gelişmedir. Ali Teoman Germaner, Tamer Başoğlu, Gürdal Duyar, Namık Denizhan, Metin Deniz, Meriç Hızal, Rahmi Aksungur gibi heykeltıraşlar, bu okulun öğretim kadrosunda yer almışlardır.
1961 Paris Gençler Bienali Heykel Dalı’nda birincilik ödülü alan Kuzgun Acar, soyut çalışmanın en ilginç örneklerini vermiştir. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki “Kuşlar” röliefi Kuzgun Acar’a aittir. Figüratif heykele yeni boyutlar getirmeye çalışan Mehmet Aksoy, maden, taş ve ağaç gibi gereçlerle soyut anlatımlara yönelen Ferit Özşen, Saim Bugay, Meriç Hızal, Remzi Savaş, Eyüp Öz ve Yunus Tonkuş, Yavuz Güney, Zerrin Bölükbaşı, Hüseyin Gezer, Haluk Tezonar uluslararası sergilerde iyi dereceler alarak Türk heykel sanatını tanıtan sanatçılardır.

O smanlı Dönemi’nin son yıllarında heykel alanında da önemli bir gelişme görülmüştür. Osgan Efendi’nin atölyesi ve Nejat Sirel, Mahir Tomruk heykel sanatının ilk öğrenimli sanatçılarıdır. Heykel sanatı Cumhuriyet döneminde iki farklı alanda ilerleme göstermiştir. Canonica’nın İstanbul-Taksim Özgürlük Anıtı, Hanak ve Thorak’ın Ankara-Güven Park Anıtı, Krippel’in İstanbul-Sarayburnu Atatürk Anıtı, Ankara-Ulus İyigün Anıtı bu dönem özelliklerini yansıtır. Türk heykelcileri de anıt yapımında çalışmışlardır. Nitekim yabancı sanatçıların da katıldığı “Erzurum Anıtı” yarışmasında Ali Hadi Bara birincilik ve Zühtü Müridoğlu ikincilik ödülünü almışlar, “Manisa Anıtı” yarışmasını ise Nejat Sirel kazanmıştır. Heykel sanatının anıtlarına Hakkı Atamulu, Yavuz Görey, Kamil Sonad, İlhan Koman, Hüseyin Gezer, Turgut Pura gibi sanatçılar imza atmışlardır. Heykel sanatında toplumsal gelişmeleri anımsatacak anıtların ilk örneklerini Ratip Aşir Acudoğlu üretmiş ve Menemen Anıtı ile Erzincan Deprem Anıtı, Almanya ve Fransa’da 11 yıl heykel öğrenimi gören sanatçı tarafından yapılmıştır.
1937 yılında Alman Heykel sanatçısı Rudolf Belling, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’nün başına getirilmiş, 1954 yılına kadar akademide öğretim üyeliğini sürdürerek çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, aynı zamanda heykel çalışmalarını sürdürmüştür. İstanbul Taşlık Parkı’ndaki ve Ankara Ziraat Fakültesi bahçesindeki İnönü heykelleri Belling’e aittir. Ayrıca ülkedeki heykel sergilerinin en önemlilerinden biri yine Belling tarafından İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Binası’nda açılmıştır. 1950′lerde başlayarak heykel sanatçılarının büyük bir kısmı Belling’in öğrencileridir.

Beril Anılanmert
Daha çok figüratif bir anlayışla ürünler veren bu heykeltıraşlar figüratif-soyut ve non-figüratif denemeler yapmış; Hadi Bara, İlhan Koman, Mehmet Şadi Çalık ve Turgut Pura gibi sanatçılar ise özellikle soyut uygulamalara öncelik tanımışlardır.
1950′lerde Akademi’nin heykel bölümünde Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu’nun etkili olduğu görülür. Soyut çalışmalar ile çeşitli araç ve tekniklerin kullanımı bu döneme özgü bir gelişmedir. Ali Teoman Germaner, Tamer Başoğlu, Gürdal Duyar, Namık Denizhan, Metin Deniz, Meriç Hızal, Rahmi Aksungur gibi heykeltıraşlar, bu okulun öğretim kadrosunda yer almışlardır.
1961 Paris Gençler Bienali Heykel Dalı’nda birincilik ödülü alan Kuzgun Acar, soyut çalışmanın en ilginç örneklerini vermiştir. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki “Kuşlar” röliefi Kuzgun Acar’a aittir. Figüratif heykele yeni boyutlar getirmeye çalışan Mehmet Aksoy, maden, taş ve ağaç gibi gereçlerle soyut anlatımlara yönelen Ferit Özşen, Saim Bugay, Meriç Hızal, Remzi Savaş, Eyüp Öz ve Yunus Tonkuş, Yavuz Güney, Zerrin Bölükbaşı, Hüseyin Gezer, Haluk Tezonar uluslararası sergilerde iyi dereceler alarak Türk heykel sanatını tanıtan sanatçılardır.

Michelangelo’nun Davut Heykeli

Michelangelo’nun Davut Heykeli, Michelangelo Buonarroti tarafından 1504 tarihinde tamamlanmıştır. (Başlangıç 1501) Geniş çevrelerce, Michelangelo’nun (
Pietà ile birlikte) en iyi iki heykelinden biri ve
Rönesans heykel sanatının bir başyapıtı kabul edilmektedir. Eser, Hz. Davut’un Golyat’a saldırmaya karar verdiği anı simgelemektedir. 5,17 metre yüksekliğindeki mermer heykel Floransa’nın bir sembolü niteliğindedir. Heykelin tamamı
8 Eylül
1504 tarihinde ortaya çıkarılmıştır.
Figürün omzunun üzerinde dikkat çeken sapanın yanısıra figürde neredeyse mükemmel ‘insan oranı’ betimlenmiştir. Michelangelo’nun Davut heykeli erkek insan form bilgisi esas alınarak disegno sanatsal disiplini ile temellendirilmiştir. Bu disipline göre heykel en iyi sanat şekli olarak ortaya konmuştur, çünkü ilahi yaratılışı taklit etmektedir. Michelangelo bu disipline olan bağlılığını şu davranış şekliyle ortaya koymuştur: Sanki Davut onun çalıştığı mermer bloğun zaten içindedir ve onu dışarıya çıkarmak ister! (Aynı insan ruhunun bedenin derinliklerinde bulunduğuna olan genel inanç gibi. Bu ayrıca
contrapposto stilinin de bir örneğidir.)
Esasında gerçek insan oranları gözetildiğinde herkelin oranları oldukça farklıdır. Baş ve üst-vücut, alt-vücut oranlarına göre daha büyüktür. Kimileri bunu maniyerist stile dayandırsa da, en kabul görmüş açıklama heykelin bir kilise cephesine veya yüksek bir kaidenin üzerine oturtulma amacıyla hazırlanmış olması ve bu şekilde bir açıdan bakıldığında oranların doğru görülecek olmasıdır.
Heykel ilk olarak Palazzo della Signoria’nın tam önündeki Piazza Signoria’ya yerleştirilmiş; başına gelebilecek her türlü zararı engellemek için, 1873’te Floransa’daki Akademi Galerisi’ne götürülmüştür. Burada sayısız ziyaretçisini hala etkilemekte olan eserin bir
repl
ikası 1910’da Piazza Signoria’ya yerleştirilmiştir.
1991 yılında bir kişi heykele çekiçle saldırmış, durdurulmadan önce de sol ayak parmaklarına zarar vermiştir. 2003’te heykelin temizlenmesinde su kullanılmasına ilişkin bir tartışma olmuştur. Bu, heykelin 1843’ten beri ilk büyük temizliğidir.
Davut’un
Kudüs’ü fethinin 3000. yılına ilişkin, heykelin bir replikası
Floransa’dan Kudüs’e bir armağan olarak gönderilmiştir. Sunulan bu armağan şehirde bir fırtına koparmış, dinsel çatışmalar sonucunda bu çıplak figürün
pornografi içerdiğine ve kabul edilmemesi gerektiğine karar verilmiştir. En sonunda bir uzlaşma sağlanmış, Davut yerine başka bir heykelin tamamen “giyinik” replikası armağan olarak şehre gönderilmiştir.
Dünya çapında eserin birebir boyutta replikaları mevcuttur.
Londra’da
Victoria ve Albert Müzesi’ndeki alçıdan bir kopyasından, Avustralya’daki Surfers Paradise alıveriş merkezine kadar…
Los Angeles
California’daki bir malikanenin üzeri ve çevresi heykelin 23 küçültülmüş boyutta replikası ile çevrilmiştir. Bir kopyası da ayrıca
Las Vegas’taki Caesars Palace’da Appian Way Shops’ı onurlandırmaktadır.

Michelangelo’nun Davut Heykeli, Michelangelo Buonarroti tarafından 1504 tarihinde tamamlanmıştır. (Başlangıç 1501) Geniş çevrelerce, Michelangelo’nun (Pietà ile birlikte) en iyi iki heykelinden biri ve

Rönesans heykel sanatının bir başyapıtı kabul edilmektedir. Eser, Hz. Davut’un Golyat’a saldırmaya karar verdiği anı simgelemektedir. 5,17 metre yüksekliğindeki mermer heykel Floransa’nın bir sembolü niteliğindedir. Heykelin tamamı 8 Eylül
1504 tarihinde ortaya çıkarılmıştır.
Figü

rün omzunun üzerinde dikkat çeken sapanın yanısıra figürde neredeyse mükemmel ‘insan oranı’ betimlenmiştir. Michelangelo’nun Davut heykeli erkek insan form bilgisi esas alınarak disegno sanatsal disiplini ile temellendirilmiştir. Bu disipline göre heykel en iyi sanat şekli olarak ortaya konmuştur, çünkü ilahi yaratılışı taklit etmektedir. Michelangelo bu disipline olan bağlılığını şu davranış şekliyle ortaya koymuştur: Sanki Davut onun çalıştığı mermer bloğun zaten içindedir ve onu dışarıya çıkarmak ister! (Aynı insan ruhunun bedenin derinliklerinde bulunduğuna olan genel inanç gibi. Bu ayrıca contrapposto stilinin de bir örneğidir.)
Esasında gerçek insan oranları gözetildiğinde herkelin oranları oldukça farklıdır. Baş ve üst-vücut, alt-vücut oranlarına göre daha büyüktür. Kimileri bunu maniyerist stile dayandırsa da, en kabul görmüş açıklama heykelin bir kilise cephesine veya yüksek bir kaidenin üzerine oturtulma amacıyla hazırlanmış olması ve bu şekilde bir açıdan bakıldığında oranların doğru görülecek olmasıdır.
Heykel ilk olarak Palazzo della Signoria’nın tam önündeki Piazza Signoria’ya yerleştirilmiş; başına gelebilecek her türlü zararı engellemek için, 1873’te Floransa’daki Akademi Galerisi’ne götürülmüştür. Burada sayısız ziyaretçisini hala etkilemekte olan eserin bir replikası 1910’da Piazza Signoria’ya yerleştirilmiştir.
1991 yılında bir kişi heykele çekiçle saldırmış, durdurulmadan önce de sol ayak parmaklarına zarar vermiştir. 2003’te heykelin temizlenmesinde su kullanılmasına ilişkin bir tartışma olmuştur. Bu, heykelin 1843’ten beri ilk büyük temizliğidir.
Davut’un Kudüs’ü fethinin 3000. yılına ilişkin, heykelin bir replikası Floransa’dan Kudüs’e bir armağan olarak gönderilmiştir. Sunulan bu armağan şehirde bir fırtına koparmış, dinsel çatışmalar sonucunda bu çıplak figürün pornografi içerdiğine ve kabul edilmemesi gerektiğine karar verilmiştir. En sonunda bir uzlaşma sağlanmış, Davut yerine başka bir heykelin tamamen “giyinik” replikası armağan olarak şehre gönderilmiştir.
Dünya çapında eserin birebir boyutta replikaları mevcuttur. Londra’da Victoria ve Albert Müzesi’ndeki alçıdan bir kopyasından, Avustralya’daki Surfers Paradise alıveriş merkezine kadar… Los Angeles California’daki bir malikanenin üzeri ve çevresi heykelin 23 küçültülmüş boyutta replikası ile çevrilmiştir. Bir kopyası da ayrıca Las Vegas’taki Caesars Palace’da Appian Way Shops’ı onurlandırmaktadır.

Heykelde Romantizm

Kuşaklar boyunca, sanat tarihinin pek az bölümü Romantik çağ heykeli kadar uzmanlar tarafından değeri bilinmemiş ve yüzüstü bırakılmıştır. Heykel sanatı yıllarca, en iyi durumlarda bile teknik planda ilgi konusu yapılarak, donmuş bir dekoratif-’sanat ile duygusallık dolu kitsch (bayağı beğeni) arasına yerleştirildi.
Büyük tarihsel konuları işleyen nice mermer ya da bronz heykel grupları, Londra, Paris ve Viyana’daki uluslararası sergilerde ya da sergi salonlarında ve değişik estetik akımların göz kamaştırıcı sergilerinde olay yaratan nice alçı heykel müzelerin depolarına gömüldü. Sanat tarihçileri ve kolleksiyoncular, bu nesnelerin bir gün eleştirel ve bilimsel bir incelemeye lâyık olabileceklerini pek ender düşünmüşlerdir.
Bir romantik mimari tanımlaması yapmanın güçlüğü, ama buna karşın “Romantik Dönem” mimarisinden söz etmenin daha doğru olacağı bilinen bir şey. Fakat bir romantik heykelden söz edilebilir mi? Bir romantik müzik ya da resim gibi bir romantik heykel var mıdır?
Romantik dönemde heykel, tam anlamıyla özerk olan müzikten, ya da betimleme sanatında meydana gelen barok patlamasından sonra sınırları kesinlikle belli bir yüzeye giderek kapanan resimden tamamen farklı bir biçimde gelişti. Klasik çağda heykel için herhangi bir özerklik söz konusu değildi. Ama bazı temel düşünceleri inceleyecek olursak durumu daha iyi kavrayabiliriz.
Değişik sorunlar söz konusu. Örneğin bir “ilerleme” kavramı var. XIX. yüzyıla özgü niteliklerden biri olan ilerlemeye inanç, doğal olarak, madeni yapı kafeslerinin de tanıklık ettiği gibi, mimari alanına ve aynı şekilde heykel alanına aktarılmıştır. Sanat tarihçisi Gerhard Evers romantik heykel konusunda kabul ettiğimiz, ama günümüzde de anlam bulanıklığını sürdüren yargıya ilişkin olarak bazı temel öğeleri kesin olarak açıklayan tutarlı bir sonuç çıkarmıştır buradan: “Batı’da, 1500-1900 yılları arasında uzanan çağcıl zamanlarda, sanatın doğayı gözlemlemek ve onu sanat yapıtında yeniden üretmek gereksiniminden doğduğu bilinen bir gerçek; optik plânda az-çok kavranılabilecek ya da görülebilecek ve renk ya da taş sayesinde teknik olarak yeniden üretilebilecek şeyin kesin sınırlarına XVII. yüzyılda ulaşıldığını da biliyoruz: Örneğin, fotoğraf kadar aslına sadık olan Hollanda ev içi resimlerinde, ya da Bernin ve öğrencilerinin mermer heykellerinde görüldüğü gibi.
Hiçbir XIX. yüzyıl sanatçısı söz konusu çağın sanatçılarının teknik ustalığına sahip değildi ve sanat, o zamandan bu yana, sürekli olarak farklı, sürekli olarak yeni ve yaratıcı olabiliyordu, ama artık ilerleyemiyordu.” Demek ki artık ilerleme sanat alanında değil, ama doğa bilimleri, tarihsel doğruluk, toplumsal koşullar ya da yapay ürünlerin teknolojisi gibi sanata az ya da çok bağlı alanlarda aranıyordu. Kitle üretimine olanak sağlayan galvanoplasti benzeri bazı buluşlar heykel için büyük bir önem kazandılar ama onu büyük ölçüde değiştiremediler. Nihayet plastik maddelerin ortaya çıkmasıyla XX. yüzyılda bu donmuş durum değişmeye başladı. Çağdaş heykel sanatını bu yeni malzemeler olmaksızın düşünmek olanaksızdır.
Demek ki, bir yandan XX. yüzyılın reddettiği tatmin olmamış ilerlemeye inanç söz konusu. Öte yandan, romantik heykeli, sürekli olarak XX. yüzyılın estetik ilkelerine göre, yani büsbütün yetersiz yargı ölçütlerine ve sınıflandırma yöntemlerine göre, klasisizm ile tarihselcilik (Phistoricisme) arasında tanımlama eğilimi söz konusu. Bunu harekete geçiren özel güçleri ve ortaya koyduğu temel sorunları dikkate almak ya da anlamak zahmetine pek ender olarak girilmiştir.
Bu dönemin heykel sanatının temel öğesi insan vücududur. Öykünülmez güzellik ve aydınlığıyla ilkçağ sanatından miras alınan insan heykeli, bir katkısız idea durumuna gelmişti. Aslında, XX. yüzyıl sanat kuramı, gerçekten, bu yapıtlarda hangi güçlerin ve hangi etkenlerin söz konusu olduğunu anlamak yerine İlkçağ örneklerinin öykünülmesinden söz ederek temel bir yargı yanlışı yapmıştır: Oysa, romantiklerin bu en büyük esin kaynakları hiçbir durumda İlkçağ’ın bir öykünülmesi gibi yaşanmış olmayıp, tersine en iyi örneklerde “mış gibi”nin değerine sahipti. Aynı şekilde, Goethe Iphigenia’da “Ruhumun aradığı Grek ülkeleri” der, aynı şekilde Hölderlin’in Hyperion’u yeni bir Grek idealini çok yalın bir şekilde dile getirir, yine aynı şekilde, bu çağın heykel sanatı, Parthenon’un ve Aegina tapınağının alınlık heykelleri gibi aslında yalnızca bazı Avrupa anakentinde ve bazı hükümdar koleksiyonlarında bulunan Grek heykellerini öykünmemişlerdir.
Heykeltraşlar ve onlarla birlikte estet topluluğu bu yönelimlere karşı tam anlamıyla romantik bir tepki göstermişlerdir: Kopya ederek ya da öykünerek değil, ama bu idealleştirilmiş, kutsallaştırılmış Grek kültürüne olan tutkularını çağcıl bir bağlama aktararak yeni bir Greklik ideali yaratmışlardır. Örneğin, bir Karl Friedrich von Schinkel’in mimarlıkta kutsallaştırdığı, “aziz”leştirdiği düşüncede bulunan aynı güçler romantik heykelin gelişmesini de koşullandırmışlardır.

