Görüntülenen kategori ‘Mitoloji’
Modernizm ve postmodernizm
Dekonstrüktivist felsefe
Dekonstrüktivist felsefenin mimarlık teorisine yansıması Peter Eisenman’nın filozof Jacques Derrida’nın görüşlerinden etkilenmesiyle başlamıştır. Peter Eisenman bu hususta görüşlerini oluştururken yapısöküm düşünce hareketini felsefi bir başlangıç noktası olarak kabul etmiş ve Jacques Derrida ile Parc de la Villette projesinin yarışması dahil olmak üzere pratik alanda çalışmalar yürütmüştür. Yürütülen tüm bu çalışmalar Chora L Works adlı bir kitapta toplandı. Jacques Derrida ve Peter Eisenman’a ek olarak Daniel Libeskind de “bulunuş metafiziği” konusuna ilgi duyuyorlardı ki bu kavram dekonstrüktivist felsefenin mimari teori ile açıklanmasının en önemli ve ana konusudur. Mimarlığın dil felsefesinin metodları kullanarak iletişim kurma kapasitesine sahip bir dil olduğu kabul edilmektedir. Varlık ve yokluğun veya doluluk ve boşluğun diyalektiği kavramları Peter Eisenman’ın uygulama fırsatı bulan veya bulmayan tüm tasarımlarında yer alan kavramlardır. Hem Jacques Derrida hem de Peter Eisenman bulunulan mekânının mimarlık olduğu ve de var olmak ile yok olmak diyaletiklerinin hem inşaat (İngilizce: construction) hem de dekonstrüksiyon (İngilizce: deconstruction) kavramlarından bulunduğu görüşünü benimsemektedir.
Jacques Derrida’ya göre metinlerin anlaşılması en kolay klasik açıklamalar ile mümkün olabilir. Bu bağlamda bakıldığında dekonstrüksiyon stilinde tasarlanmış herhangi bir mimarlık eseri de var olabilmesi için son derece köklü bir geçmişten gelen geleneksel bir yapının varlığına ihtiyaç duyar; böylece o yapının varlığına karşı esnek bir tasarım olduğunu ortaya koyabilir.
Frank Gehry’nin 1978 yılında Santa Monica’da kendisi için tasarladığı konut projesi dekonstrüktivist stilde tasarlanmış örnek bir yapı olarak nitelendirilmektedir. Bu yapının tasarımında başlangıç noktası olarak tipik bir banliyö evi ve o evin sahip olması beklenen tipik sosyal anlamlardan yola çıkılmıştır. Daha sonra Frank Gehry bu yapının kütlesini, üç boyutlu biçimini ve diğer tasarım unsurlarını adeta bir oyuncak ile oynar gibi parçalamış ve yapıyı yeniden inşa etmiştir.
Jacques Derrida oluşturduğu ve sıklıkla kullandığı bulunuş metafiziği ve dekonstrüksiyon kavramlarına ek olarak söküme almak (under erasure veya sous rature) kavramlarını de mimarlıkla ilgili yazılarına yansıtmış ve dekonstrüksivist düşünce yapısına katkıda bulunmuştur. Daniel Libeskind mimarlık kariyerindeki ilk tasarımlarını adeta bir yazı şekli şeklinde yarattığını belirtmiş ve bir inşaat malzemesi olan betonu bir nevi şiir gibi tasarımlarına yansıttığını söylemiştir. Tasarımlarını oluştururken kitapları mimari şekiller gibi tasvir etmiş ve yazı biçimlerini bu yapı kütlelerinin üzerine uygulamış ve bu şekilde mimarlık stilini edebiyata gönderme yapmıştır. Bu bağlamda Daniel Libeskind’in söküme almak (under erasure veya sous rature) ve iz sürme (trace) kavramlarına özellikle Berlin Yahudi Müzesi tasarımında yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Holokost dönemini hatırlatması amaçlanan bu yapıda olduğu gibi Maya Lin’in Vietnam Şehitleri Anıtı veya Peter Eisenman’ın Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı projeleri de söküme almak ve iz kavramlarının uygulamaya yansıtıldığı örneklerdir
Konstrüktivizm ve Rus Fütürizmi
Dekonstrüktivizmi mimari stil olarak benimseyen bir grup mimar da 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış, daha çok grafiksel ve hayalperest mimari tasarımları olan ve çok azının inşa edildiği Konstrüktivizm ve Rus Fütürizmi akımlarından etkilenmişlerdir.
