boş

Görüntülenen kategori ‘Müzik’

Müzik dünyasında şok! Azer Bülbül Hayatını Kaybetti.

Yaklaşık 20 gündür Antalya’da bir barda sahne alan ünlü sanatçı Azer Bülbül, kaldığı otel odasında ölü bulundu.

Antalya’nın Güllük Caddesi’nde faaliyet gösteren Max Taverna’da her gece 00.30-02.00 saatleri arasında sahne alan ve programı 10 Ocak’ta bitecek olan Azer Bülbül, kent merkezindeki bir otelde kalıyordu. Edinilen bilgiye göre dün geceki programının ardından sabaha karşı otele dönen ünlü sanatçı, bugün akşam saatlerinde kendisini arayan menajerinin telefonlarına cevap vermedi. Defalarca aramasına rağmen Bülbül’ün cevap vermemesi üzerine otele giden menajeri, ünlü sanatçıyı yatağında hareketsiz halde buldu.

Olay yerine çağrılan sağlık ekipleri 43 yaşındaki sanatçının hayatını kaybettiğini belirledi. Otelde cumhuriyet savcısı ve polisin yaptığı incelemenin ardından Azer Bülbül’ün cenazesi, otopsi için Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı. Kalp krizinden ölmüş olabileceği tahmin edilen Bülbül’ün kesin ölüm nedeni otopsi sonucunda netleşecek.

22. ALBÜMÜ YENİ ÇIKMIŞTI
Kars’ın Arpaçay ilçesinde 1969 yılında doğan ve gerçek adı Sübutay Keskin olan Azer Bülbül, ailesiyle birlikte uzun yıllar Almanya’da yaşadı. Müzik yaşantısına “Garip Yolcu” albümü ile Devamını Oku… »

Amy Winehouse öldü

Son yıllarda kendisini fazlasıyla alkol ve uyuşturucuya kaptıran Winehouse, yaşadığı sağlık problemleri nedeniyle bir süre tedavi görmüştü. Tedavisinin ardından tekrar müziğe dönen Amy, son olarak çıktığı Avrupa turnesinde Sırbistan’da sahnedeyken yuhalanmış ve turne iptal edilmişti.

Programı doğrultusunda İstanbul’da da konser verecek olan Amy Winehouse, turnenin iptal edilmesinden dolayı hayranlarıyla buluşamamıştı.

ALKOL VE UYUŞTURUCU KARİYERİNİ BİTİRDİ

Winehouse, geçtiğimiz ay düzenlediği Avrupa turunun Belgrad ayağında, sahnede çok sarhoş olduğu için konserini yarıda kesmisti. Bir buçuk saat süren konser boyunca Winehouse şarkılarını ancak mırıldanarak söyleyebilmiş, birçok defa sahneyi terk etmiş ve grup üyeleri ünlü şarkıcının boşluğunu doldurmak zorunda kalmıştı.

Winehouse, bu gelişmenin ardından İstanbul konseri de dahil olmak üzere Avrupa turnesini iptal etmişti. Genç şarkıcının uzun zamandan beri içki ve uyuşturucu sorunu olduğu bilindiği gibi, bu alışkanlığı son yıllarda müzik kariyerini olumsuz etkilemeye başlamıştı.

Londra Metropolitan polisinden bir yetkili, “Wainehouse’un Camden bölgesindeki evine ölü bulunduğunu ve ölüm nedeninin henüz bilinmediğini” açıkladı. Londra Ambulans Hizmeti’nin TSİ 17.54’te Winehouse’un evine iki ambulans gönderdiği, ancak ambulanslar vardığında şarkıcının ölmüş olduğu ifade edildi.

BİR ÇIRPIDA BİTEN HAYAT: AMY WİNEHOUSE

Amy Winehouse 14 Eylül 1983 yılında, kendisiyle aynı müzik sevgisini paylaşan bir annenin ve taksi şoförü bir babanın kızı olarak, Londra’nın kuzey bölgesindeki Southgate’te dünyaya geldi.

Southgate’in banliyö bölgesinde büyüyen Winehouse, çoğu caz müzisyeni olan akrabalarının da etkisiyle çok küçük yaşta müzikle ilgilenmeye ve kendi bestelerini yapmaya başladı. Winehouse, 2003 yılında ilk albümü “Frank”’i piyasaya sürdü. Genel olarak caz etkileşimlerinin yer aldığı bu albümdeki bestelerin tamamının yapımında Winehouse’da etkin rol üstlendi. Winehouse, iyi eleştiriler alan bu albümle müzik çevrelerince adından söz ettirmeye başlamış oldu. Bu albümle Brit Awards’ta İngiltere’nin en iyi kadın solisti ödülüne aday oldu. Aynı yıl Ivor Novello beste yarışmasında, en iyi modern beste ödülünü kazandı.

Bundan tam 3 sene sonra Amy Winehouse dünya çapında büyük beğeni kazanan ve platin albüm mertebesine çıkan ikinci albümü “Back to Black” ile müzik dünyasını bir daha değişmemek üzere sarstığında ise henüz 23 yaşındaydı. Albümün hit parçası “Rehab” uluslararası listelerde en üst sıralardaydı. Aynı yıl MTV Müzik Ödülleri’nde gerçekleştirdiği performans sonrası bu şarkı, Time dergisi tarafından 2007 yılında, yılın en iyi on şarkısından biri olarak gösterildi. Bu albümde ayrıca “You Know I’m No Good” ve “Back to Black” gibi herkesin dilinden düşürmediği parçalar da yer alıyordu. Albümlerinin Amerika’da yayınlanmasının ardından, uluslararası ünü daha da artan Winehouse gelmiş geçmiş en iyi çıkış yapan yabancı kadın vokal olarak nitelendirildi. Londra’nın kuzeyinden çıkan bu olağanüstü sesin caz ve soul etkileri taşıyan parçalarındaki Aretha Franklin’i aratmayan muhteşem yorumu ve acı-tatlı müziği, Amy’nin günümüzün en farklı besteci ve yorumcularından biri olduğunu kanıtlıyor. ‘En İyi Yeni Sanatçı’, ‘En İyi Şarkı’ ve ‘En İyi Albüm’ de dâhil olmak üzere 5 dalda Grammy sahibi Amy Winehouse kabarık saçları, vintage giyimi ve dövmeleriyle modern bir pin-up kızı görünümü ve kendine has tarzıyla birçok yeni sanatçının takip ettiği eşsiz bir ikon oldu.

VURMALI ÇALGILAR

VURMALI ÇALGILAR. Sesin vurma, salla­ma ya da sürtme ile elde edildiği müzik aletleri vurmalı çalgılar ailesindendir. Vurma­lı çalgılar iki gruba ayrılır: Çan, gong gibi kendi titreşimleriyle ses çıkaran çalgılar ve davul gibi gövdeye gerilmiş derinin tokmak ya da çubukla vurulduğunda titreşmesiyle ses elde edilen aletler. Vurmalı çalgı­ların dünyanın her yerinde çeşitli türleri vardır. En basit ve en çok kullanılanları zil, kaynana zırıltısı, kastanyet ve içi küçük çakıl taşıyla doldurulmuş su kabaktandır. Davul ise, dünyanın hemen hemen her yerinde bulunan en yaygın vurmalı çalgıdır.