Kuşaklar boyunca, sanat tarihinin pek az bölümü Romantik çağ heykeli kadar uzmanlar tarafından değeri bilinmemiş ve yüzüstü bırakılmıştır. Heykel sanatı yıllarca, en iyi durumlarda bile teknik planda ilgi konusu yapılarak, donmuş bir dekoratif-’sanat ile duygusallık dolu kitsch (bayağı beğeni) arasına yerleştirildi.
Büyük tarihsel konuları işleyen nice mermer ya da bronz heykel grupları, Londra, Paris ve Viyana’daki uluslararası sergilerde ya da sergi salonlarında ve değişik estetik akımların göz kamaştırıcı sergilerinde olay yaratan nice alçı heykel müzelerin depolarına gömüldü. Sanat tarihçileri ve kolleksiyoncular, bu nesnelerin bir gün eleştirel ve bilimsel bir incelemeye lâyık olabileceklerini pek ender düşünmüşlerdir.
Bir romantik mimari tanımlaması yapmanın güçlüğü, ama buna karşın “Romantik Dönem” mimarisinden söz etmenin daha doğru olacağı bilinen bir şey. Fakat bir romantik heykelden söz edilebilir mi? Bir romantik müzik ya da resim gibi bir romantik heykel var mıdır?
Romantik dönemde heykel, tam anlamıyla özerk olan müzikten, ya da betimleme sanatında meydana gelen barok patlamasından sonra sınırları kesinlikle belli bir yüzeye giderek kapanan resimden tamamen farklı bir biçimde gelişti. Klasik çağda heykel için herhangi bir özerklik söz konusu değildi. Ama bazı temel düşünceleri inceleyecek olursak durumu daha iyi kavrayabiliriz.
Değişik sorunlar söz konusu. Örneğin bir “ilerleme” kavramı var. XIX. yüzyıla özgü niteliklerden biri olan ilerlemeye inanç, doğal olarak, madeni yapı kafeslerinin de tanıklık ettiği gibi, mimari alanına ve aynı şekilde heykel alanına aktarılmıştır. Sanat tarihçisi Gerhard Evers romantik heykel konusunda kabul ettiğimiz, ama günümüzde de anlam bulanıklığını sürdüren yargıya ilişkin olarak bazı temel öğeleri kesin olarak açıklayan tutarlı bir sonuç çıkarmıştır buradan: “Batı’da, 1500-1900 yılları arasında uzanan çağcıl zamanlarda, sanatın doğayı gözlemlemek ve onu sanat yapıtında yeniden üretmek gereksiniminden doğduğu bilinen bir gerçek; optik plânda az-çok kavranılabilecek ya da görülebilecek ve renk ya da taş sayesinde teknik olarak yeniden üretilebilecek şeyin kesin sınırlarına XVII. yüzyılda ulaşıldığını da biliyoruz: Örneğin, fotoğraf kadar aslına sadık olan Hollanda ev içi resimlerinde, ya da Bernin ve öğrencilerinin mermer heykellerinde görüldüğü gibi.
Hiçbir XIX. yüzyıl sanatçısı söz konusu çağın sanatçılarının teknik ustalığına sahip değildi ve sanat, o zamandan bu yana, sürekli olarak farklı, sürekli olarak yeni ve yaratıcı olabiliyordu, ama artık ilerleyemiyordu.” Demek ki artık ilerleme sanat alanında değil, ama doğa bilimleri, tarihsel doğruluk, toplumsal koşullar ya da yapay ürünlerin teknolojisi gibi sanata az ya da çok bağlı alanlarda aranıyordu. Kitle üretimine olanak sağlayan galvanoplasti benzeri bazı buluşlar heykel için büyük bir önem kazandılar ama onu büyük ölçüde değiştiremediler. Nihayet plastik maddelerin ortaya çıkmasıyla XX. yüzyılda bu donmuş durum değişmeye başladı. Çağdaş heykel sanatını bu yeni malzemeler olmaksızın düşünmek olanaksızdır.
Demek ki, bir yandan XX. yüzyılın reddettiği tatmin olmamış ilerlemeye inanç söz konusu. Öte yandan, romantik heykeli, sürekli olarak XX. yüzyılın estetik ilkelerine göre, yani büsbütün yetersiz yargı ölçütlerine ve sınıflandırma yöntemlerine göre, klasisizm ile tarihselcilik (Phistoricisme) arasında tanımlama eğilimi söz konusu. Bunu harekete geçiren özel güçleri ve ortaya koyduğu temel sorunları dikkate almak ya da anlamak zahmetine pek ender olarak girilmiştir.
Bu dönemin heykel sanatının temel öğesi insan vücududur. Öykünülmez güzellik ve aydınlığıyla ilkçağ sanatından miras alınan insan heykeli, bir katkısız idea durumuna gelmişti. Aslında, XX. yüzyıl sanat kuramı, gerçekten, bu yapıtlarda hangi güçlerin ve hangi etkenlerin söz konusu olduğunu anlamak yerine İlkçağ örneklerinin öykünülmesinden söz ederek temel bir yargı yanlışı yapmıştır: Oysa, romantiklerin bu en büyük esin kaynakları hiçbir durumda İlkçağ’ın bir öykünülmesi gibi yaşanmış olmayıp, tersine en iyi örneklerde “mış gibi”nin değerine sahipti. Aynı şekilde, Goethe Iphigenia’da “Ruhumun aradığı Grek ülkeleri” der, aynı şekilde Hölderlin’in Hyperion’u yeni bir Grek idealini çok yalın bir şekilde dile getirir, yine aynı şekilde, bu çağın heykel sanatı, Parthenon’un ve Aegina tapınağının alınlık heykelleri gibi aslında yalnızca bazı Avrupa anakentinde ve bazı hükümdar koleksiyonlarında bulunan Grek heykellerini öykünmemişlerdir.
Heykeltraşlar ve onlarla birlikte estet topluluğu bu yönelimlere karşı tam anlamıyla romantik bir tepki göstermişlerdir: Kopya ederek ya da öykünerek değil, ama bu idealleştirilmiş, kutsallaştırılmış Grek kültürüne olan tutkularını çağcıl bir bağlama aktararak yeni bir Greklik ideali yaratmışlardır. Örneğin, bir Karl Friedrich von Schinkel’in mimarlıkta kutsallaştırdığı, “aziz”leştirdiği düşüncede bulunan aynı güçler romantik heykelin gelişmesini de koşullandırmışlardır.

Donatello

Donatello tam adı Donato di Niccolò di Betto Bardi ( 1386 -
13 Aralık
1466),
Floransalı
Rönesans öncüsü
heykeltraştı. Sanat tarihinin en önemli
sanatçılarından birisidir.
Donatello, XV. yy.da
İtalyan Rönesansı’nın başlangıcını belirleyen verimli dönemin en büyük heykeltıraşı sayılır.
Bir yün tarayıcısının oğluydu; babası, baskı altında ezilen halk tabakasının Floransa’nın güçlü kentsoylularına karşı ayaklanması olan «Ciompi»ler isyanına katıldığı için ölüme mahkûm edilmiş, suçu, sonradan bağışlanmıştı. Babanın, ihtilâlin emrine verdiği coşkuyu ve cömertliği oğul, sanata adadı.
Başarı ve övgüler Donatello’yu hiç değiştirmemiş, çevresinde sade ve alçakgönüllü bir insan olarak tanınmıştı. Öğrencileri de, ailesi de, dostları da onun tükenmek bilmez cömertliğinden yararlandılar, çünkü para konusu onu hiç ilgilendirmezdi; onun ilgi duyduğu tek şey sanatıydı.
Yeni bir gerçeklik
Sanat hayatı boyunca Donatello, kuşağının en büyük heykeltıraşlarını (özellikle
Michelangelo’yu) etkileyen çok sayıda ve mükemmel eserler verdi. Aynı ustalıkla mermeri de, bronzu da, tahtayı da işlemeyi başardı.
İlk
heykelleri henüz
idealist görüşü yansıtır: zarafet ve incelik dolu, gotik sanatın geleneklerini sürdürür (Floransa Katedrali için mermer den yaptığı Davut ve
Orsanmichele Kilisesi’ndeki Vaftizci Yahya).
Daha sonra, gerçek bir yaşam izlenimi vermeğe çalışarak, geleneksel formüllerle bağlantısını kopardı ve Peygamberler serisiyle, güçlü bir gerçekçilik taşıyan portrelerine başladı.
Roma’ya yaptığı bir yolculuk sırasında Donatello, yeniden
İlkçağ sanatını keşfetti. Dönüşünde, Floransa Katedrali’ndeki La Cantoria (Koro Kürsüsü) neşe içinde oynayan çocuklar dizisi ile ayakta ve çıplak, doğal büyüklükte bronz Davut heykelini yaptı.
Son eserlerinde dokunaklı bir karakter ve büyük bir dramatik yoğunluk göze çarpar. Floransa Vaftiz Kilisesi’ndeki, tahtadan
Maria Magdalena heykeli bu özellikleri taşır.

Donatello tam adı Donato di Niccolò di Betto Bardi ( 1386 - 13 Aralık 1466), FloransalıRönesans öncüsü heykeltraştı. Sanat tarihinin en önemli sanatçılarından birisidir.
Donatello, XV. yy.da İtalyan Rönesansı’nın başlangıcını belirleyen verimli dönemin en büyük heykeltıraşı sayılır.
Bir yün tarayıcısının oğluydu; babası, baskı altında ezilen halk tabakasının Floransa’nın güçlü kentsoylularına karşı ayaklanması olan «Ciompi»ler isyanına katıldığı için ölüme mahkûm edilmiş, suçu, sonradan bağışlanmıştı. Babanın, ihtilâlin emrine verdiği coşkuyu ve cömertliği oğul, sanata adadı.
Başarı ve övgüler Donatello’yu hiç değiştirmemiş, çevresinde sade ve alçakgönüllü bir insan olarak tanınmıştı. Öğrencileri de, ailesi de, dostları da onun tükenmek bilmez cömertliğinden yararlandılar, çünkü para konusu onu hiç ilgilendirmezdi; onun ilgi duyduğu tek şey sanatıydı.Yeni bir gerçeklikSanat hayatı boyunca Donatello, kuşağının en büyük heykeltıraşlarını (özellikleMichelangelo’yu) etkileyen çok sayıda ve mükemmel eserler verdi. Aynı ustalıkla mermeri de, bronzu da, tahtayı da işlemeyi başardı.
İlk heykelleri henüz idealist görüşü yansıtır: zarafet ve incelik dolu, gotik sanatın geleneklerini sürdürür (Floransa Katedrali için mermer den yaptığı Davut ve Orsanmichele Kilisesi’ndeki Vaftizci Yahya).
Daha sonra, gerçek bir yaşam izlenimi vermeğe çalışarak, geleneksel formüllerle bağlantısını kopardı ve Peygamberler serisiyle, güçlü bir gerçekçilik taşıyan portrelerine başladı.

Roma’ya yaptığı bir yolculuk sırasında Donatello, yeniden İlkçağ sanatını keşfetti. Dönüşünde, Floransa Katedrali’ndeki La Cantoria (Koro Kürsüsü) neşe içinde oynayan çocuklar dizisi ile ayakta ve çıplak, doğal büyüklükte bronz Davut heykelini yaptı.
Son eserlerinde dokunaklı bir karakter ve büyük bir dramatik yoğunluk göze çarpar. Floransa Vaftiz Kilisesi’ndeki, tahtadan

Maria Magdalena heykeli bu özellikleri taşır.

Modern Türk heykeli

İ slamın sureti yasaklaması nedeniyle, Türklerin Müslüman olmasından-sonra heykel, hemen hiç el atılmayan bir sanat dalı olmuştu. Bu konudaki etkinlikler mezar taşlarındaki ve kervansaray, medrese gibi yapıların taçkapılannın çevresindeki kabartmalarla, başta camiler olmak üzere dinsel yapıların cümle kapısı ve mihrap nişlerindekı, minare şerefelerinin altlarındaki, tromp, sütun başlığı, minber, pencere şebekesi gibi yapı öğelerindeki mukar-naslar ve oymalarla sınırlı kaldı. Doğal olarak bütün bu taş işleri de heykel sanatının kapsamı içine giriyordu. Ama uygulamada hiçbir zaman stilize edilmiş doğal figürlerle geometrik örgelerin ötesine geçilememişti. Üç boyutlu heykel örneği ise hiç yoktu.
Türkiye’de heykel sanatının gerçek anlamda başlangıcını, 1883′te Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin açılmasıyla birlikte düşünmek gerekir. İlk heykelci de, İtalya’da eğitim gördükten sonra, yeni açılan bu sanat okuluna heykel öğretmeni atanan Ermeni asıllı Osmanlı sanatçısı Yervant Oskan’dı. Bu okulun ilk heykel öğrencisi ve mezunu İhsan Özsoy oldu. Gene bu okuldan yetişen Mahir Tomruk, Nijad Sirel ve İsa Behzad’la (1875-1916) Cumhuriyet öncesi önemli Türk heykelcilerinin sayısı ancak dördü buluyordu. Bu heykelciler öğrenimlerini daha sonra yurtdışında sürdürdüler. İsa Behzad dışında öbür üçü Sanayi-i Nefise Mektebi’nde ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde görev alarak sonraki Türk heykelcilerin yetişmesinde rol oynadılar.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında birçok kentte Atatürk ve Kurtuluş Savaşı anıtlarının yapılmasına girişil diğinde, gene bu üç sanatçının dışında yetişmiş Türk heykelci bulunmadığı için, yabana heykelcilerin katkısına başvuruldu. Cumhuriyet’in başlarında yetişen Türk heykelcilerin sayısı da çok fazla değildi. Bunların belli başlıları arasında Ratip Aşır Acudoğu, Hadi Bara, Zühtü Müritoğ-lu, Nusret Suman, Kenan Yontunç ve ilk Türk kadın heykelci olan Sabiha Bengütaş sayılabilir. 1928′de kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’nin heykelci üyeleri de bunlardan Acudoğu ve Bara idi. Cumhuriyet’in bu ilk kuşak heykelcileri öğrenimlerini daha sonra yurtdışında sürdürdüler. Anıt yapımını gerçekleştiren ilk Türk heykelciler de onlar oldu. Hepsi de önceleri doğalcı bir üslupla çalışmışlardı; içlerinden Bara ve Müritoğlu 1940′lann sonunda yeniden Fransa’ya gittikten sonra, orada görüp etkilendikleri yeni anlayışlar doğrultusunda çok başarılı soyut heykel örnekleri de verdiler. Müritoğlu 1933′te tek heykelci üye olarak D Grubu’nun kuruluşuna katıldı.
1937 Türk heykel sanatının gelişmesinde çok önemli bir yıl oldu: Dünyaca ünlü heykelci Rudolf Belling(
), Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel eğitiminin başına getirildi; Güzel Sanatlar Birliği, Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği ve D Grubu bir arada o güne değin Türkiye’de açılan en önemli görsel sanatlar sergisini gerçekleştirdiler; Dolmabahçe’de Türkiye’deki ilk resim ve heykel müzesi açıldı ve giriş salonu yalnızca heykel örneklerine ayrıldı; Nurul-lah Berk Türkiye’de heykel konusundaki ilk kitabı yayımladı (Türk Heykeltıraşları).
Günümüze değin her yıl tekrarlanan Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nin ilki 1939′da düzenlendi. 1948′de Türk Heykeltıraşlar Cemiyeti kuruldu.
Belhng’in Güzel. Sanatlar Akademisi’ndeki etkinliği Türk heykel sanatında önemli bir aşama oluşturdu. Belling heykel eğitiminde modern akımlara yönelinmesine izin vermemekle birlikte, akademizme de düşmeyen, çağın gelişmelerine açık tutumuyla yeni bir dönem başlattı. Teknik açıdan Türk sanatçıların yeni yöntemleri tanımasına aracılık etti. Kendi uygulamalarıyla da onlara örnek oldu. Bu arada pek çok öğrenci yetiştirdi. Bir anlamda Cumhuriyet döneminin ikinci kuşak heykelcilerini oluşturan öğrencileri arasında Hüseyin Anka Özkan, Hakkı Ata-mulu, Yavuz Görey, İlhan Koman, Zerrin Bölükbaş, Hüseyin Gezer, Turgut Pura, Sadi Çalık sayılabilir. Bu heykelcilerin öğrenimlerini bitirip yapıt vermeye başladıkları 1940′lann sonlanyla 1950′lerin başlarında Avrupa’da geçerli sanat akımları Türkiye’yi de etkilemeye başlamıştı. Böylece bu genç heykelcilerin çoğu soyut heykele de yöneldiler. Bazısı çalışmalarını yalnızca soyutla sınırlarken, bazısı da figürlü ve figürsüz heykeli bir arada götürdü. Bu kuşağı izleyen Hakkı Karayiğitoğlu, Kuzgun Acar, Ali Teoman Germaner, Saim Bugay, Gürdal Duyar, Füsun Onur, Namık Denızhan, Tamer Başoğlu, Mehmet Aksoy, Seyhun Topuz, Haluk Tezonar, Koray Ariş, Metin Haseki, Ferit Özşen gibi heykelciler ise sanatlarım, hem heykel anlayışında, hem de malzeme ve tekniklerde çeşitliliği artırarak sürdürdüler. Ayrıca bak. Afrika sanatı; Amerika Yerli sanatı; dekoratif sanatlar; Doğu Asya sanatı; Güney Asya sanatı; Güneydoğu Asya sanatı; Mısır sanatı; Okyanusya sanatı; Orta Asya sanatları.