Naum Gabo, El Lissitzky, Kazimir Malevich ve Alexander Rodchenko gibi sanatçılar dekonstrüktivizmi uygulayan Zaha Hadid ve Coop Himmelbau gibi mimarların tasarımlarındaki geometrik biçimlerinin gelişiminde etkili olmuşlardır. Bu mimarlar hem Dekonstrüktivizim hem de Konstrüktivizm akımlarını benimseyerek soyut mimari biçimler oluşturmakla ilgilenmişlerdir. Her iki mimari akımın başka bir ortak yanı, tıpkı grafik sanatları veya heykeltraşlıkta olduğu gibi, geometrik şekillerin temelden basitleştirilmesine önem vermeleridir. Ancak iki akım belli noktalarda birbirlerinden ayrılırlar. Konstrüktivizm genelde kavramların ve biçimlerin saflaştırılması yani özlerine dönülmesine önem verirken bu kavrama dekonstrüktivizmde önem verilmez. Dekonstrüktivizm akımını benimseyenler biçim ne kadar bozulursa (İngilizce: deformed) tasarım da o kadar parçalanmış (İngilizce: deconstructed) olur fikrini benimsemektedirler.
Konstrüktivizmde yaygın olarak kullanılan grafik motifler dikdörtgen çizgiler ve üçgenimsi şekillerdir; ayrıcı kare ve daire gibi basit şekiller de kullanılmıştır. Prouns adı verilen soyut resimler dizisinde El Lissitzky birçok geometrik şekli farklı açılardan uzayda asılı göstermiştir. El Lizzitzky Bunu yaparken de betornarme çeliği veya biçilmiş kerestenin son derece sıkı bir şekilde veya gevşek bir şekilde birbirine bağlandığı; ya da ortalığa saçılmış bir şekilde durdukları sembolize edilmek istemiştir. Aynı kompozisyonları Daniel Libeskind’nin dekonstrüktivist çalışması olan Micromegas’da da görmek mümkündür.
Konstrüktivist eğik ve çapraz çizgi motifleri kullanılarak duvarın sembolik olarak parçalanması çizgileri tanımlayan duvarın yok olmasına sebep oluyor….Son derece belirgin olan bu kaotik durum çizgiyi tanımlayan duvarın inşa edilmesini yani çizginin alyapısının oluşmasını sağlıyor. Bu içsel karmaşıklık çizginin varolmasını sağlarken aynı zamanda o çizginin, duvar üzerinde çentikler gibi, parçalanmasını da beraberinde getiriyor.
—Phillip Johnson ve Mark Wigley, Dekonstrüktif Mimari adlı kitaptan alıntı.
Konstrüktivizm akımı ile dekonstrüktivizm arasındaki önemli başka bir fark da siyasi ideolojileridir. Konstrüktivizm akımı mevcut teknolojinin 1920′lerin SSCB’sinin kuruluş ve Komünist ideolojisine uygun bir sosyal amaçla kullanmayı amaçlarken, dekonstrüktivizm akımının böylesi bir sosyal amacı yoktur. Tasarımlarının bazılarının dekonstrüktivizm akımı ile özdeşleştirildiği Hollanda kökenli bir mimar olan Rem Koolhaas, 1977 yılında yayınladığı The Story of the Pool (Türkçesi: Havuzun Hikayesi) adlı kitapta Konstrüktivistlerin kendi kendine enerji üreten bir Modernist bir havuzun içinde SSCB’den kaçtığını ve ABD’ye vardığını kurgusal bir hikayede tasvir eder. Bu hikayeye göre, tıpkı Stalinizm altında olduğu gibi Konstrüktivizm akımı ABD’de de ölmeye mahkumdur.