Vurmalı çalgılar, üflemeli ve yaylı çalgılardan sonra orkestranın üçüncü bölümünü oluş­turur. Temel işlevi ritmi belirtmektir. Timbal, çan ve ksilofon kesin perdelere akort edilir ve notayla belirli bir melodiye göre çalınır. Üçgen, çıngırak, kirişli davul ve zilin perdesi yoktur, yalnızca ritim vermek için kullanılır. Perdesi belirli olan öteki vurmalı çalgılar klavye (tuşlar) aracılığıyla ya da tokmak ve çubukla çalınır. Piyano ve küçük bir piyanoya benzeyen çelesta akortlu ve klavyeli vurmalı çalgılardır. Çelestanın ses alanı dört oktavdır, tınısı çan sesini andırır. Tuşlara bağlı çekiçle­rin ince çelik levhalara vurmasıyla ses elde edilir.

Klavyeli olmayan vurmalı çalgılar ksilofon, glockenspiel, marimba ve vibrafondur. Glockenspiel farklı sesler çıkaran boru çanlardan oluşur. Tahta, ebonit ya da metal tokmaklarla çalınır. Ksilofon tahta bir çerçeve üzerine büyükten küçüğe doğru dizilmiş, yassı tahta çubuklardan oluşur. Çubukların her biri ayrı notalara ayarlıdır. Uçlan keçe ya da plastikle kaplı bir çift tokmakla vurularak çalınır. Meksika’da ve Güney Amerika’da yaygın olarak kullanılan marimba ve vibrafonksilo fona benzer. Vibrafon bir dizi çelik dilden oluşur. Elektrikle çalışan döner paletler ses yükseltici boruları açıp kapayarak, kesintisiz ve dalgalı bir ses oluşmasını sağlar. Vurmalı çalgıların orkestrada kul­lanılan en önemli üyesi timpani ya da timbal olarak bilinen akortlu davuldur.

Belirli bir notayla çalınmayan ve yalnızca ritmi vurgulamaya yarayan öteki vurmalı çal­gılar büyük (bas) davul ve kirişli davuldur. Bu çalgılar askeri bandolarda ve orkestralarda kullanılır. İkisi arasında orta büyüklükte bir davul olan küçük (tenor) davul daha çok askeri bandolarda kullanılır.

Tef, zil, kastanyet, üçgen, gong, tamtam, bongo okul orkestralarında yaygın olarak kullanılır. Richard Wagner’in Ren Altını ope­rasında kullandığı örs ve çıngırak da vurmalı çalgılar ailesindendir. Tefin kökeni çok eskiye dayanır. Kenarına küçük çanlar ya da ziller bağlanmış tahtadan bir kasnak ve kasnağa gerilmiş deriden oluşur. Gergin deriye par­mak uçlarıyla vurularak, ya da çalgı sallana­rak ritim tutulur. İspanyol halk müziğine özgü kastanyet, iç yüzeyi çukur iki küçük tahta parçasından oluşur. Başparmak ve ortaparmak arasında tutulup birbirine vurularak çalı­nır. Üçgen, açık bir eşkenar üçgen biçiminde kıvrılmış metal bir çalgıdır. Bir ucu titreşimin uzaması için açık bırakılmıştır. Çalgıcının tutmasına yarayan naylon ya da bağırsaktan bir ilmiğe asılır. Sesi tizdir. Metal bir çubukla vurularak çalınır.

Günümüzde birçok müzisyen değişik sesler elde etmek için, çubuk ya da tokmak yerine testere kullanmak gibi ilginç yollara başvur­maktadır.

Türk Müziğinde Vurmalı Çalgılar

Türk sanat müziğinde kullanılan başlıca vur­malı çalgılar kudüm, tef, bendir, halile, dar­buka ve santurdur.

Kudüm, yarım küre biçiminde, üzerine deri gerilmiş bir çift bakır kâseden oluşur. Kâsele­rin çapı yaklaşık olarak 30 santimetredir. Devrilmemesi için, içi pamuk dolu meşin simitlere oturtulan kudüm, “zahme” adı veri­len bir çift çubukla çalınır. Sesin daha az ve daha tok çıkması istendiğinde, zahmelerin ucuna keçe sarılır. Kudüm kâseleri arasında, ses açısından genellikle dörtlü aralık (la-re, sol-do, do-fa gibi) bulunmasına dikkat edilir. Bu hem derilerin gerginliğini, hem de kalınlı­ğını farklı tutmakla sağlanır. Pes ses veren kâse sağ tarafa (çalana göre), tiz ses vereni ise sola konur. Düm’ler sağdakine, te ke ve tefc’ler ise soldakine vurulur. Dindışı müzikte de önemli bir yeri olan kudüm, Mevlevi müziğinde neyden sonraki en önemli çalgıdır. Kudüm çalana “kudümzen” denir.

Kudümün biraz daha küçüğü nakkare adını taşır. Bu çalgıya halk arasında “çifte nağra” denir. Nakkare daha çok mehter müziğinde ve halk müziğinde belli yörelerde kullanılır.

Biçimsel olarak gene kudüme benzeyen, ama boyutları onunkilerden çok daha büyük olan kös de mehter müziğine özgüdür. Kösler sefer sırasında at ya da deve ile taşınırdı.

Daha önce tanımlanan tef ya da def Türk müziğinde eskiden beri kullanılan bir vurmalı çalgıdır. Bir ara kullanılmamış, ama sonra­dan, özellikle ince saz takımlarında kullanıl­maya başlanmıştır. Günümüzde de kullanıl­maktadır.

Bendir ya da daire, çapı 50 santimetreyi bulabilen büyükçe teftir. Genellikle zilsiz olan bendir, tekke müziğinde olduğu gibi, dindışı müzikte de kullanılmıştır.

Özellikle mehter müziğinde kullanılmış olan halile ya da zil, tekke müziğinde ve dindışı müzikte de belli işlevler üstlenmiştir.

Darbuka, pişmiş topraktan ya da metalden gövdesine deri gerilerek yapılan, büyük olası­lıkla çok eski bir Arap çalgısıdır. Türk sanat müziğinde eskiden de kullanılmakla birlikte, 20. yüzyılda önemi artmıştır. Toprak gövdeli darbukaya halk arasında “dümbelek” denir.

Santur, kanuna benzer telli bir çalgıdır. Tellerinin metal olması ve bunların mızrapla değil, küçük ahşap tokmaklarla titreştirilmesiyle kanundan ayrılır. Dize ya da özel sehpa­sına konarak çalman santur, özellikle 19. yüzyılda çok rağbet görmüş sonra gözden düşmüştür. Santur çalan sanatçıya “santuri” denir. Günümüzde, birkaç amatör dışında santur çalan kalmamıştır.

Davul Türk halk müziğinin en önemli vurmalı çalgılarındandır. Basık bir silindir görünümünde olan davulun kasnağı esnek ağaçlardan, bükülerek yapılır. Her iki yüzüne de deri gerili olan davul omuza asılarak çalınır. Sağ eldeki büyük tokmakla düra’ler, sol eldeki ince çubukla ise tek’ler vurulur. Bir açık hava çalgısı olan davul, zurnayla birlikte ayrılmaz bir ikili oluşturur.

Türk halk müziğinde davuldan başka, düm­belek ya da dümbek denen toprak darbuka, zilli maşa (tahta), kaşık, zil (parmaklarla çalınabilecek kadar küçük bir tür halile ya da metal kastanyet), çalpara (ya da şakşak) gibi vurmalı çalgılar da kullanılır. Bu son çalgı, çok sert ağaçlardan yapılan ve her zaman iki parçadan oluşan bir tür kastanyettir.