İ slamın sureti yasaklaması nedeniyle, Türklerin Müslüman olmasından-sonra heykel, hemen hiç el atılmayan bir sanat dalı olmuştu. Bu konudaki etkinlikler mezar taşlarındaki ve kervansaray, medrese gibi yapıların taçkapılannın çevresindeki kabartmalarla, başta camiler olmak üzere dinsel yapıların cümle kapısı ve mihrap nişlerindekı, minare şerefelerinin altlarındaki, tromp, sütun başlığı, minber, pencere şebekesi gibi yapı öğelerindeki mukar-naslar ve oymalarla sınırlı kaldı. Doğal olarak bütün bu taş işleri de heykel sanatının kapsamı içine giriyordu. Ama uygulamada hiçbir zaman stilize edilmiş doğal figürlerle geometrik örgelerin ötesine geçilememişti. Üç boyutlu heykel örneği ise hiç yoktu.
Türkiye’de heykel sanatının gerçek anlamda başlangıcını, 1883′te Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin açılmasıyla birlikte düşünmek gerekir. İlk heykelci de, İtalya’da eğitim gördükten sonra, yeni açılan bu sanat okuluna heykel öğretmeni atanan Ermeni asıllı Osmanlı sanatçısı Yervant Oskan’dı. Bu okulun ilk heykel öğrencisi ve mezunu İhsan Özsoy oldu. Gene bu okuldan yetişen Mahir Tomruk, Nijad Sirel ve İsa Behzad’la (1875-1916) Cumhuriyet öncesi önemli Türk heykelcilerinin sayısı ancak dördü buluyordu. Bu heykelciler öğrenimlerini daha sonra yurtdışında sürdürdüler. İsa Behzad dışında öbür üçü Sanayi-i Nefise Mektebi’nde ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde görev alarak sonraki Türk heykelcilerin yetişmesinde rol oynadılar.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında birçok kentte Atatürk ve Kurtuluş Savaşı anıtlarının yapılmasına girişil diğinde, gene bu üç sanatçının dışında yetişmiş Türk heykelci bulunmadığı için, yabana heykelcilerin katkısına başvuruldu. Cumhuriyet’in başlarında yetişen Türk heykelcilerin sayısı da çok fazla değildi. Bunların belli başlıları arasında Ratip Aşır Acudoğu, Hadi Bara, Zühtü Müritoğ-lu, Nusret Suman, Kenan Yontunç ve ilk Türk kadın heykelci olan Sabiha Bengütaş sayılabilir. 1928′de kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’nin heykelci üyeleri de bunlardan Acudoğu ve Bara idi. Cumhuriyet’in bu ilk kuşak heykelcileri öğrenimlerini daha sonra yurtdışında sürdürdüler. Anıt yapımını gerçekleştiren ilk Türk heykelciler de onlar oldu. Hepsi de önceleri doğalcı bir üslupla çalışmışlardı; içlerinden Bara ve Müritoğlu 1940′lann sonunda yeniden Fransa’ya gittikten sonra, orada görüp etkilendikleri yeni anlayışlar doğrultusunda çok başarılı soyut heykel örnekleri de verdiler. Müritoğlu 1933′te tek heykelci üye olarak D Grubu’nun kuruluşuna katıldı.1937 Türk heykel sanatının gelişmesinde çok önemli bir yıl oldu: Dünyaca ünlü heykelci Rudolf Belling(
), Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel eğitiminin başına getirildi; Güzel Sanatlar Birliği, Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği ve D Grubu bir arada o güne değin Türkiye’de açılan en önemli görsel sanatlar sergisini gerçekleştirdiler; Dolmabahçe’de Türkiye’deki ilk resim ve heykel müzesi açıldı ve giriş salonu yalnızca heykel örneklerine ayrıldı; Nurul-lah Berk Türkiye’de heykel konusundaki ilk kitabı yayımladı (Türk Heykeltıraşları).
Günümüze değin her yıl tekrarlanan Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nin ilki 1939′da düzenlendi. 1948′de Türk Heykeltıraşlar Cemiyeti kuruldu.Belhng’in Güzel. Sanatlar Akademisi’ndeki etkinliği Türk heykel sanatında önemli bir aşama oluşturdu. Belling heykel eğitiminde modern akımlara yönelinmesine izin vermemekle birlikte, akademizme de düşmeyen, çağın gelişmelerine açık tutumuyla yeni bir dönem başlattı. Teknik açıdan Türk sanatçıların yeni yöntemleri tanımasına aracılık etti. Kendi uygulamalarıyla da onlara örnek oldu. Bu arada pek çok öğrenci yetiştirdi. Bir anlamda Cumhuriyet döneminin ikinci kuşak heykelcilerini oluşturan öğrencileri arasında Hüseyin Anka Özkan, Hakkı Ata-mulu, Yavuz Görey, İlhan Koman, Zerrin Bölükbaş, Hüseyin Gezer, Turgut Pura, Sadi Çalık sayılabilir. Bu heykelcilerin öğrenimlerini bitirip yapıt vermeye başladıkları 1940′lann sonlanyla 1950′lerin başlarında Avrupa’da geçerli sanat akımları Türkiye’yi de etkilemeye başlamıştı. Böylece bu genç heykelcilerin çoğu soyut heykele de yöneldiler. Bazısı çalışmalarını yalnızca soyutla sınırlarken, bazısı da figürlü ve figürsüz heykeli bir arada götürdü. Bu kuşağı izleyen Hakkı Karayiğitoğlu, Kuzgun Acar, Ali Teoman Germaner, Saim Bugay, Gürdal Duyar, Füsun Onur, Namık Denızhan, Tamer Başoğlu, Mehmet Aksoy, Seyhun Topuz, Haluk Tezonar, Koray Ariş, Metin Haseki, Ferit Özşen gibi heykelciler ise sanatlarım, hem heykel anlayışında, hem de malzeme ve tekniklerde çeşitliliği artırarak sürdürdüler. Ayrıca bak. Afrika sanatı; Amerika Yerli sanatı; dekoratif sanatlar; Doğu Asya sanatı; Güney Asya sanatı; Güneydoğu Asya sanatı; Mısır sanatı; Okyanusya sanatı; Orta Asya sanatları.