Çağdaş sanat
Çağdaş sanatın dallarından en fazla minimalizm ve kübizm akımlarının dekonstrüktivizme etkisi olmuştur. Form ve içeriğin birbirinden ayrılması ve de farklı bakış açılarından aynı anda bakılması nedeniyle Kübizm akımının bir parçası olan Analitik Kübizm’in, bu mimarlık akımına etkisi daha fazla olmuştur. Frank Gehry ve Bernard Tschumi’nin birçok tasarımında parçalanmış boşlukların eşzamanlı yer alması son derece sık rastlanan bir durumdur. Kübizm akımı içindeki başka bir alt akım olan Sentetik Kübizm’in dekonstrüktivizime etkisi Analitik Kübizm kadar olmasa bile Frank Gehry’nin mimari kariyerinin ilerki dönemlerindeki tarzında kendini göstermektedir. Dekonstrüktivizm akımı tıpkı Minimalizm gibi kültürel referanslardan kendini bağımsız kılmayı amaçlar.
Deformasyon yani biçiminin bozulması ve dislokasyon yani altüst olma kavramlarına yatkın olan dekonstrüktivizm akımı bunlara ek olarak Dışavurumculuk ve Dışavurumcu Mimarlık akımlarımdan da etkilenmiştir. Dekonstrüktivist bazı tasarımların Dışavurumculuk, Yeni-Dışavurumculuk ve Soyut Dışavurumculuk akımlarının taşıdığı özellikleri aynen taşıdıkları bazı örneklere de zaman zaman rastlanmıştır. Bu duruma bir örnek vermek gerekirse Coop Himmelbau tarafından tasarlanmış ve farklı açılardan oluşmuş şekillerden oluşan Ufa-Kristallpalast soyut geometrik şekillerden oluşan resimler yapmış Franz Kline’nin çalışmalarını anımsatmaktadır. Ufa-Kristallpalast açısal şekilleri ile Almanya kökenli dışavurumcu bir ressam olan Ernst Ludwig Kirchner tarafından tasarlanmış Almanya kasabalarının caddelerini anımsatır.Wassily Kandinsky’nin çalışmaları da dekonstrüktivist mimariye benzerlikler göstermektedir. Kandinsky’nin figüratif ve somut sanattan uzaklaşıp soyut dışavurumculuğa yönelmesi de dekonstrüktivist mimarların aşina olunan geometriyi süs olarak kullanmaktan vazgeçmesi arasında da oldukça belirgin bir benzerlik vardır.
1980′li ve 1990′lı yıllarda oluşturulmuş bazı sanat eserleri ve mimari yapılarda da dekonstrüktivizimin izlerini bulmak mümkündür. Buna en iyi iki örnek Maya Lin ve Rachel Whiteread’in çalışmalarıdır. Maya Lin’in 1982 yılında tasarladığı Vietnam Şehitleri Anıtı’nın granit plakaların yer döşemesi ile çok keskin bir biçimde pozisyonlanması bu duruma güzel bir örnektir. Bu plakaların adeta kırılmış dağılmış gibi gözükmeleri ve üzerlerindeki yazıların minimalist bir şekilde sınırlanmış olması ile bu tasarımın dağılmış, parçalanmış hissi verilmek istenmiş ve tasarımın kendisine yazıdan daha fazla okunması ve anlanması amaçlanmıştır ki bu dekonstrüktivizm anlayaşı ile birebir örtüşmektedir. Maya Lin dekonstrüktivist bir yapı olan ve Peter Eisenman tarafından tasarlanmış Wexner Sanat Merkezi’nin tasarlanması çalışmalarına da katılmıştır.Büyük Britanyalı bir heykeltraş ve sanatçı olan Rachel Whiteread’in tasarladığı mimari mekân düzenlemeleri de çağdaş sanatın mimari ile biraraya geldikleri tasarımlar olarak nitelendirilirler. Mesela 1990 yılında yaptığı bir çalışma olan Ghost tüm bir mekânı alçı ile kaplanmasıyla tüm boşlukların kapatılması simgelenmişti ki bu Jacques Derrida’nın mimarlığın var olma kavramı ile uyumludur.