Zilli maşa, mangal maşasını andıran, metal­den, iki kollu bir çalgıdır. Her iki kolun ucuna da ince zincirlerle çıngıraklar bağlanmıştır. Zilli maşa başka bir metal çubukla vurularak çalınabileceği gibi, sallanarak da çalınabilir.

Müziğin toplum üzerindeki etkileri

Müzik gerçek anlamda, insan yapan en güzel sanat dalıdır. Uygarlığın gelişimi, müziğin gelişimi ile eş gider , çünkü müzik, insanı duygusal yönden geliştirdiği için onu daima iyiye, doğruya, güzele ve çalışmaya iten büyük bir gücü vardır.
Bireyleri ve toplumları biçimlendirme, değiştirme ve geliştirmede eğitim en etkili süreçtir.İnsanın kültürel bütünlüğünü sağlamada müziğin eğitim aracı olarak kullanılması tümdünyada yaygınlık kazanmıştır.Bu çalışmada, müzik eğitiminin insan yaşamındaki yeri ve önemi artmıştır.
Toplumla etkileşip bütünleşen sanatların başında yer alır müzik. Bir milletin gelişmişlik düzeyini belirlemede müzik, önemli bir göstergedir. Toplumsal bir olgu olan müziğin geldiği nokta, toplumun geldiği noktayla paralellik gösterir.
Bireyler üzerinde sevgi, sorumluluk, yaratıcılık duygularının gelişmesini sağlayan müzikeğitiminin amacı, insana, müziği sevdirmekten başka müzik dinleme, yargılama becerisiyle birlikte insanın beğeni düzeyini yükseltmektir.
İnsanda güzellik duygusu oluşturmakla birlikte, aynı zamanda insanı düşündürmesi de gereken müzik sanatının amacını “tüm sanat dallarında olduğu gibi, öncelikle güzellikduygusunu oluşturmak, dolayısıyla, bu duygunun oluşmasını arzuladığı insan ruhuna uyarıcıbir etki yapabilmektir”Müzik insanda aşk,sevgi,dostluk gibi düşünceler yarattığıgibi;umutsuzluk, karamsarlık, kıskançlık gibi psikolojik sorunlar da ortaya çıkarabilir
Müzik yoluyla ruhsal durumu etkileme yöntemi, akıl bozukluğunun tedavisinde uygulanmıştır. Yatıştırıcı, heyecanlandırıcı, fantazi uyarıcı ya da başka özellikleri bakımından, belli müzik parçaları seçilir; hastalar bunları genellikle grup halinde dinlerler. Çocuklar arasında perküsyon grupları yahut daha sofistike müzik grupları kurulabilir; sonucunda gösterilen faaliyet, ruhsal bozukluğu olan çocuğu topluma alıştırmada yararlı olmaktadır
Genel müzik eğitimi ile, müziğin zengin anlatım gücü, birleştiriciliği, insanlarımızın bütününe aşılanmalı, insanı yücelten bu değer ile birlikte gelişmiş bir toplum olma yolundaki adımlarımız hızlandırılmalıdır

Müzik gerçek anlamda, insan yapan en güzel sanat dalıdır. Uygarlığın gelişimi, müziğin gelişimi ile eş gider , çünkü müzik, insanı duygusal yönden geliştirdiği için onu daima iyiye, doğruya, güzele ve çalışmaya iten büyük bir gücü vardır.
Bireyleri ve toplumları biçimlendirme, değiştirme ve geliştirmede eğitim en etkili süreçtir.İnsanın kültürel bütünlüğünü sağlamada müziğin eğitim aracı olarak kullanılması tümdünyada yaygınlık kazanmıştır.Bu çalışmada, müzik eğitiminin insan yaşamındaki yeri ve önemi artmıştır.
Toplumla etkileşip bütünleşen sanatların başında yer alır müzik. Bir milletin gelişmişlik düzeyini belirlemede müzik, önemli bir göstergedir. Toplumsal bir olgu olan müziğin geldiği nokta, toplumun geldiği noktayla paralellik gösterir.
Bireyler üzerinde sevgi, sorumluluk, yaratıcılık duygularının gelişmesini sağlayan müzikeğitiminin amacı, insana, müziği sevdirmekten başka müzik dinleme, yargılama becerisiyle birlikte insanın beğeni düzeyini yükseltmektir.
İnsanda güzellik duygusu oluşturmakla birlikte, aynı zamanda insanı düşündürmesi de gereken müzik sanatının amacını “tüm sanat dallarında olduğu gibi, öncelikle güzellikduygusunu oluşturmak, dolayısıyla, bu duygunun oluşmasını arzuladığı insan ruhuna uyarıcıbir etki yapabilmektir”Müzik insanda aşk,sevgi,dostluk gibi düşünceler yarattığıgibi;umutsuzluk, karamsarlık, kıskançlık gibi psikolojik sorunlar da ortaya çıkarabilir
Müzik yoluyla ruhsal durumu etkileme yöntemi, akıl bozukluğunun tedavisinde uygulanmıştır. Yatıştırıcı, heyecanlandırıcı, fantazi uyarıcı ya da başka özellikleri bakımından, belli müzik parçaları seçilir; hastalar bunları genellikle grup halinde dinlerler. Çocuklar arasında perküsyon grupları yahut daha sofistike müzik grupları kurulabilir; sonucunda gösterilen faaliyet, ruhsal bozukluğu olan çocuğu topluma alıştırmada yararlı olmaktadır
Genel müzik eğitimi ile, müziğin zengin anlatım gücü, birleştiriciliği, insanlarımızın bütününe aşılanmalı, insanı yücelten bu değer ile birlikte gelişmiş bir toplum olma yolundaki adımlarımız hızlandırılmalıdır

Rokoko

18. yüzyılın başlarına uzanırsak Klasik çağı hazırlayan öğelerin ortaya çıkmakta olduğunu görebiliriz. Barok dönemden Klasik döneme geçerken bazı ara akımlar gözlenir: Örneğin 1726-1775 arasında Paris’te gözde olan Rokoko akımı gibi. Fransa’da XV. Louis (1715-74) döneminde soyluların değer verdiği bir akımdır. Rokoko stilindeki bir yapıtın hafif, zarif, oldukça yapay, eğlenceli, zeki, kolay anlaşılır, hemen parlayan cilalı ve süslü nitelikleri vardır.

Kaval

Ü flemeli bir çalgıdır. Halk arasında çoban çalgısı olarak bilinir. Değişik yörelerde Guval, Kuval adlarıyla da bilinmektedir. Çobanın kaval ile koyun sürüsünü yönlendirdiği inanışının halk arasında yaygın olduğu bilinmektedir. Kaval kelimesinin içi boş anlamına gelen ‘Kav’ kökünden türediği sanılmaktadır.
Günümüzde geleneksel müziğin çalgı topluluklarının önemli bir renk çalgısı olarak kullanılan Kaval, standartlara göre üretilmediği için boyutları hakkında kesin bilgiler olmamasına karşın 30 ile 80 cm. arasında değişen bir yapı gösterdiği söylenebilir.
Üst kısmında 7, alt kısmında ise 1 ezgi perdesi bulunmaktadır. Bu perdeler dışında kavalın alt kısmında da Şeytan Deliği ve Hazreti Ali adı verilen 4 perde daha vardır.
Dilli Kaval ve Dilsiz Kaval olmak üzere başlıca iki türü vardır. Genellikle erik ağacından yapılmaktadır.