Batıda heykelin gelişmesi

B ATI DA HEYKELİN GELİŞMESİ. Ege ve Doğu Akdeniz. Ege uygarlığı, Ege Denizini çevreleyen bölgede İO y. 3500′den İÖ y. 1000′e değin süren tarihöncesi Tunç Çağı kültürlerinin genel adıdır. Girit’teki Minos kültürünü, Kyklad Adalanndaki Kyklad kültürünü ve Yunanistan anakarasındaki Hela-dik kültürü içerir. Bu üç kültürün her biri de İlk, Orta ve Son Tunç çağlan olarak sınıf-landınlabilir. Doğu Akdeniz’deki Kıbns kültürü, Ege uygarlığından biraz daha geç başlamakla birlikte, Orta Tunç Çağındaki öteki kültürlere koşut bir gelişme göstermiştir. Yunanistan anakarasındaki Son Tunç Çağı kültürü ise Miken uygarlığı adını alır.
İlk Tunç Çağı kültürleri içinde, çanak çömlek dışarıda tutulursa, heykel sanatının en gelişmiş olduğu kültür erken Kyklad kültürüdür. Kyklad Adalannda çıkanlan bir tür mermerden yapılma tanrıça heykelcikleri, Yunan Tunç Çağının en güzel ürünleri arasındadır. Orta Tunç Çağı kültürleri içinde orta Minos uygarlığı, pişmiş toprak . kadın heykelcikleriyle öne çıkar. Knossos’ta bulunan ve “Yılan Tannçalar” adıyla bilinen bu heykelcikler İÖ| y. 1700′e ya da daha eskiye aittir. Son Tunç Çağı kültürlerinden geç Minos uygarlığında tunç, fildişi ve pişmiş toprak heykelcikler, boğa başı biçiminde taş oyma kaplar ve mühürler dikkati çeker. Miken uygarlığında anıtsal heykeller önem kazanmıştır. Kıbrıs’ta ise, Girit’te olduğu gibi küçük boyutlu yapıtlar görülür.
Bati Akdeniz. Metalürji, Batı Akdeniz’deki çeşitli bölgelerde farklı zamanlarda ortaya çıktı. Bu yüzden Kalkolitik Çağ, Tunç Çağı ve Demir Çağı, Batı Akdeniz ülkele-nnde farklı dönemlerde gelişti. Bu dönemlerde kentlerin kurulmasıyla birlikte, kenti savunmak amacıyla yapılar inşasına başlandı. Sardinya’da Tunç Çağma ait yuvarlak kulelerde (nuraghi) tapınak, ev ve mezarlarda çok sayıda tunç heykelcik bulunmuştur. Ayrıca Batı Akdeniz ülkelerinde İÖ 3000-1000 arasından kalma birçok megalit (büyük taş) insan figürüne, Neolitik Çağa ait anıtlara, menhir ve dolmen adı verilen taş yapılara ve özellikle Korsika’da dikilitaşlara rastlanır. İtalya’nın kuzeyindeki Val Camonica’ da da, 20 bin kadar oyma taş bulunmuştur.
Demir Çağında İtalya önem kazandı. İÖ 1000′lerin başında Po Ovası, Toscana ve Latium ile Lucania’nın bazı bölgelerinde, ölü yakma geleneğinin yaygın olduğu Villa-noven uygarlığı gelişti. Bir uygarlık Tunç Çağının sonlarında Avrupa’nın orta ve iç kesimlerine yayılan Ume (ölü külü kabı) kültürüne dayanıyordu. Ölünün küllerinin saklandığı, insan vücudunu andıran kaplar önceleri pişmiş topraktan yapılıyordu. Bu kaplann yapımında daha sonra tunç kullanılmaya başladı. Venedik ve çevresinde ise, kova biçimli kaplar (situla) yaygındı. Villanoven uygarlığı izleyen Etrüsk uygarlığında ortaya konan ilk örnekler, Vetulonia ve Capodimonte di Bolsena bölgelerinin düz ve ince uzun heykelcikleriydi. Etrüsk heykel sanatı, sonraki dönemde önce Yunan, ardından İon uygarlığının etkisine girdi. İÖ 6..yüzyıl sonuna gelindiğinde, Veii kentinde İon üslubunda pişmiş toprak yapıt-lann yaygın olduğu zengin bir heykel geleneği vardı. Günümüze ulaşan yapıtlann büyük çoğunluğu ise alçak kabartmalar ve Clusium kentinde bulunmuş İÖ 6. ve 5. yüzyıllara ait kabartmalı lahitlerdir. İber Yarımadasında ortaya konan yapıtlarda da Yunan heykel sanatının etkileri görülür.
Eski Yunan. İÖ 2. binyıl biterken sona eren Minos ve Miken uygarlıklarının etkilediği Yunan sanatı, bölgeyi istila eden halklarla yerli halkın yeni bir düzen içinde bir araya geldiği İÖ 900 ile Romalıların Yunanistan’ı fethettiği İÖ 146′ya değin uzanan dönemi kapsar. Bu dönem de kabaca beş evreye aynlabilir: Geometrik dönem (bak. geometrik üslup), Doğululaşma dönemi, Arkaik dönem, Klasik dönem ve Helenistik dönem.
Yunanistan’ın dış dünyayla fazla ilişkisinin olmadığı Geometrik dönemin (İÖ 900-800) başlıca ürünleri çanak çömlek, pişmiş toprak yapıtlar ve küçük tunç heykellerdir. İÖ 800′den başlayarak 100-150 yıl süren Doğululaşma döneminde, Doğu üslup ye tekniklerinin etkisi görülür. Yunanlılar İÖ 700′de Doğulu komşularından öğrendikleri kalıplama tekniğiyle çok sayıda kabartma kil levha yapmışlardır. Yunan sanatında Doğu etkilerinin egemen olduğu bu dönemin üslubu, Daidalos üslubu olarak da bilinir. İÖ y. 640′ta Yunan sanatı Mısır sanatının etkisi altına girmiştir. Bu dönemde, Mısır’ın anıtsal mimari ürünlerinin ve heykellerinin etkisiyle, büyük ölçekli heykellere yönelinmiş ve kireçtaşı, kil ya da ahşap yerine sert taşlar (özellikle de Kyklad Adalarında çıkan beyaz mermer) kullanılmıştır. Yunan heykel sanatının ilk anıtsal örnekleri bu döneme aittir.
Doğulularına dönemini izleyen Arkaik dönemin (İÖ 650-480) tipik yapıtları, elleri iki yanında, bir ayağı daha önde genç erkek (kuros) ve benzeri genç kız (köre) heykelleridir. Henüz model üzerine sistemli bir çalışma yapılmamakla birlikte, bu dönemde heykellerin doğal ölçü ve biçimlere daha yakın olduğu gözlenir. Ayrıca mezar taşlarında, sütun kaidelerinde ve İon düzenindeki yapıların frizlerinde kabartma heykellere yer verilmiştir.
Arkaik dönemi izleyen Klasik dönem (İÖ 480-323), kendi içinde Erken, Yüksek ve Geç Klasik evrelere ayrılır. Erken Klasik dönemde (İÖ y. 480-450) Arkaik döneme göre daha sakin ve dengeli bir üslup egemen olmuştur. Bu dönemin en güzel ürünleri, adı bilinmeyen bir heykel ustasının Olympia’ daki Zeus Tapınağı’nın alınlık ve frizlerin-deki bezemeleridir. Mermer yerine tuncun daha çok kullanıldığı serbest heykelde ise, Myron’un yapıtları önemlidir.
Yunan dünyasının sanat merkezine dönüştüğü Yüksek Klasik dönem (İÖ y. 450-400), Yunan sanatının doruk noktası olarak nitelendirilir. Bu dönemin en etkili heykelcisi, Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri sayılan “Zeus” heykeli ile Parthenon Tapınağı için bir “Athena” heykeli yapan Phidias’tır. Parthenon’un genel tasarımını da yapan Phidias, Klasik dönem üslubunun yerleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Dönemin bir başka önemli heykel ustası ise Argoslu Polykleitos’tur. Paionios’a ait “Nike” (Zafer Tanrıçası) heykeli ile Atina Akropolisi’nde yer alan Athena Nike Tapınağı’nın korkuluk frizleri gibi İÖ 5. yüzyıl sonundan kalma yapıtlar Yunan heykel uslu bundaki gelişmeyi açıkça ortaya koyar. Bu yapıtlarda kadın vücudu, artık gerçeğe yakın bir anlatımla işlenmeye başlamıştır. Geç Klasik döneme (İÖ y. 400-323) damgasını vuran heykelciler Praksiteles, Skopas ve Lysippos’tur. Bu heykel ustalarının üçü de Klasik dönemin idealizminden Helenistik dönemin gerçekçi anlatımına geçişte önemli rol oynamıştır. Atinalı Praksiteles, duyulan iletirken mermeri oymanın sağladığı bütün olanaklardan sonuna kadar yararlanmış, Paroslu Skopas ile Klasik dönem heykeline yoğun bir duygusallık katmıştır. Atina mezar kabartmalarında da Klasik dönemin dingin ve heyecansız üslubunun denetimli, ama derin duygulara yer veren bir anlatıma dönüştüğü gözlenir. Lysippos da değişik pozlardaki atlet heykelleri ve portreleriyle. bu dönem sanatına büyük bir yenilik getirmiştir. Klasik dönemi izleyen Helenistik dönemde ise, ünlü heykelci adlanndan çok, yer ve okul adları önem kazanır. Pergamon’daki (Bergama) Zeus Sunağı’nın kabartmaları ile ünlü “Samothrake Nikesi”, güçlü hareket ve duyguların ustaca ifade edildiği yapıtlardır. Bu dönemde İskenderiye de önemli bir heykel merkezi durumuna gelmiştir. Koma sanatı ve erken Hıristiyanlık dönemi. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına değin Roma’da yapılan ya da Roma’ya getirtilen yapıtların hemen hepsi Yunanlı heykelcilerin, Helenleştirilmiş Etrüsk sanatçılarının ya da onların taklitçilerinin elinden çıkmıştır. Cumhuriyet döneminin son yılları ile İmparatorluk döneminde, Roma’nın önde gelen sanatçılarının çoğu Yunanlı ya da Yunan asıllıydı. Bu nedenle, Roma’nın, Yunan sanatını benimseyerek sürekli kıldığı söylenebilir.
Cumhuriyet döneminin son yüzyılına ait en önemli ürünler, pişmiş toprak ya da balmumundan yapılma soy maskeleriydi (imagine). Roma sanatının Geç Helenistik dönem ikonografisinin etkisinde kalmasıyla, bu maskelere daha gerçekçi bir üslup egemen oldu. Romalıların portre sanatına olan ilgileri, kuşkusuz ölü gömme gelenekleriyle bağlantılıydı. Ama Roma’da gerçekçi portrecilik, ayrı bir sanat olarak ancak IÖ y. 100′de gelişebildi. Bu arada, imagine’lerin yerini de büstler almaya başladı.
İmparatorluk dönemi Roma heykel sanatı portrecilik ve kabartma alanlarında gelişme gösterdi. Roma imparatorlarını betimleyen portreler mermer ya da tunçtan yapılıyordu. Heykellerle bezenmiş Roma anıtlarının en soylu örneklerinden biri, İÖ 13′te İmparator Augustus’un yaptırdığı Ara Pacis’ti. İmparatorluk dönemi boyunca farklı estetik ilkeler durmadan birbirinin yerini aldı. Domitianus döneminin sonlanna ait Cancel-leria Sarayı’nın iki boyutlu alçak kabartmalarının klasik ve akademik üslubuna karşılık, Roma Forumu’ndaki Titus Takı’nın panolarındaki yüksek kabartmalarda üç boyutlu bir mekân ve derinlik anlayışıyla canlı bir üslup görülür. İmparatorluk dönemi anıtsal heykelciliğinin başka önemli örnekleri içinde, İS 10(5-113 arasında İmparator Traianus’un yaptırdığı Traianus Sütunu’n-daki kabartmalar, Roma’daki Konstantin Takı’nın orta açıklığını ve tepesini süsleyen yatay panolar, Beneventum’daki (Beneven-to) Traianus Kapısı’nın kabartmaları ve Marcus Aurelius Sütunu’nun panolanndaki kabartmalar sayılabilir.
İS. 2. yüzyılın ikinci çeyreğinde Roma ye İtalya’da ölülerin yakılması geleneği yerini yavaş yavaş gömmeye bıraktı. Roma heykel sanatında önemli bir yer tutan oyma lahitle-rin ilk örnekleri de Hadrianus döneminde verildi. Sonraki yüzyıllarda yaygınlaşan bu lahitlerde mitolojik ya da savaş, av, evlilik gibi toplumsal konular işleniyor, ölüm ve ölüm sonrası yaşam alegorik bir anlatımla betimleniyordu. Biçimlendirme yöntemiyle ve beyaz alçı kullanılarak yapılmış küçük boyutlu serbest heykel ve kabartmalar da yaygındı. Fildişi ise serbest heykellerin ve kabartmaların yanı sıra portrelerde ve mücevher kutularında kullanılıyordu. Çukur baskı(
), değerli taşları işleyen Romalı zanaatçıların yaygın biçimde yararlandıktan bir teknikti. Roma’da yapılmış en güzel mücevherler, imparatorları resmeden ka-mayölerdi(
). Koyu ya da parlak mavi zemin üstüne beyaz kabartma desenlerden oluşan kamayö camlan(
) ve terra sigillata(
) denen, üstü bezeli pişmiş toprak kaplar da Roma heykel sanatının örnekleri arasındaydı.
Pagan Roma sanatından farklı bir Hıristiyan sanatının doğuşu, ancak 2. yüzyıl sonunda ve 3. yüzyıl başında gerçekleşti. Başlangıçta pagan sanatın etkisini taşıyan bu sanat yavaş yavaş kendi biçimlerini yarattı. Önemli bir sanat merkezi olan Konstantino-polis’te (İstanbul) gelişen ve bugün Bizans’ın adıyla anılan sanat zamanla bütün Hıristiyan Doğu’da etkisini gösterdi. Batı’daki erken Hıristiyan sanatı ise> 5. yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte sona erdi.
Yunan ve Roma sanatından farklı olarak erken Hıristiyan sanatında anıtsal heykellere rastlanmaz. Genellikle küçük boyutlu yapıtların üretildiği bu sanat, ancak sonraki yıllarda kilise mimarlığının bir parçası haline gelmiştir. Üstlerinde Kitabı Mukaddes ve incil’den konuların işlendiği taş lahitler ve oyma fildişi yapıtlar, bu sanatın en önemli örnekleridir.