Dekonstrüktivizim akımına etkisi olan veya birbirini etkileyan başka birisi de ABD’li bir sanatçı olan Gordon Matta-Clark’dır. Eğitimi sırasında Fransız kökenli dekonstrüksiyon felsefecilerinden etkilenen Gordon Matta-Clark; süreç içinde détournement adı verilen var olan sanatsal unsurların yeni bir oluşum için kullanılması anlayışını ortaya koymuş ve tasarımlarını da bu yönde oluşturmuştur. Bina parçaları/kesikleri (İngilizce: Building cuts) adını verdiği; terk edilmiş kullanılmayan binaları bazen içlerindeki yer döşemeleri, tavanları, taşıyıcı sistemleri veya duvarlarını yıkarak sergi mekânı olarak yeniden oluşturması (dekonstrüktive etmesi) ile sanat galerileri ve sanat eserlerini sergileme olanaklarını sunmuştur. Bu uygulama biçimleri sonradan hem dekonstrüktivizm felsefesine, hem de bunun mimarlıkta uygulanmasına oldukça önemli etkileri olmuştur
Küratörlüğünü Yeni Zelandalı bir mimar olan Mark Wigley ve ABD’li bir mimar olan Philip Johnson’un yaptığı, 1988 yılına ait Modern Sanatlar Müzesi (MoMa) sergisi dekonstrüktivist akıma enerji vermiş ve onun takipçilerinin birçoğunun ün kazanmasına yardımcı olmuştur.Sergiyle ilgili duyuru makalesini yazan Mark Wigley genelde birbirlerinden farklı olduğu için tanınmış bu mimarların ortak noktalarını bu duyuru makelesinde işlemiştir.
Bu sergide yer alan projeler son derece farklı bir hassasiyete işaret ediyorlar. Bu hassasiyet saf formun rahatsız edilmesi rüyasıdır. Düşünme şeklimizi rahatsız edebilme yeteneğimiz bu projeleri dekonstrüktivist yapan önemli bir unsurdur. Bu sergi modernizmin gizli potensiyelini incelen birçok mimarın sıradışı bina tasarımlarının birbiri ile bağlantısıni incelemektedir.
—Phillip Johnson ve Mark Wigley, Dekonstrüktif Mimari adlı kitaptan alıntı
23 Haziran 1988 ile 30 Ağustos 1988 tarihleri arasında düzenlenen ve Deconstructivist Architecture (Türkçesi: Dekonstrüvist Mimarlık) isimli bu MoMa sergisinde döneminde oldukça tanınmış yedi mimarın dekonsrüktivist öğeler içeren bazı tasarımları yer almıştır. Sergiye katılan mimarlar arasında Peter Eisenman, Frank Gehry, Zaha Hadid, Coop Himmelblau, Rem Koolhaas, Daniel Libeskind ve Bernard Tschumi vardı.Mark Antony Wigley ve Philip Johnson bu sergiyi düzenlerken Fransız felsefeci Jacques Derrida’nın Dekonstrüksiyon felsefesi görüşlerinden ayrıca Konstrüktivizm’den etkilenmişlerdir. Ancak sergiye katılan yedi mimardan sadece Peter Eisenman ve Bernard Tschumi tasarımlarının Jacques Derrida’nın görüşleri ile bağlantısının olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca sadece Zaha Hadid tasarımlarının sadece Konstrüktivizm akımından etkilendiğini kabul etmiştir. Diğer mimarlar zamanla bu kavramların yaygınlaşmasıyla kendilerinin bu akımlarla ilgisi olmadığı görüşünu savunmuşlarsa da, dekonstrüktivizm akımı denilince akla gelen mimarların başında gelmeye devam etmişlerdir.
Bilgisayar destekli tasarım
Bilgisayar Destekli Tasarım günümüzün çağdaş mimarlık eserlerinin inşaatı için oldukça önemli bir araçtır. Dekonstrüktivizm stilinde tasarlanmış projelerde bu teknolojinin kullanılması diğer mimari stillere kıyasla daha fazla önem taşımaktadır. Üç boyutlu modelleme ve hem kurgusal hem de gerçek animasyonlarda son derece karmaşık mekânların tasarlanması Bilgisayar Destekle Tasarım ile (İngilizce: CAD veya Computer Aided Design) mümkün olmasının yanı sıra bu teknoloji ile tasarlanmış eserlerin Bilgisayar Destekli Üretim (İngilizce: CAM veya Computer Aided Manufacturing) ile son derece karmaşık bina detaylarının birebir ve ekonomik olarak üretilmesi mümkündür.