Ü flemeli bir çalgıdır. Halk arasında çoban çalgısı olarak bilinir. Değişik yörelerde Guval, Kuval adlarıyla da bilinmektedir. Çobanın kaval ile koyun sürüsünü yönlendirdiği inanışının halk arasında yaygın olduğu bilinmektedir. Kaval kelimesinin içi boş anlamına gelen ‘Kav’ kökünden türediği sanılmaktadır.
Günümüzde geleneksel müziğin çalgı topluluklarının önemli bir renk çalgısı olarak kullanılan Kaval, standartlara göre üretilmediği için boyutları hakkında kesin bilgiler olmamasına karşın 30 ile 80 cm. arasında değişen bir yapı gösterdiği söylenebilir.
Üst kısmında 7, alt kısmında ise 1 ezgi perdesi bulunmaktadır. Bu perdeler dışında kavalın alt kısmında da Şeytan Deliği ve Hazreti Ali adı verilen 4 perde daha vardır.
Dilli Kaval ve Dilsiz Kaval olmak üzere başlıca iki türü vardır. Genellikle erik ağacından yapılmaktadır.

Kemençe

Kemençe, diz üzerinde çalınan ve kemana benzeyen, üç telli küçük yaylı saz. Biri Osmanlı Müziğinde, diğeri
Karadeniz yöresi
halk müziğinde kullanılan iki ayrı yaylı çalgının ortak adıdır. Bunlardan ilki için yirminci yüzyılın ortalarına kadar kullanılan “armudî kemençe”, “fasıl kemençesi” gibi adlar, artık yerini “klasik kemençe” adına bırakmış gibi görünmektedir. Bir halk çalgısı olan ikincisi ise, “Karadeniz kemençesi” olarak anılır. Dut, kiraz veya ardıç ağacından yapılır. Eskiden gül ve sarmaşıktan da yapılırdı.
Türklerin çaldıkları yaylı saza “iklıg” demişlerdir. İklıg, okla çalınan saz demektir. Kemençe, bugün Doğu Karadeniz yöresinden başka yerlerde kullanılmaz. Karadeniz kemençesinin ne zaman ve nereden geldiği kesin olarak belli değildir. On yedinci yüzyılın sonlarında Avrupa’da dans oyununu öğretenlerin elinde “poşet” dedikleri cep kemençeleri görülmüştür. Evliya Çelebi bu yüzyılda Eyüp semtindeki oyuncakçıların sattıkları oyuncak kemençelerden bahseder. Kemençenin azerbaycan üzerinden Doğu Karadeniz bölgesine geldiği tahmin edilmektedir.
Bugün
Doğu Karadeniz ve Ege yörelerimizde “Iklıkçı köyü” adında yerleşme merkezlerimiz vardır.
Kemençe, Doğu Karadeniz’in kendi folkloruna uyan çalgı olmakla birlikte en çok Giresun’un Görele kazasında yapılmakta, ayrıca kemençeci de yetişmektedir. Kemençe, dize ve kucağa dayamak veya dikine tutmak suretiyle çalınan zor bir çalgıdır. Çevrenin oyununa ve türkülerine uymak veya kendine uydurmak için çok seri parmak ve kol hareketi ister.
Bugün klasik musikide çalınan kemençe yegah (re), rast (sol) ve neva (re) şeklinde üç tellidir.
“Klasik kemençe”, 40-41 cm boyunda, 14-15 cm genişliğinde küçük bir çalgıdır. Yarım armudu andıran gövdesi, elips biçimindeki burguluğu “kafa” ve sapı “boyun” tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır. Göğsünde, yuvarlak kenarları dışarda kalmak üzere D biçiminde iki iri delik bulunur. Çalgının arka tarafında bir “sırt oluğu” vardır.
Çalınırken kuyruk takozu sol dize, burguları göğse yaslanarak düşey konumda tutulan ya da iki diz arasına konan kemençenin telleri, tuştan 7-10 mm yüksektedir. Çünkü sesler, telli çalgıların çoğunda olduğu gibi tellerin üstüne parmak uçlarıyla basılarak değil, teller tırnakla yandan hafifçe itilerek elde edilir.
“Karadeniz kemençesi”nin burguluğu, boynu ve gövdesi de tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır. Ama biçimi bütünüyle farklıdır. Diğer bütün halk çalgıları gibi, “Karadeniz kemençesi”nin de standart ölçülerinden söz etmek güçtür. Ama günümüzde, uzmanların ve profesyonel yorumcuların kullandığı “kemençe”ler genellikle 56 cm uzunluğundadır. Kenarları dik ve sırtı düz olan gövde çoğunlukla erik veya ardıç ağacından yapılır. Köknar veya ladinden yapılan göğüs oldukça incedir. Tellerin eşikle iletilen basıncına dayanabilmesi için göğüs bölümüne, boylamasına bir çıkıntı yapılarak kubbe şeklinde form verilir. Burgular, oldukça küçük olup, burguluğa ön taraftan girer. Teller tuşa çok yakındır. Çünkü “Karadeniz kemençesi”, tellerin üzerine parmak uçlarıyla basılarak çalınır.
Seslendiren, ayakta ise çalgıyı sol eliyle havada tutarak, oturuyor ise dizlerinin arasına dayayarak çalar.

Kemençe, diz üzerinde çalınan ve kemana benzeyen, üç telli küçük yaylı saz. Biri Osmanlı Müziğinde, diğeri Karadeniz yöresi halk müziğinde kullanılan iki ayrı yaylı çalgının ortak adıdır. Bunlardan ilki için yirminci yüzyılın ortalarına kadar kullanılan “armudî kemençe”, “fasıl kemençesi” gibi adlar, artık yerini “klasik kemençe” adına bırakmış gibi görünmektedir. Bir halk çalgısı olan ikincisi ise, “Karadeniz kemençesi” olarak anılır. Dut, kiraz veya ardıç ağacından yapılır. Eskiden gül ve sarmaşıktan da yapılırdı.