Ortaçağ. Ortaçağ heykel sanatı da Doğu (Bizans) ve Batı Hıristiyan sanatları olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. Anıtsal Bizans heykellerinde stilize ye yer yer geometrik bir anlatım egemendi. Ayasofyş’nın sütun başlıklarında ve kornişlerinde görüldüğü gibi alçak kabartmalarla süslü düz levhalar yaygındı. İkincil önemdeki heykeller arasında ise, fildişinden yapılmış yuvarlak ayin kaplan, iki kanatlı (diptik) altar panoları ya da kitap kabı olarak kullanılan düz fildişi levhalar, mücevher kutuları ya da Maximianus’un ünlü tahtı gibi daha büyük boyutlu fildişi yapıtlar yer alıyordu. Bu dönemde Konstantinopolis’in yanı sıra Roma, Milano, İskenderiye ve Antakya da (Antio-kheia) fildişi yapıtların üretildiği önemli merkezlerdi. 12. yüzyılın ikinci yarısında, büyük olasılıkla ekonomik nedenlerle, sa-buntaşı levhalar fildişinden yapılanların yerini aldı.
Ayrıca Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Gürcistan ve Ermenistan’da taş kıliselerdeki bezemeler önem kazandı; ortaçağ boyunca bu yörelerde taş oymacılığının çeşitli örnekleri verildi. Mısır’daki manastırlan süsleyen taş kabartmalar ve ahşap oyma yapıtlar, Mısır Hıristiyan ya da Kopt sanatının başlıca örnekleridir.
Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra kültürel egemenlik Doğu Roma İmparatorluğu’na geçtiyse de, Batı Avrupa’ da eski gelenekler varlığım sürdürdü. Bunların bölgeyi istila eden halkların kültürleriyle kaynaşmasından yeni bireşimler oluştu. Merovenj sanatı, Germen sanatı, Kelt-Hı-ristiyan sanatı, Karolenj sanatı ve Otto sanatı önem kazandı. 11. ve 12. yüzyıllarda doruğuna ulaşan romanesk sanat ise, Roma mirasıyla çeşitli bölgesel etkileri (Toton, İskandinav, Bizans ve İslam) kaynaştırıyordu.
Gotik sanat. Batı ve Orta Avrupa’da 12. yüzyıl ortalarından 16. yüzyıl ortalarına değin süren gotik sanat erken, yüksek ve geç gotik olmak üzere üç döneme ayrılır. Romanesk dönemde olduğu gibi, erken gotik dönemde de heykel sanatı büyük ölçüde mimariye bağlıydı ve yaygın olarak yapıların cephelerinde görülüyordu. Bu dönemde heykel üslubu gittikçe daha gerçekçi bir özellik kazandı; yüksek gotik döneme gelindiğinde mimarlıkla olan yakın ilişkisi de azalmıştı. Bunda ışınsal gotik adıyla bilinen üslubun geometrik düzene ağırlık yermesinin önemli bir etkisi oldu. Fransa ve İngiltere’de, oyma heykel sanatının en önemli ürünleri mezarlar ve anıtlardı. 13. yüzyıl gotik sanatının önde gelen adları, Pisa Vaftizhanesi’nin ve Siena Katedrali’nin akarlarım yapan Nicola Pisano, oğlu Gio-vanni Pisano ve öğrencileri Arnolfo di Cambio ve Tino di Cajnaino’ydu. Floransa Vaftizhanesi’ne yaptığı tunç kapılarla tanınan Andrea Pisano da dönemin önemli sanatçılanndandı. 15. yüzyıl başında gelişen ve uluslararası gotik olarak adlandırılan döneme ve üsluba ait birçok yapıt ise ya kaybolmuş ya da tahrip edilmiştir. Geç gotik dönemin önemli bir özelliği, çok sayıda heykelcinin Macaristan, Polonya ve İskoçya gibi, kendi ülkeleri dışındaki ülkelerde de yapıtlar vermeleridir. Bu dönemin en önemli heykelcisi, Burgonya dükünün hizmetine giren Claus Sluter’dır. Rönesans. Gotik dönemden Rönesans’a geçiş, romanesk dönemden gotik döneme geçişten çok daha az sarsıntılı oldu. Figüratif sanatlarda bu, simgeci tutumdan gerçekçi tutuma geçiş yerine, bir gerçekçi üsluptan bir başka gerçekçi üsluba geçiş anlamına geliyordu. Rönesans’la birlikte Antik Çağın klasik ideallerine dönüldü. Bu da çok ani bir değişim değildi; klasik yapı ve bezeme,geleneği, daha önce romanesk ve gotik İtalyan, sanatında da etkili olmuştu. Ama Roma heykel üslubuna kesin olarak dönen ilk İtalyan heykelci, 13. yüzyıl ortasında Nicola Pisano oldu.
Floransa’da Rönesans üslubu, önce heykel sanatında gelişti. Rönesans heykel ustalarının en önemlilerinden biri, hem durağan, hem hareket halindeki insan figürünü büyük bir ustalıkla işleyen ve kabartmaya büyük bir derinlik duygusu kazandıran Donatello’ydu. Bu sanatçı özellikle Floransa Katedrali ile Or San Michele Kilisesi’nin heykelleriyle ün kazandı. 15. yüzyılın başka heykelcileri arasında Nanni di Banco, Lorenzo Ghiberti, Jacopo della Quercia, Antonio Pollaiuolo, Desiderio da Settignano, Antonio ve Bar-nardo Rossellino ile Andrea del Verrocchio yer alıyordu.
16. yüzyıl heykel sanatının en büyük adı, yüksek Rönesans döneminin habercisi sayılan “Pietâ” ve gene aynı dönem üslubunun en başarılı örneği olan “Davud” adlı yapıtlarıyla ünlü Michelangelo’ydu. Onun ustalığı, Bartolommeo Ammannati, Baccio Bandınelli, Vincenzo Danti ye sonradan Vene-dik’e giden Jacopo Sansovino gibi Floransah maniyerist sanatçıları gölgede bıraktı. Ama yüzyılın ortalarına doğru Benvenuto Cellini ve yüzyıl sonunda Flaman heykelci Giambo-logna gibi, Floransa sanatında Michelange-lo’nun güçlü etkisini özümleyebilen sanatçılar yetişti. Venedik’te ise, Sansovino’nun Danese Cattaneo ve Alessandro Vittoria gibi öğrencileri, Floransa’dakîni andıran yeni bir maniyerist üslup geliştirdiler.
Maniyerizm, İtalyan heykelci Giambolog-na’nın etkisiyle Avrupa’nın kuzeyinde; Fon-tainebleau okuluna bağlı İtalyan sanatçıları, Primaticcio’nun ve Celljni’nin etkileriyle de Fransa’da gelişti. Başlangıçta İtalyan sanatçıların etkisinde kalan İspanyol Rönesans heykel sanatı ise zamanla kendine özgü maniyerist bir üslup geliştirdi.
Barok dönem. Barok sanatın en önemli özelliklerinden biri, sanatçıların resim, heykel ve mimarlık arasındaki geleneksel sınırlan yok ederek dramatik bir görselliğe ulaşmasıydı. 17. ve 18. yüzyılların en büyük heykelcisi Gian Lorenzo Bernini, daha gençlik dönemindeki bir dizi yapıtıyla, bu iki yüzyıhn heykel sanatının ilkelerini belirledi. Bernini’nin sanatı, bütün barok dönem heykel sanatının temelini oluşturuyordu. Ama Alessandro Algardi ve Flaman Fran-çois Duquesnoy gibi heykelciler de kendilerine özgü üsluplarıyla dikkat çekmeyi başardılar. Geç barok dönemde (17. yy sonu) resimde olduğu gibi heykelde de yapı ve tasanma değil, bezemeye ağırlık veren kompozisyonlar önem kazandı. 18. yüzyıl ortalarında ise İtalyan heykel sanatında teknik ustalığın önem kazandığı pitoresk bir üslup egemen oldu. Geç barok döneme damgasını vuran sanatçılar arasında Filippo Carcani, Filippo Parodi, Camillo Rusconi, Luişi Vanvitelli ve Antonio Canova gibi heykelciler sayılabilir.
Barok ve rokoko sanatı İtalya’nın dışında İspanya, Flandre, Fransa, Orta Avrupa ve Rusya’da da gelişti. Gregorio Hernândez, Manuel Pereira, Juan Martinez Montanes, Alonso Cano, Pedro de Mano ve Jqs de Mora gibi heykelcilerin temsil ettiği İspanyol barok heykeli hemen bütünüyle dinsel bir temele dayanıyordu. Picasso’nun yanı sıra Alex-ander Archipenko, Raymond Duchamp-Villon, Jacques Lipchitz ve Wilhelm Lehmbruck gibi heykelciler heykel sanatına yeni bir yön veren yapıtlar ortaya koydular. İlk örneklerini Rus sanatçı Vladimir Tatlin’in verdiği yapımcılık oyma, biçimlendirme, dökme yerine bükme, kesme, kaynakla birleştirme gibi yöntemlere yöneldi. Malzeme olarak mermer ve tuncun yerini plastik, cam, demir ve çelik gibi sanayi ürünleri aldı. Tanınmış yapımcı heykelciler arasında Na-um Gabo ve Georges Vantongerloo yer alıyordu.
1920′lerde toplumun öteki alanlarında olduğu gibi modern sanatta da bir tepki dönemi başladı. II. Dünya Savaşı sonrasının düzen ve güvenlik arayışı, birçok avant-garde heykelcinin üslubunda önemli değişikliklere yol açtı. Alberto Giacometti, Jean Arp, Lipchitz, Henry Moore, Barbara Hep-worth, Picasso, Julio Gonzâlez ve Alexan-der Calder fantezinin ağır bastığı bir anlatım geliştirdiler. Bu yıllarda metal, yaygınlıkla kullanılan malzemelerden biri haline geldi. Kendiliğindenliğe ve rastlantıya önem veren Peter Agostini, George Spaventa, Peter Grippe gibi sanatçılar ise balmumu ve kili yeğlediler. 20. yüzyıl heykel sanatı, hem teknik ve malzeme, hem de konu ve üslup açısından çok büyük bir çeşitlilik kazandı. Çağdaş akımların en belli başlıları, ABD’li heykelci George Segal’in örneklerini verdiği rardon ve Antoine Coyseyox ile Jean-Baptiste Lemoyne, Pigalle, Etienne-Mauri-ce-Falconet, Jean-Antoine Houdon gibi sanatçılar, İngiltere’de Nicholas Stone ve Edward Marshall, Orta Avrupa’da ise Georg Petel, Georg Raphael Donner, Egid Quirin Asam, kardeşi Cosmas Damian Asam ve Ignaz Günther de dönemin önemli heykelcilerindendi.
Yeni-klasik dönem ve 19. yüzyıl. Yeni-klasik sanat, bir yandan barok sanatın son evresine bir tepkiydi, bir yandan da Antik Çağın klasik sanatına duyulan yeni ilgiyi yansıtıyordu. Ama baroğa yönelik tepki, bu sanatın 18. yüzyıl sanatçıları üzerindeki etkisini hemen ortadan kaldırmadı. Yeni klasik heykelcilerin rokokoyu hafif ve yüzeysel bulmalarına karşın Etienne-Maurice Falconet, John Flaxman gibi sanatçıların ilk dönem üsluplarında Fransız rokokosunun güçlü etkileri görülüyordu. Yeni-klasik heykelin önemli bir özelliği, hareket ve duyguların taşkınlıktan uzak, denetimli bir üslupla anlatılmasıdır. Klaşikçiliği benimseyen heykelciler arasında İngiltere’de John Wilton, Joseph Nollekens, John Bacon (Yaşlı), John Deare, Christopher Hevvetson ve John Flaxman, Fransa’da Claude Michel (Clodion), Augustin Pajou ve Pierre Julien, italya’da Antonio Canova ve Camillo Pacet-ti, ABD’de ise William Rush, Horatio Greenough, Hiram Powers ve Thomas Crawford sayılabilir.
19. yüzyılda akademilerin her yıl düzenlediği halka açık sergiler, heykelcileri büyük ölçüde etkiledi. Akademiler, eğitim programlarıyla denetimli bir klasikçiliğe ağırlık verirken, bir yandan da açtıkları sergilerle heykelcileri heyecanlı ve yenilikçi bir anlatıma özendiriyorlardı. Bu dönemde geliştirilen mekanik teknikler de heykel sanatının yönünü önemli ölçüde belirledi. 19. yüzyıl heykel sanatının belki de en başarısız örnekleri, kiliseleri ve kamu yapılarını süsleyen büyük boyutlu kabartma panolar, alınlıklar ve nişlerdi.
Kent alanlarına dikilen tunç portreler ve büyük mezarlıklara yerleştirilen anı heykelleri de 19. yüzyıl heykel sanatının yaygın örneklerinden oldu.
Modern heykel. Modern sanatın kökleri, 19. yüzyıl ortalarında, özellikle resim alanında akademik geleneğin konusuna ve üslubuna karşı çıkışa dayanır. 19. yüzyılın ikinci yarısında, Auguste Rodin ve aynı zamanda ressam olan Edgar Degas gibi Fransız sanatçılar ile İtalyan Medardo Ros-so 20. yüzyıl heykel sanatı üzerinde önemli etkiler bırakacak yapıtlar verdiler. Rodin’in çok sayıdaki öğrencisi arasında en önemlileri Ğmile-Antoine Bourdelle ve Charles Des-piau’ydu. Gene Rodin’in etkisiyle 20. yüzyıl başında Paris’e gelen birçok sanatçı içinde Wilhelm Lehmbruck ve Constantin Bran-cusi ötekilerden ayrılır.
20. yüzyılın ilk yansında, başka sanatlarda olduğu gibi heykelde de kübizm, yapımcılık, dadacılık, gerçeküstücülük gibi avant-garde akımlar ortaya çıktı. Picasso’yla birlikte heykelci artık, geleneksel heykel yöntemlerini ve görme ya da dokunma duyularını çevresel sanat ile Gabo, Duchamp ve Alexander Calder’ın öncülük ettiği kinetik sanat oldu.