Ayrıca zaman içinde teknolojinin gelişmesi ile daha karmaşık mimari modellerin oluşturulması imkanı doğmuştur. Bu yazılımlardan en popüler olanlarından birisi ve Frank Gehry tarafından da kullanılan Digital Project hem CAD programlarının, hem de CATIA adı verilen eşgüdümlü üç boyutlu etkileşimli uygulama programlarının bir araya getirilmesi ile oluşmuş programdır. VectorWorks, ArchiCAD, SolidWorks, Revit gibi farklı yazılımlar da bu amaçla kullanılmaktadır.
Geçmişte inşa edilmiş birçok dekonstrüktivist yapıya bakıldığında bunların tamamımın bilgisayar desteği ile inşa edildikleri düşünülebilir ancak bunun istisnaları da mevcuttur. Örneğin Zaha Hadid’in birçok tasarımı bilgisayar ortamında üretilmemiştir. Ayrıca Frank Gehry’nin birçok eseri, her ne kadar bilgisayar da kullanılmışsa da, daha çok üzerinde çalıştığı maketler ile tasarlanmıştır. Ayrıca hatırlanması gereken başka bir husus bilgisayarlar her ne kadar dekonstrüktivist tasarımların gerçekleşmesini kolaylaştırsalar da her tuhaf gözüken bilgisayar tasarımı dekonstrüktivist değildir.
Dekonstrüktivizm hakkındaki eleştiriler
Kenneth Frampton’a ait Modern Mimari: Bir Eleştiriler Tarihi (İngilizcesi: Modern Architecture: A Critical History) adlı kitabın 1980 yılındaki ilk basımında beri mimarlık teorisinin eleştirilmesi hususunda genel bir bilinçlenme mevcuttur. Bu bağlamda dekonstrüktivizm akımı da Jacques Derrida’nın felsefi bakış açısı baz alınarak postmodernizmin diğer akımları gibi eleştirilmiştir. Bu teorik bakış açısında dekonstrüktivizmin aciliyet ve analiz kavramları baz alınarak eleştirildiği gözlemlenebilir. Ayrıca dekonstrüktivizm akımının eleştirileri incelendiğinde geçmişte inşa edilmiş diğer çalışmaların da yeniden analiz edildiği ve estetk kaygıların arka planda kaldığı görülmektedir; bu bağlamda Wexner Sanat Merkezi iyi bir örnek sayılabilir. Eleştiri Teorisi özünde kapitalizmin eleştirir; oldukça pahalı olan ve genel elit bir tabakanın faydalanabildiği dekonstrüktivist yapılar, teoride ne iddia ederlerse etsinler uygulamada bu beklentiyi karşılamaktan son derece uzaktadır. Yapılan tüm eleştirilerde Frank Gehry’nin dekonstrüktivzim akımının en önemli temsilcilerinden birisi olduğu kabul edilse de mimarın kendisi tasarımlarınin dekonstrüktivist olduğu görüşünü reddetmektedir.
Dekonstrüktivizm akımını eleştirenler bu tasarım biçiminin tamamen fiziksel bir çalışma olduğunu; sosyal hiçbir mesaj içermediğini ve sosyal bağlamda önemsiz oldukları yorumunu getirmektedir. Bu görüşü paylaşan Kenneth Frampton dekonstrüktivizmi “elitist ve gerçeklerden uzak” olarak nitelendirirken; Nikos Salingaros ise bu akımın yıkılmış formları inşa etmek için tasarımın düşüncesini ele geçirmiş bir “virütik dışavurumculuk” olduğunu söylemiştir. Nikos Salingaros’un eleştirileri Derrida ve Philip Johnson’un tanımları ile benzerlik gösterse de, kendisi bu tanımı dekonstrüktivizmi tamamen olumsuz bir şekilde eleştirmek için yapmıştır. Mimari alanda uygulanan dekonstrüktivizme getirilen diğer eleştiriler dekonstrütivist felsefeye getirilen eleştiriler ile benzerlikler göstermektedir. Yani yeniden inşaat (İngilizce: deconstruction) planlanmış bir aşamalar zinciri değildi, mimar nasıl isterse öyle sonuçlanabilir; hatta mimarın eserlerinde tutarsızlığa da yol açabilir.