Türklerin çaldıkları yaylı saza “iklıg” demişlerdir. İklıg, okla çalınan saz demektir. Kemençe, bugün Doğu Karadeniz yöresinden başka yerlerde kullanılmaz. Karadeniz kemençesinin ne zaman ve nereden geldiği kesin olarak belli değildir. On yedinci yüzyılın sonlarında Avrupa’da dans oyununu öğretenlerin elinde “poşet” dedikleri cep kemençeleri görülmüştür. Evliya Çelebi bu yüzyılda Eyüp semtindeki oyuncakçıların sattıkları oyuncak kemençelerden bahseder. Kemençenin azerbaycan üzerinden Doğu Karadeniz bölgesine geldiği tahmin edilmektedir.
Bugün Doğu Karadeniz ve Ege yörelerimizde “Iklıkçı köyü” adında yerleşme merkezlerimiz vardır.
Kemençe, Doğu Karadeniz’in kendi folkloruna uyan çalgı olmakla birlikte en çok Giresun’un Görele kazasında yapılmakta, ayrıca kemençeci de yetişmektedir. Kemençe, dize ve kucağa dayamak veya dikine tutmak suretiyle çalınan zor bir çalgıdır. Çevrenin oyununa ve türkülerine uymak veya kendine uydurmak için çok seri parmak ve kol hareketi ister.
Bugün klasik musikide çalınan kemençe yegah (re), rast (sol) ve neva (re) şeklinde üç tellidir.
“Klasik kemençe”, 40-41 cm boyunda, 14-15 cm genişliğinde küçük bir çalgıdır. Yarım armudu andıran gövdesi, elips biçimindeki burguluğu “kafa” ve sapı “boyun” tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır. Göğsünde, yuvarlak kenarları dışarda kalmak üzere D biçiminde iki iri delik bulunur. Çalgının arka tarafında bir “sırt oluğu” vardır.
Çalınırken kuyruk takozu sol dize, burguları göğse yaslanarak düşey konumda tutulan ya da iki diz arasına konan kemençenin telleri, tuştan 7-10 mm yüksektedir. Çünkü sesler, telli çalgıların çoğunda olduğu gibi tellerin üstüne parmak uçlarıyla basılarak değil, teller tırnakla yandan hafifçe itilerek elde edilir.
“Karadeniz kemençesi”nin burguluğu, boynu ve gövdesi de tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır. Ama biçimi bütünüyle farklıdır. Diğer bütün halk çalgıları gibi, “Karadeniz kemençesi”nin de standart ölçülerinden söz etmek güçtür. Ama günümüzde, uzmanların ve profesyonel yorumcuların kullandığı “kemençe”ler genellikle 56 cm uzunluğundadır. Kenarları dik ve sırtı düz olan gövde çoğunlukla erik veya ardıç ağacından yapılır. Köknar veya ladinden yapılan göğüs oldukça incedir. Tellerin eşikle iletilen basıncına dayanabilmesi için göğüs bölümüne, boylamasına bir çıkıntı yapılarak kubbe şeklinde form verilir. Burgular, oldukça küçük olup, burguluğa ön taraftan girer. Teller tuşa çok yakındır. Çünkü “Karadeniz kemençesi”, tellerin üzerine parmak uçlarıyla basılarak çalınır.
Seslendiren, ayakta ise çalgıyı sol eliyle havada tutarak, oturuyor ise dizlerinin arasına dayayarak çalar.

Senfoni

H er çalgı için birçok icracının bulunmasıyla ve tınıların çeşitliliğiyle nitelenen orkestra sonatı.
Senfoni’nin doğmasına yol açan akım İtalya’da başladı. Milano’da, Paris’de, Manheim’de gelişti ve Viyana’da Haydn, Mozart ve Beethoven ile en parlak dönemini yaşadı.
Önceleri sinfonia adı, çalgı üçlülerine, dörtlülerine olduğu gibi opera uvertürlerine de veriliyordu.

H er çalgı için birçok icracının bulunmasıyla ve tınıların çeşitliliğiyle nitelenen orkestra sonatı.
Senfoni’nin doğmasına yol açan akım İtalya’da başladı. Milano’da, Paris’de, Manheim’de gelişti ve Viyana’da Haydn, Mozart ve Beethoven ile en parlak dönemini yaşadı.
Önceleri sinfonia adı, çalgı üçlülerine, dörtlülerine olduğu gibi opera uvertürlerine de veriliyordu.

Sipsi

S ipsi, Nefesli çalgılar grubundan bir Türk halk müziği çalgısı. Kabak kemane gibi,
Teke yöresi gurbet havası açışlarında sık duyulur. Başta
Burdur olmak üzere,
Fethiye’den kuzeye doğru
Denizli’ye kadarki bölge içerisinde sıkça kullanılan yöresel bir müzik aletidir.
Sipsi 15–25 cm uzunluğunda ince bir kamıştan yapılır. Tek parça veya iki ayrı parça halinde olabilir ama iki parçalı sipsiler daha yaygın ve kullanışlıdır. Sesin çıkmasını sağlayan ağızlık kısmına cukcuk, gövde kısmına da gödlek denilmektedir.
Çam dallarının filizlerinden,
söğüt dallarından, içi boş ot ve çavdarlardan ve kartalın kanat kemiğinden yapılan sipsilere de rastlanılmaktadır. Üstte 5, altta 1 olmak üzere toplam 6 deliklidir. Delikler yörede yaygın olan ezgileri çalacak şekilde
Hüseyni dizisine göre açılmıştır ve ses alanı sınırlı olduğundan diğer dizilerin çoğunun çalınması mümkün değildir. Ses alanı yaklaşık 1 oktavdır ve diğer nefesli çalgılarda olduğu gibi sipside de akort yapılamadığından değişik boyda sipsiler kullanılır. Daha çok bir eşlik çalgısıdır ve gurbet havaları,
zeybekler, Teke havaları gibi ezgileri çalarken
bağlama,
üç telli,
kabak kemane gibi çalgılarla güzel bir uyum oluşturur.

S ipsi, Nefesli çalgılar grubundan bir Türk halk müziği çalgısı. Kabak kemane gibi,

Teke yöresi gurbet havası açışlarında sık duyulur. Başta Burdur olmak üzere, Fethiye’den kuzeye doğru Denizli’ye kadarki bölge içerisinde sıkça kullanılan yöresel bir müzik aletidir.
Sipsi 15–25 cm uzunluğunda ince bir kamıştan yapılır. Tek parça veya iki ayrı parça halinde olabilir ama iki parçalı sipsiler daha yaygın ve kullanışlıdır. Sesin çıkmasını sağlayan ağızlık kısmına cukcuk, gövde kısmına da gödlek denilmektedir. Çam dallarının filizlerinden, söğüt dallarından, içi boş ot ve çavdarlardan ve kartalın kanat kemiğinden yapılan sipsilere de rastlanılmaktadır. Üstte 5, altta 1 olmak üzere toplam 6 deliklidir. Delikler yörede yaygın olan ezgileri çalacak şekilde Hüseyni dizisine göre açılmıştır ve ses alanı sınırlı olduğundan diğer dizilerin çoğunun çalınması mümkün değildir. Ses alanı yaklaşık 1 oktavdır ve diğer nefesli çalgılarda olduğu gibi sipside de akort yapılamadığından değişik boyda sipsiler kullanılır. Daha çok bir eşlik çalgısıdır ve gurbet havaları, zeybekler, Teke havaları gibi ezgileri çalarkenbağlama,

üç telli, kabak kemane gibi çalgılarla güzel bir uyum oluşturur.

Budun müzik bilimi

Budun müzik bilimi müziği külturel bağlamında irdeleyen müzik bilimine denir.
İngilizcesi Ethnomusicology’dir.
Müzikbilimcisi müziğin kendisi üzerine çalışırken, budun müzik bilimcisi müziği daha geniş külturel çerçevesinde incelerler.

Budun müzik bilimi müziği külturel bağlamında irdeleyen müzik bilimine denir. İngilizcesi Ethnomusicology’dir.
Müzikbilimcisi müziğin kendisi üzerine çalışırken, budun müzik bilimcisi müziği daha geniş külturel çerçevesinde incelerler.

Laz Kemençesi

Boyu 47-61 cm, boyun (Rumca gula) 7-11 cm, kafa (Rumca kefal) 7-10 cmuzunluğunda gövde 7-11 cm genişliğin-de olup, burguluğu, boynu ve gövdesi tek bir ağaç parçasından yontulup oyularak yapılan, ayakta veya diz üstünde tutularak çalınan üç telli bir yaylı çalgının adı.