B ATI DA HEYKELİN GELİŞMESİ. Ege ve Doğu Akdeniz. Ege uygarlığı, Ege Denizini çevreleyen bölgede İO y. 3500′den İÖ y. 1000′e değin süren tarihöncesi Tunç Çağı kültürlerinin genel adıdır. Girit’teki Minos kültürünü, Kyklad Adalanndaki Kyklad kültürünü ve Yunanistan anakarasındaki Hela-dik kültürü içerir. Bu üç kültürün her biri de İlk, Orta ve Son Tunç çağlan olarak sınıf-landınlabilir. Doğu Akdeniz’deki Kıbns kültürü, Ege uygarlığından biraz daha geç başlamakla birlikte, Orta Tunç Çağındaki öteki kültürlere koşut bir gelişme göstermiştir. Yunanistan anakarasındaki Son Tunç Çağı kültürü ise Miken uygarlığı adını alır.
İlk Tunç Çağı kültürleri içinde, çanak çömlek dışarıda tutulursa, heykel sanatının en gelişmiş olduğu kültür erken Kyklad kültürüdür. Kyklad Adalannda çıkanlan bir tür mermerden yapılma tanrıça heykelcikleri, Yunan Tunç Çağının en güzel ürünleri arasındadır. Orta Tunç Çağı kültürleri içinde orta Minos uygarlığı, pişmiş toprak . kadın heykelcikleriyle öne çıkar. Knossos’ta bulunan ve “Yılan Tannçalar” adıyla bilinen bu heykelcikler İÖ| y. 1700′e ya da daha eskiye aittir. Son Tunç Çağı kültürlerinden geç Minos uygarlığında tunç, fildişi ve pişmiş toprak heykelcikler, boğa başı biçiminde taş oyma kaplar ve mühürler dikkati çeker. Miken uygarlığında anıtsal heykeller önem kazanmıştır. Kıbrıs’ta ise, Girit’te olduğu gibi küçük boyutlu yapıtlar görülür.Bati Akdeniz. Metalürji, Batı Akdeniz’deki çeşitli bölgelerde farklı zamanlarda ortaya çıktı. Bu yüzden Kalkolitik Çağ, Tunç Çağı ve Demir Çağı, Batı Akdeniz ülkele-nnde farklı dönemlerde gelişti. Bu dönemlerde kentlerin kurulmasıyla birlikte, kenti savunmak amacıyla yapılar inşasına başlandı. Sardinya’da Tunç Çağma ait yuvarlak kulelerde (nuraghi) tapınak, ev ve mezarlarda çok sayıda tunç heykelcik bulunmuştur. Ayrıca Batı Akdeniz ülkelerinde İÖ 3000-1000 arasından kalma birçok megalit (büyük taş) insan figürüne, Neolitik Çağa ait anıtlara, menhir ve dolmen adı verilen taş yapılara ve özellikle Korsika’da dikilitaşlara rastlanır. İtalya’nın kuzeyindeki Val Camonica’ da da, 20 bin kadar oyma taş bulunmuştur.
Demir Çağında İtalya önem kazandı. İÖ 1000′lerin başında Po Ovası, Toscana ve Latium ile Lucania’nın bazı bölgelerinde, ölü yakma geleneğinin yaygın olduğu Villa-noven uygarlığı gelişti. Bir uygarlık Tunç Çağının sonlarında Avrupa’nın orta ve iç kesimlerine yayılan Ume (ölü külü kabı) kültürüne dayanıyordu. Ölünün küllerinin saklandığı, insan vücudunu andıran kaplar önceleri pişmiş topraktan yapılıyordu. Bu kaplann yapımında daha sonra tunç kullanılmaya başladı. Venedik ve çevresinde ise, kova biçimli kaplar (situla) yaygındı. Villanoven uygarlığı izleyen Etrüsk uygarlığında ortaya konan ilk örnekler, Vetulonia ve Capodimonte di Bolsena bölgelerinin düz ve ince uzun heykelcikleriydi. Etrüsk heykel sanatı, sonraki dönemde önce Yunan, ardından İon uygarlığının etkisine girdi. İÖ 6..yüzyıl sonuna gelindiğinde, Veii kentinde İon üslubunda pişmiş toprak yapıt-lann yaygın olduğu zengin bir heykel geleneği vardı. Günümüze ulaşan yapıtlann büyük çoğunluğu ise alçak kabartmalar ve Clusium kentinde bulunmuş İÖ 6. ve 5. yüzyıllara ait kabartmalı lahitlerdir. İber Yarımadasında ortaya konan yapıtlarda da Yunan heykel sanatının etkileri görülür.
Eski Yunan. İÖ 2. binyıl biterken sona eren Minos ve Miken uygarlıklarının etkilediği Yunan sanatı, bölgeyi istila eden halklarla yerli halkın yeni bir düzen içinde bir araya geldiği İÖ 900 ile Romalıların Yunanistan’ı fethettiği İÖ 146′ya değin uzanan dönemi kapsar. Bu dönem de kabaca beş evreye aynlabilir: Geometrik dönem (bak. geometrik üslup), Doğululaşma dönemi, Arkaik dönem, Klasik dönem ve Helenistik dönem.
Yunanistan’ın dış dünyayla fazla ilişkisinin olmadığı Geometrik dönemin (İÖ 900-800) başlıca ürünleri çanak çömlek, pişmiş toprak yapıtlar ve küçük tunç heykellerdir. İÖ 800′den başlayarak 100-150 yıl süren Doğululaşma döneminde, Doğu üslup ye tekniklerinin etkisi görülür. Yunanlılar İÖ 700′de Doğulu komşularından öğrendikleri kalıplama tekniğiyle çok sayıda kabartma kil levha yapmışlardır. Yunan sanatında Doğu etkilerinin egemen olduğu bu dönemin üslubu, Daidalos üslubu olarak da bilinir. İÖ y. 640′ta Yunan sanatı Mısır sanatının etkisi altına girmiştir. Bu dönemde, Mısır’ın anıtsal mimari ürünlerinin ve heykellerinin etkisiyle, büyük ölçekli heykellere yönelinmiş ve kireçtaşı, kil ya da ahşap yerine sert taşlar (özellikle de Kyklad Adalarında çıkan beyaz mermer) kullanılmıştır. Yunan heykel sanatının ilk anıtsal örnekleri bu döneme aittir.
Doğulularına dönemini izleyen Arkaik dönemin (İÖ 650-480) tipik yapıtları, elleri iki yanında, bir ayağı daha önde genç erkek (kuros) ve benzeri genç kız (köre) heykelleridir. Henüz model üzerine sistemli bir çalışma yapılmamakla birlikte, bu dönemde heykellerin doğal ölçü ve biçimlere daha yakın olduğu gözlenir. Ayrıca mezar taşlarında, sütun kaidelerinde ve İon düzenindeki yapıların frizlerinde kabartma heykellere yer verilmiştir.
Arkaik dönemi izleyen Klasik dönem (İÖ 480-323), kendi içinde Erken, Yüksek ve Geç Klasik evrelere ayrılır. Erken Klasik dönemde (İÖ y. 480-450) Arkaik döneme göre daha sakin ve dengeli bir üslup egemen olmuştur. Bu dönemin en güzel ürünleri, adı bilinmeyen bir heykel ustasının Olympia’ daki Zeus Tapınağı’nın alınlık ve frizlerin-deki bezemeleridir. Mermer yerine tuncun daha çok kullanıldığı serbest heykelde ise, Myron’un yapıtları önemlidir.
Yunan dünyasının sanat merkezine dönüştüğü Yüksek Klasik dönem (İÖ y. 450-400), Yunan sanatının doruk noktası olarak nitelendirilir. Bu dönemin en etkili heykelcisi, Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri sayılan “Zeus” heykeli ile Parthenon Tapınağı için bir “Athena” heykeli yapan Phidias’tır. Parthenon’un genel tasarımını da yapan Phidias, Klasik dönem üslubunun yerleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Dönemin bir başka önemli heykel ustası ise Argoslu Polykleitos’tur. Paionios’a ait “Nike” (Zafer Tanrıçası) heykeli ile Atina Akropolisi’nde yer alan Athena Nike Tapınağı’nın korkuluk frizleri gibi İÖ 5. yüzyıl sonundan kalma yapıtlar Yunan heykel uslu bundaki gelişmeyi açıkça ortaya koyar. Bu yapıtlarda kadın vücudu, artık gerçeğe yakın bir anlatımla işlenmeye başlamıştır. Geç Klasik döneme (İÖ y. 400-323) damgasını vuran heykelciler Praksiteles, Skopas ve Lysippos’tur. Bu heykel ustalarının üçü de Klasik dönemin idealizminden Helenistik dönemin gerçekçi anlatımına geçişte önemli rol oynamıştır. Atinalı Praksiteles, duyulan iletirken mermeri oymanın sağladığı bütün olanaklardan sonuna kadar yararlanmış, Paroslu Skopas ile Klasik dönem heykeline yoğun bir duygusallık katmıştır. Atina mezar kabartmalarında da Klasik dönemin dingin ve heyecansız üslubunun denetimli, ama derin duygulara yer veren bir anlatıma dönüştüğü gözlenir. Lysippos da değişik pozlardaki atlet heykelleri ve portreleriyle. bu dönem sanatına büyük bir yenilik getirmiştir. Klasik dönemi izleyen Helenistik dönemde ise, ünlü heykelci adlanndan çok, yer ve okul adları önem kazanır. Pergamon’daki (Bergama) Zeus Sunağı’nın kabartmaları ile ünlü “Samothrake Nikesi”, güçlü hareket ve duyguların ustaca ifade edildiği yapıtlardır. Bu dönemde İskenderiye de önemli bir heykel merkezi durumuna gelmiştir. Koma sanatı ve erken Hıristiyanlık dönemi. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına değin Roma’da yapılan ya da Roma’ya getirtilen yapıtların hemen hepsi Yunanlı heykelcilerin, Helenleştirilmiş Etrüsk sanatçılarının ya da onların taklitçilerinin elinden çıkmıştır. Cumhuriyet döneminin son yılları ile İmparatorluk döneminde, Roma’nın önde gelen sanatçılarının çoğu Yunanlı ya da Yunan asıllıydı. Bu nedenle, Roma’nın, Yunan sanatını benimseyerek sürekli kıldığı söylenebilir.
Cumhuriyet döneminin son yüzyılına ait en önemli ürünler, pişmiş toprak ya da balmumundan yapılma soy maskeleriydi (imagine). Roma sanatının Geç Helenistik dönem ikonografisinin etkisinde kalmasıyla, bu maskelere daha gerçekçi bir üslup egemen oldu. Romalıların portre sanatına olan ilgileri, kuşkusuz ölü gömme gelenekleriyle bağlantılıydı. Ama Roma’da gerçekçi portrecilik, ayrı bir sanat olarak ancak IÖ y. 100′de gelişebildi. Bu arada, imagine’lerin yerini de büstler almaya başladı.
İmparatorluk dönemi Roma heykel sanatı portrecilik ve kabartma alanlarında gelişme gösterdi. Roma imparatorlarını betimleyen portreler mermer ya da tunçtan yapılıyordu. Heykellerle bezenmiş Roma anıtlarının en soylu örneklerinden biri, İÖ 13′te İmparator Augustus’un yaptırdığı Ara Pacis’ti. İmparatorluk dönemi boyunca farklı estetik ilkeler durmadan birbirinin yerini aldı. Domitianus döneminin sonlanna ait Cancel-leria Sarayı’nın iki boyutlu alçak kabartmalarının klasik ve akademik üslubuna karşılık, Roma Forumu’ndaki Titus Takı’nın panolarındaki yüksek kabartmalarda üç boyutlu bir mekân ve derinlik anlayışıyla canlı bir üslup görülür. İmparatorluk dönemi anıtsal heykelciliğinin başka önemli örnekleri içinde, İS 10(5-113 arasında İmparator Traianus’un yaptırdığı Traianus Sütunu’n-daki kabartmalar, Roma’daki Konstantin Takı’nın orta açıklığını ve tepesini süsleyen yatay panolar, Beneventum’daki (Beneven-to) Traianus Kapısı’nın kabartmaları ve Marcus Aurelius Sütunu’nun panolanndaki kabartmalar sayılabilir.
İS. 2. yüzyılın ikinci çeyreğinde Roma ye İtalya’da ölülerin yakılması geleneği yerini yavaş yavaş gömmeye bıraktı. Roma heykel sanatında önemli bir yer tutan oyma lahitle-rin ilk örnekleri de Hadrianus döneminde verildi. Sonraki yüzyıllarda yaygınlaşan bu lahitlerde mitolojik ya da savaş, av, evlilik gibi toplumsal konular işleniyor, ölüm ve ölüm sonrası yaşam alegorik bir anlatımla betimleniyordu. Biçimlendirme yöntemiyle ve beyaz alçı kullanılarak yapılmış küçük boyutlu serbest heykel ve kabartmalar da yaygındı. Fildişi ise serbest heykellerin ve kabartmaların yanı sıra portrelerde ve mücevher kutularında kullanılıyordu. Çukur baskı(
), değerli taşları işleyen Romalı zanaatçıların yaygın biçimde yararlandıktan bir teknikti. Roma’da yapılmış en güzel mücevherler, imparatorları resmeden ka-mayölerdi(). Koyu ya da parlak mavi zemin üstüne beyaz kabartma desenlerden oluşan kamayö camlan() ve terra sigillata() denen, üstü bezeli pişmiş toprak kaplar da Roma heykel sanatının örnekleri arasındaydı.
Pagan Roma sanatından farklı bir Hıristiyan sanatının doğuşu, ancak 2. yüzyıl sonunda ve 3. yüzyıl başında gerçekleşti. Başlangıçta pagan sanatın etkisini taşıyan bu sanat yavaş yavaş kendi biçimlerini yarattı. Önemli bir sanat merkezi olan Konstantino-polis’te (İstanbul) gelişen ve bugün Bizans’ın adıyla anılan sanat zamanla bütün Hıristiyan Doğu’da etkisini gösterdi. Batı’daki erken Hıristiyan sanatı ise> 5. yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte sona erdi.
Yunan ve Roma sanatından farklı olarak erken Hıristiyan sanatında anıtsal heykellere rastlanmaz. Genellikle küçük boyutlu yapıtların üretildiği bu sanat, ancak sonraki yıllarda kilise mimarlığının bir parçası haline gelmiştir. Üstlerinde Kitabı Mukaddes ve incil’den konuların işlendiği taş lahitler ve oyma fildişi yapıtlar, bu sanatın en önemli örnekleridir.
Ortaçağ. Ortaçağ heykel sanatı da Doğu (Bizans) ve Batı Hıristiyan sanatları olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. Anıtsal Bizans heykellerinde stilize ye yer yer geometrik bir anlatım egemendi. Ayasofyş’nın sütun başlıklarında ve kornişlerinde görüldüğü gibi alçak kabartmalarla süslü düz levhalar yaygındı. İkincil önemdeki heykeller arasında ise, fildişinden yapılmış yuvarlak ayin kaplan, iki kanatlı (diptik) altar panoları ya da kitap kabı olarak kullanılan düz fildişi levhalar, mücevher kutuları ya da Maximianus’un ünlü tahtı gibi daha büyük boyutlu fildişi yapıtlar yer alıyordu. Bu dönemde Konstantinopolis’in yanı sıra Roma, Milano, İskenderiye ve Antakya da (Antio-kheia) fildişi yapıtların üretildiği önemli merkezlerdi. 12. yüzyılın ikinci yarısında, büyük olasılıkla ekonomik nedenlerle, sa-buntaşı levhalar fildişinden yapılanların yerini aldı.
Ayrıca Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Gürcistan ve Ermenistan’da taş kıliselerdeki bezemeler önem kazandı; ortaçağ boyunca bu yörelerde taş oymacılığının çeşitli örnekleri verildi. Mısır’daki manastırlan süsleyen taş kabartmalar ve ahşap oyma yapıtlar, Mısır Hıristiyan ya da Kopt sanatının başlıca örnekleridir.Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra kültürel egemenlik Doğu Roma İmparatorluğu’na geçtiyse de, Batı Avrupa’ da eski gelenekler varlığım sürdürdü. Bunların bölgeyi istila eden halkların kültürleriyle kaynaşmasından yeni bireşimler oluştu. Merovenj sanatı, Germen sanatı, Kelt-Hı-ristiyan sanatı, Karolenj sanatı ve Otto sanatı önem kazandı. 11. ve 12. yüzyıllarda doruğuna ulaşan romanesk sanat ise, Roma mirasıyla çeşitli bölgesel etkileri (Toton, İskandinav, Bizans ve İslam) kaynaştırıyordu.
Gotik sanat. Batı ve Orta Avrupa’da 12. yüzyıl ortalarından 16. yüzyıl ortalarına değin süren gotik sanat erken, yüksek ve geç gotik olmak üzere üç döneme ayrılır. Romanesk dönemde olduğu gibi, erken gotik dönemde de heykel sanatı büyük ölçüde mimariye bağlıydı ve yaygın olarak yapıların cephelerinde görülüyordu. Bu dönemde heykel üslubu gittikçe daha gerçekçi bir özellik kazandı; yüksek gotik döneme gelindiğinde mimarlıkla olan yakın ilişkisi de azalmıştı. Bunda ışınsal gotik adıyla bilinen üslubun geometrik düzene ağırlık yermesinin önemli bir etkisi oldu. Fransa ve İngiltere’de, oyma heykel sanatının en önemli ürünleri mezarlar ve anıtlardı. 13. yüzyıl gotik sanatının önde gelen adları, Pisa Vaftizhanesi’nin ve Siena Katedrali’nin akarlarım yapan Nicola Pisano, oğlu Gio-vanni Pisano ve öğrencileri Arnolfo di Cambio ve Tino di Cajnaino’ydu. Floransa Vaftizhanesi’ne yaptığı tunç kapılarla tanınan Andrea Pisano da dönemin önemli sanatçılanndandı. 15. yüzyıl başında gelişen ve uluslararası gotik olarak adlandırılan döneme ve üsluba ait birçok yapıt ise ya kaybolmuş ya da tahrip edilmiştir. Geç gotik dönemin önemli bir özelliği, çok sayıda heykelcinin Macaristan, Polonya ve İskoçya gibi, kendi ülkeleri dışındaki ülkelerde de yapıtlar vermeleridir. Bu dönemin en önemli heykelcisi, Burgonya dükünün hizmetine giren Claus Sluter’dır. Rönesans. Gotik dönemden Rönesans’a geçiş, romanesk dönemden gotik döneme geçişten çok daha az sarsıntılı oldu. Figüratif sanatlarda bu, simgeci tutumdan gerçekçi tutuma geçiş yerine, bir gerçekçi üsluptan bir başka gerçekçi üsluba geçiş anlamına geliyordu. Rönesans’la birlikte Antik Çağın klasik ideallerine dönüldü. Bu da çok ani bir değişim değildi; klasik yapı ve bezeme,geleneği, daha önce romanesk ve gotik İtalyan, sanatında da etkili olmuştu. Ama Roma heykel üslubuna kesin olarak dönen ilk İtalyan heykelci, 13. yüzyıl ortasında Nicola Pisano oldu.
Floransa’da Rönesans üslubu, önce heykel sanatında gelişti. Rönesans heykel ustalarının en önemlilerinden biri, hem durağan, hem hareket halindeki insan figürünü büyük bir ustalıkla işleyen ve kabartmaya büyük bir derinlik duygusu kazandıran Donatello’ydu. Bu sanatçı özellikle Floransa Katedrali ile Or San Michele Kilisesi’nin heykelleriyle ün kazandı. 15. yüzyılın başka heykelcileri arasında Nanni di Banco, Lorenzo Ghiberti, Jacopo della Quercia, Antonio Pollaiuolo, Desiderio da Settignano, Antonio ve Bar-nardo Rossellino ile Andrea del Verrocchio yer alıyordu.
16. yüzyıl heykel sanatının en büyük adı, yüksek Rönesans döneminin habercisi sayılan “Pietâ” ve gene aynı dönem üslubunun en başarılı örneği olan “Davud” adlı yapıtlarıyla ünlü Michelangelo’ydu. Onun ustalığı, Bartolommeo Ammannati, Baccio Bandınelli, Vincenzo Danti ye sonradan Vene-dik’e giden Jacopo Sansovino gibi Floransah maniyerist sanatçıları gölgede bıraktı. Ama yüzyılın ortalarına doğru Benvenuto Cellini ve yüzyıl sonunda Flaman heykelci Giambo-logna gibi, Floransa sanatında Michelange-lo’nun güçlü etkisini özümleyebilen sanatçılar yetişti. Venedik’te ise, Sansovino’nun Danese Cattaneo ve Alessandro Vittoria gibi öğrencileri, Floransa’dakîni andıran yeni bir maniyerist üslup geliştirdiler.
Maniyerizm, İtalyan heykelci Giambolog-na’nın etkisiyle Avrupa’nın kuzeyinde; Fon-tainebleau okuluna bağlı İtalyan sanatçıları, Primaticcio’nun ve Celljni’nin etkileriyle de Fransa’da gelişti. Başlangıçta İtalyan sanatçıların etkisinde kalan İspanyol Rönesans heykel sanatı ise zamanla kendine özgü maniyerist bir üslup geliştirdi.
Barok dönem. Barok sanatın en önemli özelliklerinden biri, sanatçıların resim, heykel ve mimarlık arasındaki geleneksel sınırlan yok ederek dramatik bir görselliğe ulaşmasıydı. 17. ve 18. yüzyılların en büyük heykelcisi Gian Lorenzo Bernini, daha gençlik dönemindeki bir dizi yapıtıyla, bu iki yüzyıhn heykel sanatının ilkelerini belirledi. Bernini’nin sanatı, bütün barok dönem heykel sanatının temelini oluşturuyordu. Ama Alessandro Algardi ve Flaman Fran-çois Duquesnoy gibi heykelciler de kendilerine özgü üsluplarıyla dikkat çekmeyi başardılar. Geç barok dönemde (17. yy sonu) resimde olduğu gibi heykelde de yapı ve tasanma değil, bezemeye ağırlık veren kompozisyonlar önem kazandı. 18. yüzyıl ortalarında ise İtalyan heykel sanatında teknik ustalığın önem kazandığı pitoresk bir üslup egemen oldu. Geç barok döneme damgasını vuran sanatçılar arasında Filippo Carcani, Filippo Parodi, Camillo Rusconi, Luişi Vanvitelli ve Antonio Canova gibi heykelciler sayılabilir.
Barok ve rokoko sanatı İtalya’nın dışında İspanya, Flandre, Fransa, Orta Avrupa ve Rusya’da da gelişti. Gregorio Hernândez, Manuel Pereira, Juan Martinez Montanes, Alonso Cano, Pedro de Mano ve Jqs de Mora gibi heykelcilerin temsil ettiği İspanyol barok heykeli hemen bütünüyle dinsel bir temele dayanıyordu. Picasso’nun yanı sıra Alex-ander Archipenko, Raymond Duchamp-Villon, Jacques Lipchitz ve Wilhelm Lehmbruck gibi heykelciler heykel sanatına yeni bir yön veren yapıtlar ortaya koydular. İlk örneklerini Rus sanatçı Vladimir Tatlin’in verdiği yapımcılık oyma, biçimlendirme, dökme yerine bükme, kesme, kaynakla birleştirme gibi yöntemlere yöneldi. Malzeme olarak mermer ve tuncun yerini plastik, cam, demir ve çelik gibi sanayi ürünleri aldı. Tanınmış yapımcı heykelciler arasında Na-um Gabo ve Georges Vantongerloo yer alıyordu.
1920′lerde toplumun öteki alanlarında olduğu gibi modern sanatta da bir tepki dönemi başladı. II. Dünya Savaşı sonrasının düzen ve güvenlik arayışı, birçok avant-garde heykelcinin üslubunda önemli değişikliklere yol açtı. Alberto Giacometti, Jean Arp, Lipchitz, Henry Moore, Barbara Hep-worth, Picasso, Julio Gonzâlez ve Alexan-der Calder fantezinin ağır bastığı bir anlatım geliştirdiler. Bu yıllarda metal, yaygınlıkla kullanılan malzemelerden biri haline geldi. Kendiliğindenliğe ve rastlantıya önem veren Peter Agostini, George Spaventa, Peter Grippe gibi sanatçılar ise balmumu ve kili yeğlediler. 20. yüzyıl heykel sanatı, hem teknik ve malzeme, hem de konu ve üslup açısından çok büyük bir çeşitlilik kazandı. Çağdaş akımların en belli başlıları, ABD’li heykelci George Segal’in örneklerini verdiği rardon ve Antoine Coyseyox ile Jean-Baptiste Lemoyne, Pigalle, Etienne-Mauri-ce-Falconet, Jean-Antoine Houdon gibi sanatçılar, İngiltere’de Nicholas Stone ve Edward Marshall, Orta Avrupa’da ise Georg Petel, Georg Raphael Donner, Egid Quirin Asam, kardeşi Cosmas Damian Asam ve Ignaz Günther de dönemin önemli heykelcilerindendi.
Yeni-klasik dönem ve 19. yüzyıl. Yeni-klasik sanat, bir yandan barok sanatın son evresine bir tepkiydi, bir yandan da Antik Çağın klasik sanatına duyulan yeni ilgiyi yansıtıyordu. Ama baroğa yönelik tepki, bu sanatın 18. yüzyıl sanatçıları üzerindeki etkisini hemen ortadan kaldırmadı. Yeni klasik heykelcilerin rokokoyu hafif ve yüzeysel bulmalarına karşın Etienne-Maurice Falconet, John Flaxman gibi sanatçıların ilk dönem üsluplarında Fransız rokokosunun güçlü etkileri görülüyordu. Yeni-klasik heykelin önemli bir özelliği, hareket ve duyguların taşkınlıktan uzak, denetimli bir üslupla anlatılmasıdır. Klaşikçiliği benimseyen heykelciler arasında İngiltere’de John Wilton, Joseph Nollekens, John Bacon (Yaşlı), John Deare, Christopher Hevvetson ve John Flaxman, Fransa’da Claude Michel (Clodion), Augustin Pajou ve Pierre Julien, italya’da Antonio Canova ve Camillo Pacet-ti, ABD’de ise William Rush, Horatio Greenough, Hiram Powers ve Thomas Crawford sayılabilir.
19. yüzyılda akademilerin her yıl düzenlediği halka açık sergiler, heykelcileri büyük ölçüde etkiledi. Akademiler, eğitim programlarıyla denetimli bir klasikçiliğe ağırlık verirken, bir yandan da açtıkları sergilerle heykelcileri heyecanlı ve yenilikçi bir anlatıma özendiriyorlardı. Bu dönemde geliştirilen mekanik teknikler de heykel sanatının yönünü önemli ölçüde belirledi. 19. yüzyıl heykel sanatının belki de en başarısız örnekleri, kiliseleri ve kamu yapılarını süsleyen büyük boyutlu kabartma panolar, alınlıklar ve nişlerdi.
Kent alanlarına dikilen tunç portreler ve büyük mezarlıklara yerleştirilen anı heykelleri de 19. yüzyıl heykel sanatının yaygın örneklerinden oldu.
Modern heykel. Modern sanatın kökleri, 19. yüzyıl ortalarında, özellikle resim alanında akademik geleneğin konusuna ve üslubuna karşı çıkışa dayanır. 19. yüzyılın ikinci yarısında, Auguste Rodin ve aynı zamanda ressam olan Edgar Degas gibi Fransız sanatçılar ile İtalyan Medardo Ros-so 20. yüzyıl heykel sanatı üzerinde önemli etkiler bırakacak yapıtlar verdiler. Rodin’in çok sayıdaki öğrencisi arasında en önemlileri Ğmile-Antoine Bourdelle ve Charles Des-piau’ydu. Gene Rodin’in etkisiyle 20. yüzyıl başında Paris’e gelen birçok sanatçı içinde Wilhelm Lehmbruck ve Constantin Bran-cusi ötekilerden ayrılır.
20. yüzyılın ilk yansında, başka sanatlarda olduğu gibi heykelde de kübizm, yapımcılık, dadacılık, gerçeküstücülük gibi avant-garde akımlar ortaya çıktı. Picasso’yla birlikte heykelci artık, geleneksel heykel yöntemlerini ve görme ya da dokunma duyularını çevresel sanat ile Gabo, Duchamp ve Alexander Calder’ın öncülük ettiği kinetik sanat oldu.