Bu bağlamda getirilen başa bir eleştiride günümüzdeki dekonstrüktivizm uygulamalarının ilk felsefi kökeninin tamamen uzaklaştığı ve elimizde sadece dekonstrütivizmin estetik yani görsel yanının kaldığıdır. Bazı eleştirmenler ise mimarlığın dilsel felsenin konusu olamayacağı veya geçmişte mümkünse bugün artık bunun mümkün olmadığını, bu bağlamde dekonstrüktivizmin felsefi bağlamlarda eleştirelmeyeceği görüşünü savunmaktadırlar. Başka bir grup ise geçmişi rededen ve yerine başka bir alternatif önermeyen bir mimarlık akımı olan ve tasarım stratejilerinin insanlara vahşi gelebilen dekonstrüktivizmin gelecek nesillere ne tür bir etki yaratacağını sorgulamaktadır.
Zeus (Yunan mitolojisindeki şimşek tanrısı)
Roma mitolojisindeki karşılığı için bakınız; Jüpiter Zeus, eski Yunan mitolojisinde tanrıların kralı, en güçlü ve önemli tanrıdır.Gökyüzünün, şimşek ve gökgürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir. Bereket ile özdeşleşmiştir, yağmur ondan beklenir. Titan Kronus’un ve eşi Rheia’nın oğludur.Tanrıça Hera’nın kocasıdır. Simgesi şimşeğin yanında boğa, kartal ve meşe ağacıdır. Aynı zamanda tanrıların kralı olduğu için taht ve asa ile de sık sık betimlenir.En bilinen özelliklerinden biri çapkın oluşudur. İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus’un Leda için kuğu, Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus’un gözdesi Ganimedes adlı bir çobandır. Çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir.Babası olan Titan Tanrı Kronos’u diğer Olimpus tanrılarının yardımıyla yeraltına hapsetti.Sonra Atlantisliler Tanrı Zeus’un takipçilerini(Yani Yunanları)ellerinde olmadan(Çünkü onlara tuzak kurulmuştu)yok ederek Olimpuslu tanrıların gücünü azaltıp Kronos ve yanındaki diğer Titanları serbest bıraktılar.
Mitoloji ve Tufanlar
MİTOLOJİ VE TUFANLAR
Büyük su baskını olarak nitelediğimiz tufanlar çeşitli bölgelerin mitlerinde görülür.Bunlar gerçekten olmuş olaylar olabilirler.Aynı zamanda bazı yerel su baskınlarının evrensel olaylar olarak yorumlanması da olabilirler.Bu mitlerin ana teması aynıdır.Su baskını,bunu önceden haber almış ve bir tekneyle kaçabilmiş bir kişi ya da bir aile dışında,yeryüzündeki bütün canlıları yok eder.Daha sonra tanrıların gazabı yatışır,sular çekilir ve yaşam yeniden başlar.
*
Nuh ile ilgili tufanı anlatan bir Etiyopya metnindeki resimde,Nuh’un gemisi çok katlı otopark gibidir.Her katta,tufandan sonra sular çekilince dünyayı yeniden dolduracak canlılar vardır.Bu tufan mitinin verdiği mesaj,insanı çok gururlu olmaması için uyarmaktır.
İbrani mitindeki Nuh’un tersine Hindu mitindeki Manu,sağ kalan tek canlıdır.Bir balık kendisine tufanı önceden haber vermiştir.Herşey bittikten sonra Manu kendisini yalnız hisseder ve bir kadın ister.Tanrılar, bu kadını Manu’nun kendilerine sunduğu ekşi süt ve tereyağından yaparlar.
*
Mezopotamya destanı Gılgamış’ta tufandan sonra hayatta kalan Utnapiştim ve karısıdır.Ama onların tanrılarla ilişkileri kişisel değildir.Nitekim su ve bilgelik tanrısı Ea,ağzından kaçırdığı bir lafla tufanın olacağını Utnapiştim’e bildirmişti.Ea böylece tanrılar kurulunun sırlarını da bir ölümlüye açıklamış oluyordu.