Bilinen en eski yaylı enstruman olan rebap (Arapça rababah) Avrupa’ya, 9. yüz-yılda Bizansüzerinden (lira) ve 11. yüzyılda Müslüman Arapların kontrolü altında olduğu dönemde İspanyaüzerinden rebec adıyla iki koldan yayılmıştır. Rebek, Ortaçağ ve Erken Rönesans dönemi boyunca yoğun olarak kullanılmıştır. Rebekde atası, rebap gibi armut biçiminde gövdeye sahip olup ve aynı şekilde beşli aralıklarla (örneğin G sol –D re –A (la) akort ediliyordu.

15. yüzyıla değin tiz sesli bir enstruman olan rebec bu dönemde daha kalın sesli bir enstrumana dönüşse de 16. yüzyıldan itibaren keman’ın yaygınlaşmasıyla popülaritesini yitirmiş ve 18. yüzyılda tamamen or-tadan kaybolmuştur. Buna karşın, rebekin varyantları, Balkan müziğinde Slav guslası ve Bulgar gadulkası varlığını günümüzde de sürdürmektedir.

Ege bölgesine özgü Yunan lirasının ise kaynağı Bizans üzerinden doğrudan Arap rebapından gelişmiş bir çeşit lute olup, antik Yunan çalgısı olan liranın adı uygunsuz bir tanımlamayla bu yaylı çalgıya konulmuştur.

Armut biçimli Yunan lirası, 15. yüzyılda, İtalya’da lira da braccio olarak adlandırılan kemanın atasına dönüşmüştür. Orjinal re-bapta klavye bölümü bulunmayıp, teller parmaklarla durdurularak çalınmaktaydı ve bu haliyle Ortadoğu üzerinden, Afrika, Orta Asya, Kuzey Hindistan ve Güney Doğu Asya’ya yayılmış, farklı bölgelerde küçük değişikliklere uğrayıpfarklı isimler almıştı.

MS 711 yılında Arap fatihler, Hindistan ve Orta Asya’ya, Mogol ve Türkmen fatihler ise Yakın Doğu’ya akınlar yaptığında Ortadoğu ve Uzakdoğu kültürleri dolayısıyla müzikleri arasında da etkileşim başlamıştı.

Hindistan (raga) ve Arap (makam) mü-zik modları arasında benzerlikleri belki bu dönemlerdeşekillenmiş olabilir. Özellikle Türk ve Moğolların bu etkileşimde taşıyıcı bir rol üstlenmesi demümkündür. Çin nefesli çalgısı “sona” muhtemelen Orta Do-ğu’da sorna/zurna olarak bilinen enstrumandan gelişmiş olmalıdır. Aynı şekilde Hint lutu “sitar” ile Fars “setarı”, elle çalınan telli bir çalgı olan Çin y”ang chin”’inin de kaynağı Orta Doğu “santuru” olmalıdır.

Kemençenin, formunun ne zaman ve ne sebeple Kapadokya kemanesinden farklılaştığı henüz aydınlanmamıştır.

Kemençe, Farsça “küçük keman” anlamına gelmekte olup Giresun, Trabzon, Batı Rize ve Kuzey Gümüşhane’de Türkler ve (1923 öncesinde) Rumlar tarafından çalınmakta, Rize’nin doğusunda yerini tuluma, Samsun ve batısında ise zurnaya bırakmaktadır.

Trabzon’un pek çok köyüne kemençe bu yüzyılda girmiş ve gelenksel enstruman olan şimşir kavalın yerini almıştır.

Antik Yunanlılar, dinsel olmayan şarkılarına ve danslarına eşlik etmek için flüt ve o-tuz telli kanuna benzeyen bir çalgıkullan-maktaydılar. Bizans dönemince bunlara org, ziller ve lirada eklenmiştir. Talbot, Bizans’ta liranın, Arap kültürüne ve Arap kızlarının rakslarına meraklı olan Theophilos zamanın-da tanındığı söylentisine karşın, bu çalgının çok eskilerden beri bilindiğini kaydetmiştir BGY 201

Evliya Çelebi’nin notlarında (17. yüzyıl) Trabzon Lazları tarafından icat edildiği belirtilen ve dankiyo (< Antik Yunanca to ankiyo “hayvan derisi”) olarak adlandırılan tulum ise bugün Trabzon’da nerdeyse hiç çalın-madığı gibi, dankiyo adı da halk hafıza-sından tamamıyla silinmiştir. Bununla birlikte bazı Holo (bugünkü Köprübaşı ve Çaykara) köylerinde (1970 lere kadar) Müslümanlar, Maçka civarında (1923’e kadar) Rumlar tarafından ama tulum adıyla çalın-dığı bilinmektedir. Biraz da İslami taassubun müzik aletlerine ve çalgılı eğlenceye bakış açısı yüzünden (bazı Of köylerinde bugün bile horon oynamak ve çalgı çalmak günah olduğu gerekçesiyle yaşlılar tarafından yasaklanmıştır), daha çok mübadele öncesi Rumlar tarafından kullanılan kemençenin, tulum akortuyla da (A la – A la – D re) çalınması, sembolik olarak dankiyo > kemençedönüşmesinin bir sosyal olgu olarak ise koyun çobanlığı yapıp göçebe hayat sü-ren dağlıların, zamanla sahil kentlerine yerleşip kent kültürüne adapte olmalarıyla ilgili olabilir.

Kemençe, Doğu Karadeniz Rumları tarafından, Anadolu’da yaşadıkları dönemlerde lira olarak adlandırılmamıştır ve Girit kemençesi de aynen Kapadokya kemanesi ya da Yörük kemençeleri gibi rebap’ın şekil ve çalma tekniği açısından azfarklılaşmış türe-vidir. Oysa Karadeniz kemençesi ya da Ana-dolu’da tanındığı diğer isimiyle Laz kemençesi, Farsça bir isim taşımaktadır.

Ağasar ve Giresun Çepnileri tarafından yaygın kullanımına rağmen, Anadolu’nun di-ğer bölgelerine dağılmış Çepni Türkmenlerinde bilinmemesi (örneğin oldukça yakın olan Sivas ve Kastamonu Çepnilerinde), Hemşinlilerin (Trabzon kültürüne adapte olmuş Cimil vadisi hariç), Lazlar’ın, Haltların (Gümüşhane, Bayburt, Erzurum) bu enst-rumanı tanımaması, yöreye başka bir bölgeden taşınmış olsa bile Trabzon ve merkez ve sahil ilçelerinde geliştiğine işaret etmektedir. Rize’de kemençenin varoluşuna dair bir söylence de derlenmiştir:

“Rize’de yaşayan iki aileden birisinin oğlu öbürünün kızına sevdalıdır. İki sevdalı kavuşacakları günü düşünüp, düşler kurarken ailelerin arası açılır.

Gençler bir türlü ailelerine söz geçiremezler. Sonunda kavuşma umudunu yitirmekte ol-duğunu görüp ormana kaçarlar. Aileleri ardlarını bırakmaz. Bir koruluğun kıyısında gençleri kıstırırlar. Kurtulamayacaklarını anlayan gençler, kucaklaşır, birlikte yakarırlar.