Heykelcilik

H eykelcilik, canlıları veya eşyayı, maden, tahta gibi çeşitli malzemeyle temsil etme sanatıdır. Heykelcilik, üç boyutlu (yükseklik, genişlik, derinlik) biçim yaratma sanatıdır. Bu iş, kesim, biçimleme, kalıplama gibi özel tekniklerle hazırlanan çeşitli malzemeyle yapılır. Elde edilen biçimler de değişik tiplerde olur.
Kabartmalar, düz bir yüzey üzerinde engebeler meydana getirir: bunlar az veya çok çıkıntı yapmalarına göre, alçak kabartma veya yüksek kabartma diye adlandırılır. Bir de. tam oyma, yani bir kaidenin üstünde duran heykeller vardır.
İlk heykeller Milattan önce 35,000 ve 8,000 yılları arasında ortaya çıkmış, kadınlar ve hayvanlar, yüzeyden ayrılmış biçimde veya ayrılmadan, taşa, fildişine, kemiğe oyulmuş veya kille biçimlendirilmişti.
Heykel sanatının en eski örnekleri Akdeniz kıyısındaki ülkelerde bulunmuştur. Eski Mısır’da heykeller genellikle dinsel bir nitelik taşıyordu: insanların ka’sını (insanın dayanağı olan hayatî güç) ölümden sonra da barındırsın diye, firavunlarla hizmetkârlarının (yazıcılar, zanaatçılar) heykelleri yapılıyordu, bunlara insanın «kopya»sı anlamında, «suret» denirdi. Asurlular alçak kabartmalarda savaş sahnelerini” tasvir etmiş; hayvan sanatını da geliştirerek bize hayalî bir hayvanlar âlemi (insan başlı boğalar, kartal başlı aslanlar, kanatlı atlar) miras bırakmıştır. Persler ise, emaye tuğladan alçak kabartmalar yapmıştır.
Eski Yunan heykelciliği, kutsallık anlayışının izlerini taşır: delikanlılarla genç kızları, ayin duruşlarında tasvir eder. Klasik dönem heykeltıraşları insan vücudunu en güzel biçimleriyle ve hareket halinde tasvir ettiler. M.Ö. IV. yy.da, Skopas, Praksiteles ve Lysippos, insanın tutkularını, acılarını ifadeye çalıştılar. Bu gerçekçilik eğilimi, Helenistik dönemde daha da önem kazandı.
İtalya’da
Etrüskler, büyük bir gerçekçilik ifade eden heykellerini, çok renkli pişmiş topraktan veya bronzdan yaptılar. Romalılara gelince, işe Yunan sanatını kopya etmekle başlamışlardı, sonra da portrede (pek gerçekçi büstler bıraktılar) ve binalarını kapladıkları, tarihsel veya dinsel kabartmalarda kendilerim gösterdiler.
Roman ve GotikBatıda kısmen büyük istilâlardan ileri gelen bir gerileme döneminden sonra, heykelcilik Karolenjler zamanında yeniden canlandı. Fildişi ve madenler, en çok kullanılan malzemeydi: doğanın ve insan vücudunun biçimlerini yansıtmağa çalışılıyordu. XI. ve XII. yy.da, yani roman sanatı döneminde heykelcilik, aslında dinsel olmakla birlikte, mimarlığa bağlanmış alın tablalarıyla, atkı taşlarıyla, sütun başlıklarıyla birleşip kaynaştı.
Buna karşılık gotik sanat (XIII. yy.) mimarlıktan kendini kurtardı. O zaman yüzeyden ayrılmış kabartmalar önem kazandı: kilise kapılarını sütun-heykeller süsledi. Bu heykeller giderek doğala yaklaşıyor ve insanı ele alıyordu. İtalya’da, Pisano ailesi, sonra da Arnolfo di Cambio, bu araştırmanın Pisa’da, Floransa’da ve Perugia’da öncüleri oldular.
Hareket ve İfade
Rönesans İtalya’da yeni bir anlayıştan doğdu: insan, dünyanın merkezi haline geldi. Artık din dışına çıkan heykelcilik, insan vücudunun güzelliğini gözler önüne serdi. Ghiberti, Donatello, Della Robbia, Verrocchio, Michelangelo, bu sanat dalının en ünlü temsilcileridir. Fransa’da heykel sanatı, Michel Colombe, Jean Goujon, Germain Pilon ile temsil edilmekteydi. Bu akım, bütün Avrupa sanatını etkileyecekti. İtalyanlar, özellikle Bernini ve Algardi, XVII. yy.da, barok sanatın öncüleri oldular ve bu tarz, ertesi yüzyıl rokoko tarzının aşırılıklarına götürdü.
Bir yandan klasikçilik, öte yandan barok akım, XVIII. yy.da Adam, Slodtz ve Lemoyne gibi klasiklerle Bouchardon, Pigalle, Falconet ve Houdon gibi barokların öncülüğünde çatıştı. Öteki Avrupa ülkeleriyle İtalya ve Fransa’nın etkisinde kaldı. XVIII. yy. sonu ve XIX. yy. başlangıcı, neoklasikçiliğin bütün Avrupa’ya yayılmasına sahne oldu. En ünlü temsilcileri İtalyan Canova ile Danimarkalı Thorvaldsen’di.
Hayal Gücünün Bütün Kaynakları
Romantikler de, natüralistler de, neoklasikçiliğin soğukluğuna karşı bir tür hayata dönüş ile tepki gösterdiler; artık duyguların açığa vurulmasından korkulmuyordu. Rude, Barye, Daumier, Carpeaux, sonra da Rodin ve Maillol, bu yeni akımın öncüleridir.
XX. yy. yetenekler yönünden pek zengindir ve çok yönlü araştırmalara sahne olmuştur. Archipenko, Duchamp-Villon, Lipchitz, Zadkine, natüralizmi reddederek eşyayı çözümlediler ve hacimler halinde yeniden kurdular (kübizm). Fütüristler (Boccioni), dinamizmi dile getirdiler.
Figüratif heykelcilik (Brancusi, Richier, Giacometti) soyut sanatla (Pevsner, Gabo, Arp) birlikte yaşarken, kimi zaman belirli sınırların dışına çıktı (Moore). Artık hacimi tasvir etmek yetmiyor. Eserler, hava hareketleri (Calder) veya motorlar (Gabo, Schöffer) sayesinde, hareket kazanıyor. Işık saçıyor, ses çıkartıyor.
Modern sanayinin kaynaklarından yararlanan teknikler de (Cesar’ın Sıkıştırmaları; elektronik akımlar), malzeme de giderek çeşitlilik kazanıyor: sanatçılar (Picasso, Oldenburg), günümüzde, geleneksel veya modern malzeme kadar, sanayi artıkları veya günlük eşyayı da kullanmışlardır.
Biçimleme ve Kalıplama
Biçimleme, heykelciliğin alfabesidir: balmumu veya ıslak toprakla elde bir biçim yapılıp küçük malalar veya taslak kalemleriyle düzeltilir. Kalıp, bir eseri çoğaltmaya olanak verir: bir cismin izini veya negatifini almaktan ibarettir, sonradan kalıp ödevi görecek ve içine alçı veya eritilmiş maden dökülecektir.
Bütün Dünyanın Malı Olan Sanat
Afrika sanatı, özellikle Benin yöresinde, ilgi çekici bronz heykeller vermiştir; Okyanusya, tahtadan, pişmiş topraktan veya bitki liflerinden maskeler yaratmıştır. Amerika Kıtası’nda Aztekler ve Mayalar taştan ve pişmiş topraktan dev heykeller yapmışlardır; Mohikanlar ve İnkalar özellikle çömlekçilik ve kuyumculuk sanatında ileriydiler.
Çin’de Çang Hanedanı zamanında, bronzdan ve pişmiş topraktan heykeller yapıldı. Han Hanedanı’nda ise, kilden yapılmış günlük kullanma eşyası, seramik veya bronz vazoların yanı sıra, kilden, günlük kullanıma yarayan eşyalar yapıldı. Guptalar döneminde (IV.-VI. yy.) doruğuna erişen Hint sanatı, Khmer ülkesini, Angkor’u, hattâ Cava ‘yi etkiledi.
Malzeme
Heykelcinin elinde çeşitli malzeme vardır. Taş (kireçtaşı, mermer), tahta, fildişi, kemik, yontulmağa elverişlidir. Kil, balmumu, alçı, yalancı mermer (mermertozu katılmış alçı), alçıyla telden oluşan staff, çimento, kaba mukavva (kartonpat), biçimlenmeğe veya kalıplanmağa elverişlidir. Madenler eritilir, dökülür, dövülür, kaynatılır, üzerlerine bir kazı kalemiyle motifler kazılır veya kaplanır.

H eykelcilik, canlıları veya eşyayı, maden, tahta gibi çeşitli malzemeyle temsil etme sanatıdır. Heykelcilik, üç boyutlu (yükseklik, genişlik, derinlik) biçim yaratma sanatıdır. Bu iş, kesim, biçimleme, kalıplama gibi özel tekniklerle hazırlanan çeşitli malzemeyle yapılır. Elde edilen biçimler de değişik tiplerde olur.
Kabartmalar, düz bir yüzey üzerinde engebeler meydana getirir: bunlar az veya çok çıkıntı yapmalarına göre, alçak kabartma veya yüksek kabartma diye adlandırılır. Bir de. tam oyma, yani bir kaidenin üstünde duran heykeller vardır.
İlk heykeller Milattan önce 35,000 ve 8,000 yılları arasında ortaya çıkmış, kadınlar ve hayvanlar, yüzeyden ayrılmış biçimde veya ayrılmadan, taşa, fildişine, kemiğe oyulmuş veya kille biçimlendirilmişti.
Heykel sanatının en eski örnekleri Akdeniz kıyısındaki ülkelerde bulunmuştur. Eski Mısır’da heykeller genellikle dinsel bir nitelik taşıyordu: insanların ka’sını (insanın dayanağı olan hayatî güç) ölümden sonra da barındırsın diye, firavunlarla hizmetkârlarının (yazıcılar, zanaatçılar) heykelleri yapılıyordu, bunlara insanın «kopya»sı anlamında, «suret» denirdi. Asurlular alçak kabartmalarda savaş sahnelerini” tasvir etmiş; hayvan sanatını da geliştirerek bize hayalî bir hayvanlar âlemi (insan başlı boğalar, kartal başlı aslanlar, kanatlı atlar) miras bırakmıştır. Persler ise, emaye tuğladan alçak kabartmalar yapmıştır.
Eski Yunan heykelciliği, kutsallık anlayışının izlerini taşır: delikanlılarla genç kızları, ayin duruşlarında tasvir eder. Klasik dönem heykeltıraşları insan vücudunu en güzel biçimleriyle ve hareket halinde tasvir ettiler. M.Ö. IV. yy.da, Skopas, Praksiteles ve Lysippos, insanın tutkularını, acılarını ifadeye çalıştılar. Bu gerçekçilik eğilimi, Helenistik dönemde daha da önem kazandı.
İtalya’da Etrüskler, büyük bir gerçekçilik ifade eden heykellerini, çok renkli pişmiş topraktan veya bronzdan yaptılar. Romalılara gelince, işe Yunan sanatını kopya etmekle başlamışlardı, sonra da portrede (pek gerçekçi büstler bıraktılar) ve binalarını kapladıkları, tarihsel veya dinsel kabartmalarda kendilerim gösterdiler. Roman ve GotikBatıda kısmen büyük istilâlardan ileri gelen bir gerileme döneminden sonra, heykelcilik Karolenjler zamanında yeniden canlandı. Fildişi ve madenler, en çok kullanılan malzemeydi: doğanın ve insan vücudunun biçimlerini yansıtmağa çalışılıyordu. XI. ve XII. yy.da, yani roman sanatı döneminde heykelcilik, aslında dinsel olmakla birlikte, mimarlığa bağlanmış alın tablalarıyla, atkı taşlarıyla, sütun başlıklarıyla birleşip kaynaştı.
Buna karşılık gotik sanat (XIII. yy.) mimarlıktan kendini kurtardı. O zaman yüzeyden ayrılmış kabartmalar önem kazandı: kilise kapılarını sütun-heykeller süsledi. Bu heykeller giderek doğala yaklaşıyor ve insanı ele alıyordu. İtalya’da, Pisano ailesi, sonra da Arnolfo di Cambio, bu araştırmanın Pisa’da, Floransa’da ve Perugia’da öncüleri oldular.Hareket ve İfadeRönesans İtalya’da yeni bir anlayıştan doğdu: insan, dünyanın merkezi haline geldi. Artık din dışına çıkan heykelcilik, insan vücudunun güzelliğini gözler önüne serdi. Ghiberti, Donatello, Della Robbia, Verrocchio, Michelangelo, bu sanat dalının en ünlü temsilcileridir. Fransa’da heykel sanatı, Michel Colombe, Jean Goujon, Germain Pilon ile temsil edilmekteydi. Bu akım, bütün Avrupa sanatını etkileyecekti. İtalyanlar, özellikle Bernini ve Algardi, XVII. yy.da, barok sanatın öncüleri oldular ve bu tarz, ertesi yüzyıl rokoko tarzının aşırılıklarına götürdü.
Bir yandan klasikçilik, öte yandan barok akım, XVIII. yy.da Adam, Slodtz ve Lemoyne gibi klasiklerle Bouchardon, Pigalle, Falconet ve Houdon gibi barokların öncülüğünde çatıştı. Öteki Avrupa ülkeleriyle İtalya ve Fransa’nın etkisinde kaldı. XVIII. yy. sonu ve XIX. yy. başlangıcı, neoklasikçiliğin bütün Avrupa’ya yayılmasına sahne oldu. En ünlü temsilcileri İtalyan Canova ile Danimarkalı Thorvaldsen’di.Hayal Gücünün Bütün KaynaklarıRomantikler de, natüralistler de, neoklasikçiliğin soğukluğuna karşı bir tür hayata dönüş ile tepki gösterdiler; artık duyguların açığa vurulmasından korkulmuyordu. Rude, Barye, Daumier, Carpeaux, sonra da Rodin ve Maillol, bu yeni akımın öncüleridir.
XX. yy. yetenekler yönünden pek zengindir ve çok yönlü araştırmalara sahne olmuştur. Archipenko, Duchamp-Villon, Lipchitz, Zadkine, natüralizmi reddederek eşyayı çözümlediler ve hacimler halinde yeniden kurdular (kübizm). Fütüristler (Boccioni), dinamizmi dile getirdiler.
Figüratif heykelcilik (Brancusi, Richier, Giacometti) soyut sanatla (Pevsner, Gabo, Arp) birlikte yaşarken, kimi zaman belirli sınırların dışına çıktı (Moore). Artık hacimi tasvir etmek yetmiyor. Eserler, hava hareketleri (Calder) veya motorlar (Gabo, Schöffer) sayesinde, hareket kazanıyor. Işık saçıyor, ses çıkartıyor.
Modern sanayinin kaynaklarından yararlanan teknikler de (Cesar’ın Sıkıştırmaları; elektronik akımlar), malzeme de giderek çeşitlilik kazanıyor: sanatçılar (Picasso, Oldenburg), günümüzde, geleneksel veya modern malzeme kadar, sanayi artıkları veya günlük eşyayı da kullanmışlardır.Biçimleme ve KalıplamaBiçimleme, heykelciliğin alfabesidir: balmumu veya ıslak toprakla elde bir biçim yapılıp küçük malalar veya taslak kalemleriyle düzeltilir. Kalıp, bir eseri çoğaltmaya olanak verir: bir cismin izini veya negatifini almaktan ibarettir, sonradan kalıp ödevi görecek ve içine alçı veya eritilmiş maden dökülecektir.Bütün Dünyanın Malı Olan SanatAfrika sanatı, özellikle Benin yöresinde, ilgi çekici bronz heykeller vermiştir; Okyanusya, tahtadan, pişmiş topraktan veya bitki liflerinden maskeler yaratmıştır. Amerika Kıtası’nda Aztekler ve Mayalar taştan ve pişmiş topraktan dev heykeller yapmışlardır; Mohikanlar ve İnkalar özellikle çömlekçilik ve kuyumculuk sanatında ileriydiler.
Çin’de Çang Hanedanı zamanında, bronzdan ve pişmiş topraktan heykeller yapıldı. Han Hanedanı’nda ise, kilden yapılmış günlük kullanma eşyası, seramik veya bronz vazoların yanı sıra, kilden, günlük kullanıma yarayan eşyalar yapıldı. Guptalar döneminde (IV.-VI. yy.) doruğuna erişen Hint sanatı, Khmer ülkesini, Angkor’u, hattâ Cava ‘yi etkiledi.MalzemeHeykelcinin elinde çeşitli malzeme vardır. Taş (kireçtaşı, mermer), tahta, fildişi, kemik, yontulmağa elverişlidir. Kil, balmumu, alçı, yalancı mermer (mermertozu katılmış alçı), alçıyla telden oluşan staff, çimento, kaba mukavva (kartonpat), biçimlenmeğe veya kalıplanmağa elverişlidir. Madenler eritilir, dökülür, dövülür, kaynatılır, üzerlerine bir kazı kalemiyle motifler kazılır veya kaplanır.