MİTOLOJİ VE ÖLÜM
Bu dünyada yaşayan her insan için hayatın en büyük sırrı ölümdür.Mitler de doğal olarak bu konuyu ele almışlardı.Yılanların kabuk değiştirmesi veya Ay’ın görünüm farklılıkları gibi,insanlar da başlangıçtan beri kendilerini yeniliyorlardı.Bu konuyu böyle yorumlayan mitlere göre insanların yaşamı süreklidir.Ölüm sonradan ortaya çıkmıştır.Hatta mitlerde ölüm,genel olarak yanlışlıkla verilen bir cezadır.Öyle ki yerine ulaşmayan bir tebligat gibidir.Örneğin Afrika’da tanrı,ilk insana ölümsüz olacağını bildirmesi için bir bukalemunu elçi olarak gönderir.Ama bukalemun yollarda oyalanır.Ölüm elçisi olan kertenkele onu geçerek insana ulaşır.
Kuzey Amerika’da yaşayan Algonkinler,tavşanın insana bir kutu içinde ölümsüzlük verdiğine ve kapağı açmamasını söylediğine inanırlar.Ancak meraklı karısı kutuyu açmış ve böylece ölümsüzlük uçup gitmiştir.
*
İnsanların çoğu için ölümün kesin bir son olması zor kabul edilen bir olgudur.Mitin işlevi,yaşamın sona ulaşmasının kaçınılmazlığını vurgulamak,ama aynı zamanda bilincimizle algılayamayacağımız bir geleceği göstermektir.Bu durumda mitler,en çok bu bilinmezliğin getirdiği boşluk duygusunu kapatmak için kullanılır.
İnsanlardaki genel eğilim, kaçınılmaz olan olayları engellemeye çalışmaktır.Bu nedenle büyülere,ölümsüzlük,gençlik ve yeniden diriliş iksirlerine ait birçok mit yaratmışlardır.Gılgamış destanında kahraman,ayaklarına taş bağlayarak kozmik denize atlar.Dipte ölümsüzlüğün dikenli tohumlarını bulur.Onları koparır,ayağında bağlı olan taşların ipini keser ve yüzeye çıkar.Ancak bir pınarda yıkanırken bir yılan tohumları yer.Düzenli aralıklarla deri değiştiren yılan yeniden gençleşmenin simgesi olurken,insan ölümlü kalır.
*
Bazı yarı-tanrısal canlılar ya ölümü ya da ölüm habercilerini aldatmak isterler.Polinezya’lı Maui,ölüm tanrıçasını öldürmeyi planlamıştır.Arkadaş olduğu kuşlarla birlikte tanrıçanın uyuduğu yere tırmanır.Onun bacakları arasından bedenine girmeyi amaçlamaktadır.Hemen uygulamaya geçer.Ancak bacaklarının dışarıda olduğu anda bir kuş gülmeye başlar.Bunun üzerine tanrıça uyanır,Maui’nin bacaklarını koparır.Maui şimdi tanrıçanın karnının içindedir ve orası kendisinin mezarı olur.
*
Sevgilinin yer altı dünyasından kurtarılması,çeşitli mitlerin konusudur.Japon mitolojisine göre kocası İzanagi ile birlikte okyanuslardan dünyayı yaratan İzanami,ateşi doğururken ölmüştür.Kocası bu acıya dayanamaz ve onun ardından karanlıklar ülkesine gider.Karısını bir şatoda bulur.Onu geri dönmeye ikna eder.Ancak kadın geri dönmeyi geciktirmektedir.Zira şatoda yemek yemiştir. İzanagi sabırsızlanmaktadır,bir ışık yakar ve karısının çürümekte olduğunu görür. İzanami bu aşağılayıcı durumda görülmekten öfkeye kapılır ve kocasını öldürmek ister.Ancak İzanagi kaçmayı başarır.