‘Bizi bunların elinden kurtar Tanrım. Dal olup bölüşelim, saz olup söyleşelim’ Az sonra köklenmeye, dallanıp budaklanmaya başladıklarını duyumsarlar. Yüzlerinde mutlu bir gülücükle son kez kucaklaşırlar. Kız li-mon, delikanlı servi ağacı olmuştur. Bir süre sonra limon ağacından kemençe, Servi ağacından da yay yapılır. Bir araya gelince saz olup söyleşir, söz olup sevdalarını dile geti-rirler. Böylelikle sonsuza dek kavuşmuş olurlar”

Bu hikayenin ilginç yanı kemençe ve yayın bahsi geçen ağaç türlerinden kesinlikle imal edilmemesidir. Bu da hikayenin dışardan ta-şındığını ya da başka inanışın, motifin kemençeye yakıştırıldığını göstermektedir.

Kemençenin gövdesi dut, karadut veya erik ağacından tamamen elde oyularak yapılmaktadır. Sürmene Belediye Binasının yanıbaşındaki küçük dükkanında çalışan, kemençe yapımcısı Hasan Sancak basit bir çan (tiz sesli) kemençeyi 3 gün, iyi bir kalın sesli kemençeyi ise 15 günde imal ettiğini belirtmektedir. Geçmişte kullanılan bağırsak teller yerini zamanla metal olanlara bırak-mıştır. Kemençe (E mi –A la –D re) olarak akort edilmekte ve sol elin parmak uçları aynı anda bir veya daha fazla teli tu-tarken sağ el yardımıyla kullanılan parmak kalınlığında at kılı takılmış bir yay yardımıyla ses çıkarılmaktadır.

Kemençeyi oluşturan parçalar şunlardır (paratez içindekiler Karadeniz Rumcası karşılıkları):

tepe (korphe), kafa (kefal), kulaklar, boyun (godika), kravat/ dil (glossa), gövde (skaphe), kapak (skepasma), skolek/solucan/ yılan/ ses deliği (skolekia), köprü/ eşek (kordhokrites/ gaidaros/ kavalos), pehlivan/ kuyruk/palikar (palaistes/oura/palikar), yanak-lar (maghoula) ve yay (toksiri)

Kopuz

Ç ok eskiden beri Orta Asya’da «çalgı» anlamında kullanılan “kopuz” terimi, günümüzde de Türkçe’nin lehçelerinden birini konuşan çeşitli topluluklarda, komıs, kobuz, kobız, kubuz, homıs gibi adlarla, birbirine benzeyen veya benzemeyen çalgılar için kullanılmaktadır. Bu çalgı, Orta, Batı ve Kuzey Asya’da yaşayan Türk boylarında değişik biçimlerde halen yaşamını sürdürmektedir. Anadolu’ya ise tam olarak ne zaman geldiği konusunda kesin bir bilgi yoktur.
Bazı araştırmacılar bu çalgının, Türk boylarında kutsal sayıldığını ve din adamları tarafından çeşitli ayinlerde kullanıldığını öne sürmektedirler. “Şaman” denilen bu din adamları, ayinlerinde müziği temel alırlar ve iyi birer de şair olup bu çalgıyı da kullanıyorlardı. XII. yüzyıl ve sonrasında orta ve batı Asya’da oldukça yaygın olan bu çalgıyı kullananlar, ”kopuzcu” olarak anıyordu.
Orta Çağda İran ve çevresinde “rebab” ya da “rüd” diye adlandırılan bu çalgı, “kopuz” adıyla en geç XV. yüzyılda Osmanlı müziğinde kullanılmaya başlamıştır. Ancak Anadolu’ya, göçler, gezginler, ozanlar ya da akınlar kanalıyla taşınarak bu tarihten çok daha önce geldiği sanılmaktadır. Anadolu’ya gelen akıncılar arasında çok tutulan ve sevilen “kopuz”u Evliya Çelebi, bir tür kahramanlık (serhad) çalgısı olarak tanımlamaktadır. Kopuzcular, hem savaş sırasında yaşanan öyküleri söz ve müzikleri dile getirirken hem de barış zamanı eğlencenin unsurlarından biri olurlardı. Sapında perde bulunmayan kopuz, “tambur”da da kullanılan sert bir mızrapla çalınmaktaydı. Ancak parmak ve yay kullanılarak çalındığı da oluyordu. Yay ile çalınanlarına “Kıl Kopuz”, mızrap ile çalınanlarına ise “Kopça Kopuz” denildiği de olurdu.
Her ne kadar «kısa telli lavta» türünden bir çalgı sayılıyorsa da kopuzun sapı, “ud”un sapına göre bir hayli uzundur. Bu özelliğiyle sonraki dönemin Türk “lavta”sına benzer.

Ç ok eskiden beri Orta Asya’da «çalgı» anlamında kullanılan “kopuz” terimi, günümüzde de Türkçe’nin lehçelerinden birini konuşan çeşitli topluluklarda, komıs, kobuz, kobız, kubuz, homıs gibi adlarla, birbirine benzeyen veya benzemeyen çalgılar için kullanılmaktadır. Bu çalgı, Orta, Batı ve Kuzey Asya’da yaşayan Türk boylarında değişik biçimlerde halen yaşamını sürdürmektedir. Anadolu’ya ise tam olarak ne zaman geldiği konusunda kesin bir bilgi yoktur.
Bazı araştırmacılar bu çalgının, Türk boylarında kutsal sayıldığını ve din adamları tarafından çeşitli ayinlerde kullanıldığını öne sürmektedirler. “Şaman” denilen bu din adamları, ayinlerinde müziği temel alırlar ve iyi birer de şair olup bu çalgıyı da kullanıyorlardı. XII. yüzyıl ve sonrasında orta ve batı Asya’da oldukça yaygın olan bu çalgıyı kullananlar, ”kopuzcu” olarak anıyordu.
Orta Çağda İran ve çevresinde “rebab” ya da “rüd” diye adlandırılan bu çalgı, “kopuz” adıyla en geç XV. yüzyılda Osmanlı müziğinde kullanılmaya başlamıştır. Ancak Anadolu’ya, göçler, gezginler, ozanlar ya da akınlar kanalıyla taşınarak bu tarihten çok daha önce geldiği sanılmaktadır. Anadolu’ya gelen akıncılar arasında çok tutulan ve sevilen “kopuz”u Evliya Çelebi, bir tür kahramanlık (serhad) çalgısı olarak tanımlamaktadır. Kopuzcular, hem savaş sırasında yaşanan öyküleri söz ve müzikleri dile getirirken hem de barış zamanı eğlencenin unsurlarından biri olurlardı. Sapında perde bulunmayan kopuz, “tambur”da da kullanılan sert bir mızrapla çalınmaktaydı. Ancak parmak ve yay kullanılarak çalındığı da oluyordu. Yay ile çalınanlarına “Kıl Kopuz”, mızrap ile çalınanlarına ise “Kopça Kopuz” denildiği de olurdu.
Her ne kadar «kısa telli lavta» türünden bir çalgı sayılıyorsa da kopuzun sapı, “ud”un sapına göre bir hayli uzundur. Bu özelliğiyle sonraki dönemin Türk “lavta”sına benzer.