Heykel Sanatı

Heykel sanatı, mekân içinde üç boyutlu estetik biçimler yaratmayı amaçlayan görsel sanat dalı. 20. yüzyıla değin heykel, belirli nesne ya da konulan betimleyen, hareket etmeyen ve kunt hacim ya da kütlelerden oluşan bir sanat olarak kabul edilirdi. 20. yüzyılda, betimsel olmayan daha soyut ürünlerin ortaya çıkması, hareketin temel bir öğe olarak kullanıldığı kinetik (devingen) heykelin gelişmesi, kunt hacimlerin içlerindeki ve aralanndaki boşluklann önem kazanması, heykel sanatının kapsamını da genişletmiştir. Çağdaş heykelciler amaçlan-na uygun her türlü malzeme ve yönteme başvurmaktadırlar. Bu da günümüz heykel sanatını belirli malzeme ya da tekniklerle sınırlamayı olanaksız kılar. Mekân içinde kendi başına var olan serbest heykelin yanı sıra, bir yüzeyin aynlmaz parçası olan kabartma heykel de heykel sanatı kapsamında değerlendirilir.
Michelangelo, Bernini,
Pisanello, Degas ve Picasso gibi birkaç sanat dalında birden ürün vermiş sanatçılann yapıtlan, heykel sanatının, başka görsel sanat dallarıyla yakın ilişkisini ortaya koyar. Heykelin bezeme öğesi olarak da kullanılması nedeniyle, heykel sanatı eskiden beri mimarlıkla yakın ilişki içinde olmuştur. Bazı kabartma heykeller resim, çizim, oymabaskı gibi sanatlara yakındır. Işık-gölge karşıtlığından yararlanan serbest heykeller de resim sanatına yaklaşır. Heykel ile metal işleri ve çanak çömlek arasında da kesin bir sınır çizmek çok zordur; birçok metal işinde ya da çanak Çömlekte, bir heykelde bulunabilecek bütün özellikler vardır. Günümüzde endüstri tasa-nmcılanyla heykelcilerin yaptıkları işler de gittikçe birbirine yaklaşmaktadır.
Heykeller çoğu zaman başka sanat yapıtları ya da ortamlarla ilişki içindedir ya da kabartma heykelde olduğu gibi, onlann aynlmaz bir parçasıdır. Büyük boyutlu heykeller genellikle mimari yapılan tamamlar. Bahçe ya da park gibi açık alanları bezemek için de heykel sanatından yararlanılır. Dayanıklı ve kalıcı olmaları nedeniyle, bir kişinin ya da olayın anısını yaşatmak için de anıt heykeller yapılmıştır. Mezar taşları, lahitler, bir olayın anısına dikilen sütunlar, zafer takları bunlara örnek gösterilebilir.

Heykel sanatı, mekân içinde üç boyutlu estetik biçimler yaratmayı amaçlayan görsel sanat dalı. 20. yüzyıla değin heykel, belirli nesne ya da konulan betimleyen, hareket etmeyen ve kunt hacim ya da kütlelerden oluşan bir sanat olarak kabul edilirdi. 20. yüzyılda, betimsel olmayan daha soyut ürünlerin ortaya çıkması, hareketin temel bir öğe olarak kullanıldığı kinetik (devingen) heykelin gelişmesi, kunt hacimlerin içlerindeki ve aralanndaki boşluklann önem kazanması, heykel sanatının kapsamını da genişletmiştir. Çağdaş heykelciler amaçlan-na uygun her türlü malzeme ve yönteme başvurmaktadırlar. Bu da günümüz heykel sanatını belirli malzeme ya da tekniklerle sınırlamayı olanaksız kılar. Mekân içinde kendi başına var olan serbest heykelin yanı sıra, bir yüzeyin aynlmaz parçası olan kabartma heykel de heykel sanatı kapsamında değerlendirilir.

Michelangelo, Bernini, Pisanello, Degas ve Picasso gibi birkaç sanat dalında birden ürün vermiş sanatçılann yapıtlan, heykel sanatının, başka görsel sanat dallarıyla yakın ilişkisini ortaya koyar. Heykelin bezeme öğesi olarak da kullanılması nedeniyle, heykel sanatı eskiden beri mimarlıkla yakın ilişki içinde olmuştur. Bazı kabartma heykeller resim, çizim, oymabaskı gibi sanatlara yakındır. Işık-gölge karşıtlığından yararlanan serbest heykeller de resim sanatına yaklaşır. Heykel ile metal işleri ve çanak çömlek arasında da kesin bir sınır çizmek çok zordur; birçok metal işinde ya da çanak Çömlekte, bir heykelde bulunabilecek bütün özellikler vardır. Günümüzde endüstri tasa-nmcılanyla heykelcilerin yaptıkları işler de gittikçe birbirine yaklaşmaktadır.

Heykeller çoğu zaman başka sanat yapıtları ya da ortamlarla ilişki içindedir ya da kabartma heykelde olduğu gibi, onlann aynlmaz bir parçasıdır. Büyük boyutlu heykeller genellikle mimari yapılan tamamlar. Bahçe ya da park gibi açık alanları bezemek için de heykel sanatından yararlanılır. Dayanıklı ve kalıcı olmaları nedeniyle, bir kişinin ya da olayın anısını yaşatmak için de anıt heykeller yapılmıştır. Mezar taşları, lahitler, bir olayın anısına dikilen sütunlar, zafer takları bunlara örnek gösterilebilir.

Holografi

A lm. Holographie (f), Fr. Holographie (f), İng. Holography. Üç boyutlu resim (hologram) veren
fotoğraf tekniği. Fikir ve ilk teorik gelişmeler İngiliz
Denvis Gabor’ın 1947’deki çalışmalarında görülmektedir. Fakat holografi tekniğinin ilk tatbikatı ancak 1960’larda laser ışığının keşfiyle mümkün olabilmiştir. Holografinin sonuç ürünü olan hologram ile verilen görüntülerde derinlik de vardır ve değişik yönlerden seyredilebilir.
Klâsik fotoğrafçılıkta kullanılan beyaz ışık ve güneş ışığı çeşitli frekanslar (renkler) ihtiva ettiği için görüntülenmek istenen manzaranın derinliği ile ilgili bilgileri kaydetmek mümkün olamamaktadır. Bu maksat için tek frekanslı (monokromatik) ve dalgaları aynı fazda olan ışık gerekmektedir. Laser ışığı tam bu tipte bir ışıktır ve bu sebeple holografide kullanılmaktadır. Laser ışığıyla aydınlatılmış olan bir manzaranın derinlikleriyle ilgili bilgiler ile hologramın kaydettiği bilgileri farklı mesâfelerden gelen ışık dalgalarının birbirlerinin gerisinde veya ilerisinde olduğudur.
Yukarıda bahsedilen bilgiyi kaydetmek için laser hüzmesi iki kısma ayrılır. Birincisi görüntülenmek istenen cisme tutulur ve cisimden yansıyan hüzmeye “cisim hüzmesi” denir. İkincisi ise doğrudan kayıt levhasına çevrilidir ve buna da “referans hüzmesi” denir. Cisim ve referans hüzmeleri levha üzerinde çakışırsa birbirlerine tesir ederler (interference). İki ışık dalgasının tepe noktaları birbirine tesâdüf ederlerse ışığın şiddeti ve genliği artar, bu olaya “kuvvetlendirici interferans” denir. Bir dalganın tepe noktası diğerinin çukur noktasına rast gelirse, ışığın şiddeti azalır ve buna da “zayıflatıcı interferans” denir.
Işık hüzmesinin holografik levhada kaydedilen şekli, cisim hüzmesinin hem şiddet, hem de fazı hakkında bilgi ihtiva eder. Bayağı bir fotoğraf filmi ise, gelen ışığın sadece şiddetini kaydeder.
Banyo edilmiş holografik filimlerdeki şekiller, resmi çekilmiş bulunan görüntüye hiç benzemezler. Meselâ resmi çekilen üç boyutlu bir cisimse, hologramdaki şekil iç içe çizilmiş bir sürü daireden ibâret çok karmaşık bir halde olur. Resmi çekilen iki boyutlu bir düzlem ise, hologramda aydınlık ve karanlık şerit şekilleri gözükecektir. Hologramlar genel olarak saydam levhalardır. Bu levhanın bir tarafından resim çekilirken kullanılmış bulunan monokromatik ışığın benzeri tutulur ve diğer taraftan bakılınca cismin hayali görüntüsü bütün boyutlarıyla seyirciye gözükür.
Tek bir laser ışığı hüzmesiyle çekilmiş bulunan hologramlar, tek renkli hayalî görüntü verirler. Fakat kırmızı, mavi ve yeşil renklerine karşı gelecek şekilde üç ayrı laser hüzmesi kullanılır ise, tam renkli görüntü elde etmek mümkün olur.
Seyirci için çok ilginç olmalarına rağmen üç boyutlu fotoğraf tekniği pek gelişmiş sayılmaz. Holografik filimler çevrilmiştir. Fakat görüntü kalitesinin pek iyi olduğu söylenemez ve bir seferde ancak birkaç kişi tarafından seyredilebilmektedirler.
Fakat, üç boyutlu fotoğraflama dışında, holografinin tatbik edilebileceği daha başka sahalar da vardır. Sınâideki uygulamalarından biri, esas bir eşya ile onun sonradan îmâl edilmiş kopyası arasındaki çok ufak ölçü farklarını tesbit etmektir. Bundan faydalanan bu teknik 0,0003 mm’ye kadar olan farkları kolaylıkla tesbit edebilmektedir. Aynı teknik, mekanik basınç altında kalan cisimlerdeki çok küçük değişiklikleri de tesbitte kullanılabilir. Meselâ, araba üreticileri, motor silindirlerinin boşluk civatalarına olan mukavemetini bu şekilde ölçebilmektedirler.
Bir holografik levhaya birden fazla görüntü kaydetmek mümkündür. Bu özelliğin muhtemel kullanımlarından biri bilgisayar tipi bilgilerin çok küçük bir alanda muhafaza edilebileceğidir. Fakat bu henüz bir ihtimaldir ve üzerinde daha araştırma yapılmaktadır.

A lm. Holographie (f), Fr. Holographie (f), İng. Holography. Üç boyutlu resim (hologram) veren fotoğraf tekniği. Fikir ve ilk teorik gelişmeler İngiliz Denvis Gabor’ın 1947’deki çalışmalarında görülmektedir. Fakat holografi tekniğinin ilk tatbikatı ancak 1960’larda laser ışığının keşfiyle mümkün olabilmiştir. Holografinin sonuç ürünü olan hologram ile verilen görüntülerde derinlik de vardır ve değişik yönlerden seyredilebilir.
Klâsik fotoğrafçılıkta kullanılan beyaz ışık ve güneş ışığı çeşitli frekanslar (renkler) ihtiva ettiği için görüntülenmek istenen manzaranın derinliği ile ilgili bilgileri kaydetmek mümkün olamamaktadır. Bu maksat için tek frekanslı (monokromatik) ve dalgaları aynı fazda olan ışık gerekmektedir. Laser ışığı tam bu tipte bir ışıktır ve bu sebeple holografide kullanılmaktadır. Laser ışığıyla aydınlatılmış olan bir manzaranın derinlikleriyle ilgili bilgiler ile hologramın kaydettiği bilgileri farklı mesâfelerden gelen ışık dalgalarının birbirlerinin gerisinde veya ilerisinde olduğudur.
Yukarıda bahsedilen bilgiyi kaydetmek için laser hüzmesi iki kısma ayrılır. Birincisi görüntülenmek istenen cisme tutulur ve cisimden yansıyan hüzmeye “cisim hüzmesi” denir. İkincisi ise doğrudan kayıt levhasına çevrilidir ve buna da “referans hüzmesi” denir. Cisim ve referans hüzmeleri levha üzerinde çakışırsa birbirlerine tesir ederler (interference). İki ışık dalgasının tepe noktaları birbirine tesâdüf ederlerse ışığın şiddeti ve genliği artar, bu olaya “kuvvetlendirici interferans” denir. Bir dalganın tepe noktası diğerinin çukur noktasına rast gelirse, ışığın şiddeti azalır ve buna da “zayıflatıcı interferans” denir.

Işık hüzmesinin holografik levhada kaydedilen şekli, cisim hüzmesinin hem şiddet, hem de fazı hakkında bilgi ihtiva eder. Bayağı bir fotoğraf filmi ise, gelen ışığın sadece şiddetini kaydeder.
Banyo edilmiş holografik filimlerdeki şekiller, resmi çekilmiş bulunan görüntüye hiç benzemezler. Meselâ resmi çekilen üç boyutlu bir cisimse, hologramdaki şekil iç içe çizilmiş bir sürü daireden ibâret çok karmaşık bir halde olur. Resmi çekilen iki boyutlu bir düzlem ise, hologramda aydınlık ve karanlık şerit şekilleri gözükecektir. Hologramlar genel olarak saydam levhalardır. Bu levhanın bir tarafından resim çekilirken kullanılmış bulunan monokromatik ışığın benzeri tutulur ve diğer taraftan bakılınca cismin hayali görüntüsü bütün boyutlarıyla seyirciye gözükür.
Tek bir laser ışığı hüzmesiyle çekilmiş bulunan hologramlar, tek renkli hayalî görüntü verirler. Fakat kırmızı, mavi ve yeşil renklerine karşı gelecek şekilde üç ayrı laser hüzmesi kullanılır ise, tam renkli görüntü elde etmek mümkün olur.
Seyirci için çok ilginç olmalarına rağmen üç boyutlu fotoğraf tekniği pek gelişmiş sayılmaz. Holografik filimler çevrilmiştir. Fakat görüntü kalitesinin pek iyi olduğu söylenemez ve bir seferde ancak birkaç kişi tarafından seyredilebilmektedirler.
Fakat, üç boyutlu fotoğraflama dışında, holografinin tatbik edilebileceği daha başka sahalar da vardır. Sınâideki uygulamalarından biri, esas bir eşya ile onun sonradan îmâl edilmiş kopyası arasındaki çok ufak ölçü farklarını tesbit etmektir. Bundan faydalanan bu teknik 0,0003 mm’ye kadar olan farkları kolaylıkla tesbit edebilmektedir. Aynı teknik, mekanik basınç altında kalan cisimlerdeki çok küçük değişiklikleri de tesbitte kullanılabilir. Meselâ, araba üreticileri, motor silindirlerinin boşluk civatalarına olan mukavemetini bu şekilde ölçebilmektedirler.
Bir holografik levhaya birden fazla görüntü kaydetmek mümkündür. Bu özelliğin muhtemel kullanımlarından biri bilgisayar tipi bilgilerin çok küçük bir alanda muhafaza edilebileceğidir. Fakat bu henüz bir ihtimaldir ve üzerinde daha araştırma yapılmaktadır.

ID:- 1359Blog Adı:- Günlük Süt
Pagerank:- N/A Çiftliğimden Süt %100 Doğal %100 Katkısız Günlük Sütünüz… çocuk ve kadın ... Çocuğunuza güvenle içirebileceğiniz katkısız doğal günlük süt. sütlaç uzun ömürlü sütlere göre tadı daha güzel olan süt. bunun piyasasına ilk olarak  süt hakimmiş fakat möö süt kutu süt satmaya başlayınca işleri daha  iyi olduğunu gördük. GÜNLÜK SÜTÜN ÖZELLİKLERİ. “Taze” sütler modern çiftliklerden toplanır. Her Sabah Özenle Sağılan İnek ve Keçilerimizin Taze Doğal Sütleri Evinize Teslim Katkısız ve doğal çiğ süt kapınıza kadar geliyor. %100 katkısız, doğal ve günlük çiğ sütü kapınıza getiriyoruz. Sütlerimizi kargo ile değil, soğutuculu dağıtım
Açıklama:- Günlük Doğal Çiftlik Sütü Evinize teslim. Samsun 'da kapınıza teslim. Kapıya teslimat taze köy sütü için bizi arayın. Alosüt hattı:0533 593 1615. Arayın çiftlikten sofranıza taze yoğurt tereyağ süt gelsin. Kategori:- çelik kasaYemek Ekleyen:- osman
Ekleme Tarihi:- December 07, 2016 11:28:58 AM Hitleri:- 0 RSS:- http://www.moosut.com/feed/ Gönderileri: süt yoğurt - blog linkleri - kasa