*
Çalgıcı Orpheus’un karısı Eurydike’yi bir yılan ısırır.Kadın ölür. Orpheus karısının ardından Hades’e,yani ölüm ülkesine iner. Orpheus’un çalgısı çok büyüleyici özelliktedir.Persephone Eurydike’nin yeryüzüne dönmesine izin verir,ama bir şart koşar. Orpheus yeryüzüne dönene kadar arkasına dönüp karısına bakmayacaktır.Ama daha yolda iken dayanamayıp arkasına bakar.Karısı tekrar Hades’e geri alınır.
Bu öykülerin anlatmak istediği ana fikir,insanın kaçınılmaz olan ayrılığa boyun eğmek zorunda olduğunu vurgulamaktır.Bu ayrılıkların en kesin olanı da ölümdür.
MİTOLOJİ VE ÖLÜMÜN ÖTESİ
Birçok gelenekte ölümden sonra gidilecek ‘öte dünya’ genellikle yeryüzünün batısında bir yerdedir.Bilinen dünyadan bir denizle ayrılmıştır.Öte dünyanın başka yerlerde olduğunu bildiren mitler de vardır.Malawi ve Mısır mitine göre yeraltındadır.
Bazı öte dünyalar hiçbir ayırım yapmadan bütün ölüleri kabul eder.Bazıları da sadece girmeyi hak kazananları içeri alır.Örneğin yolculuk için gereken parayı bulup sandalcıya vererek Styks ırmağını geçebilen bütün ruhlar Hades’e kabul edilir.
Mısır mitlerinde ölülerin yürekleri Anubis tarafından tartılır.
*
İnsanın değeri her zaman ahlaka ait niteliklerle ölçülmez.Bazen yeryüzündeki eşitsizlikler,öte dünyada da yinelenir.Örneğin Leeward adalarında sadece soylular güzel kokulu Rohutu’ya giderken,halk kötü kokulu Rohutu’ya gider.Güneş’teki güzel evler sadece İnka ve Peru’lu soylulara açıktır.İskandinavya’da ruhların sonsuz mutluluk içinde yaşadığı saray olan Valhalla,savaşta ölen kahramanlara ayrılmıştır.
*
Mısırlılar ölümden sonra yaşamın yeraltında devam ettiğine inanırlardı.Herbir insanın içinde,onun tanrısal özünü temsil eden ikinci bir varlık olan ‘ka’ bulunurdu.Günümüze ulaşan resimlerde,’ka’ bir insan başı ve şahin bedeniyle gösterilmiştir.Bu ruh ta soyuttur,ama cesetle birlikte yeraltına uçmasını somut kavramlarla açıklamak için bu şekilde resmedilmişti.
Mısırlıların ölüler kitabına göre öte dünya,kutsal ölülerin her zamanki yaşamlarını daha büyük mutluluk içinde sürdürdükleri bir yerdi.En büyük yönetici Osiris,ölülerin de yargıcıdır.
Çin mitolojisinde cehennem,devletin bu dünyadaki etkinliğini belirleyen biçimiyle iyi düzenlenmiş bir bürokrasi gibi yönetilir.Örneğin yedinci cehennemin kralı ve mahkemelerin yüce yargıcı Yama,her suçun karşılığı olan cezayı belirten yasayı dağıtır.Sözgelimi yalancı ve cimri olanlar erimiş altın yutmak zorundaydılar.
*
Mitolojinin bir diğer konusu da dünyanın sonu ve kaosa geri dönüştür.Dünyada düzeni tanrılar kurmuşlardır,ve bu düzeni isterlerse bozarlar.Eğlenceler ve törenler ile kurbanlar hep tanrıları hoşnut etmek içindir.Ancak hemen hemen her mitoloji savaşların,açlığın,tufanların,depremlerin yol açacağı son ve kesin bir yıkım gününü de öngörür.Aztek,Hindu ve Budist gelenekleri gibi birbirleri ile hiç ilgisi olmayan gelenekler,ahlak değerlerinin gittikçe azalacağı çağların geleceğini ileri sürmüşlerdi.
Bir Aztek miti şimdiki dünyanın çevresinde dört tane yıkık dünya bulunduğunu ileri sürer.Buna göre insanlar çok dikkafalı olduklarından önceki çağlarda yeryüzünden silinmişlerdi.Eğer insanlar çok gururlu olurlarsa şimdiki dünya da bir depremle yıkılacaktır.