Onuncu Yıl Marşı

Onuncu Yıl Marşı Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamaları için 1933′de düzenlenen marş yarışmasının galibi marş. Sözleri Behçet Kemal Çağlar ve
Faruk Nafiz Çamlıbel’e aittir. Marşın bestesini
Cemal Reşit Rey yapmıştır.
Cemal Reşit Rey uzun süre uğraşıp, herkesin coşku ile birlikte söyleyeceği bir marş oluşturmaya çalışır. Ancak ağabeyi Ekrem Reşit’e yaptığı çalışmayı bir türlü beğendiremez. Sonunda mehter ritmi gelir aklına Cemal Bey’in besteyi yapar ve herkesin rahatlıkla söyleyebileceği bir eser çıkar ortaya.
Ankara’da eseri piyanoda çalarak kendi seslendirir. Marşı degerlendirecek olan heyetin içinde bulunan dönemin Milli Eğitim Bakanı Cemal Bey’in “cumhuriyet” sözcüğünde majörden minöre geçtiğini bunu da cumhuriyeti küçük düşürmek için yaptığını iddia eder ancak Cemal Reşit şu örnekle durumu kurtarır:
“Minör küçük anlamına gelir ama müzikte bu anlamda kullanılmaz. Beethoven’in Napoleone’un kahramanlıkları için yazdığı Eroica’nın ikinci bölümü de do minör tonundadır.”
Jüride bulunan bir başkası ise bir kahramanlık öyküsü olan Marseillaise’in de minör tonundan olduğunu söyleyince durum tatlıya bağlanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Yıl Marşı böylece ortaya çıkmış olur. Bu marşın ardından Cemal Reşit, Yedeksubay Marşı, Denizciler Marşı, Himaye-i Etfalin isimli çocuk marşı ile
Atatürk için 100. Yıl Marşı’nı besteler.
CUMHURİYETİN 10 YIL MARŞI
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan
Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan
Bir hızda kötülüğü geriliği boğarız
Karınlığın üstüne güneş gibi doğarız
Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız
Tarihten önce vardık tarihten sonra varız
Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını
Dindirdik memleketin yıllardır süren yasını
Bütünledik her yönden istiklal kavgasını
Bütün dünya öğrendi istiklal kavgasını
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz
Uyduk görüşte bilgi, gidişte ülküye biz
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
( Dört satırda bir)
Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri

Onuncu Yıl Marşı Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamaları için 1933′de düzenlenen marş yarışmasının galibi marş. Sözleri Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’e aittir. Marşın bestesini

Cemal Reşit Rey yapmıştır.
Cemal Reşit Rey uzun süre uğraşıp, herkesin coşku ile birlikte söyleyeceği bir marş oluşturmaya çalışır. Ancak ağabeyi Ekrem Reşit’e yaptığı çalışmayı bir türlü beğendiremez. Sonunda mehter ritmi gelir aklına Cemal Bey’in besteyi yapar ve herkesin rahatlıkla söyleyebileceği bir eser çıkar ortaya.

Ankara’da eseri piyanoda çalarak kendi seslendirir. Marşı degerlendirecek olan heyetin içinde bulunan dönemin Milli Eğitim Bakanı Cemal Bey’in “cumhuriyet” sözcüğünde majörden minöre geçtiğini bunu da cumhuriyeti küçük düşürmek için yaptığını iddia eder ancak Cemal Reşit şu örnekle durumu kurtarır:
“Minör küçük anlamına gelir ama müzikte bu anlamda kullanılmaz. Beethoven’in Napoleone’un kahramanlıkları için yazdığı Eroica’nın ikinci bölümü de do minör tonundadır.”
Jüride bulunan bir başkası ise bir kahramanlık öyküsü olan Marseillaise’in de minör tonundan olduğunu söyleyince durum tatlıya bağlanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Yıl Marşı böylece ortaya çıkmış olur. Bu marşın ardından Cemal Reşit, Yedeksubay Marşı, Denizciler Marşı, Himaye-i Etfalin isimli çocuk marşı ile Atatürk için 100. Yıl Marşı’nı besteler.CUMHURİYETİN 10 YIL MARŞI

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan
Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan
Bir hızda kötülüğü geriliği boğarız
Karınlığın üstüne güneş gibi doğarız
Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız
Tarihten önce vardık tarihten sonra varız

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını
Dindirdik memleketin yıllardır süren yasını
Bütünledik her yönden istiklal kavgasını
Bütün dünya öğrendi istiklal kavgasını
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz
Uyduk görüşte bilgi, gidişte ülküye biz
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
( Dört satırda bir)
Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri

Kabak Kemane

Y aylı bir Türk Halk çalgısıdır. Yörelere ve biçimlerine göre farklılık göstermektedir. Kabak, Kemane, Iklığ, Kabak, Rabab, Hatay ilinde Hegit, Güneydoğu’da Rubaba, Azerbeycan’da Kemança ve Orta Asya Türklerinde Gıcak, Gıccek veya Gıjek adıyla bilinen bu çalgıların aynı kökten oldukları bilinmektedir.
Tekne kısmı genellikle su kabağından yapılmaktadır. Ayrıca ağaçtan yapılanı da yaygındır. Sap kısmı sert ağaçlardan yapılmaktadır. Tekne kısmının altında ağaçtan veya metalden yapılmış mil vardır. Bu mil diz üzerine konur ve çalgının sağa sola hareketi sağlanır. Yay ise bir çubuğun bir ucundan diğer ucuna at kuyruğunun kıllarının bağlanması ile yapılmaktadır. Kabak kemaneye önceleri bağırsaktan yapılan Kiriş adı verilen teller takılırken günümüzde madeni teller kullanılmaktadır.
Kabak kemane perdesiz bir çalgı olup her türlü kromatik ses rahatlıkla elde edilebilmektedir. Sesi uzun çalma özelliğine sahiptir ve Legato, Staccato ve Pizzicato çalışlar yapılabilmektedir.

Y aylı bir Türk Halk çalgısıdır. Yörelere ve biçimlerine göre farklılık göstermektedir. Kabak, Kemane, Iklığ, Kabak, Rabab, Hatay ilinde Hegit, Güneydoğu’da Rubaba, Azerbeycan’da Kemança ve Orta Asya Türklerinde Gıcak, Gıccek veya Gıjek adıyla bilinen bu çalgıların aynı kökten oldukları bilinmektedir.
Tekne kısmı genellikle su kabağından yapılmaktadır. Ayrıca ağaçtan yapılanı da yaygındır. Sap kısmı sert ağaçlardan yapılmaktadır. Tekne kısmının altında ağaçtan veya metalden yapılmış mil vardır. Bu mil diz üzerine konur ve çalgının sağa sola hareketi sağlanır. Yay ise bir çubuğun bir ucundan diğer ucuna at kuyruğunun kıllarının bağlanması ile yapılmaktadır. Kabak kemaneye önceleri bağırsaktan yapılan Kiriş adı verilen teller takılırken günümüzde madeni teller kullanılmaktadır.
Kabak kemane perdesiz bir çalgı olup her türlü kromatik ses rahatlıkla elde edilebilmektedir. Sesi uzun çalma özelliğine sahiptir ve Legato, Staccato ve Pizzicato çalışlar yapılabilmektedir.

Dünya Kızılçay

Dünya Kızılçay, 20 Ocak
1982’de
İstanbul’da doğdu.
1993 yılında
İstanbul Üniversitesi Devlet Konseratuvarı Müzik bölümü, Aycan Teztel Trombon Sınıfına yarı zamanlı statü ile kabul edildi. Konservatuvar eğitiminin yanında
Saint Benoit Fransız Lisesi’nde de öğrenim gören Kızılçay, 1996 yılından itibaren liselerarası yarışmalara trombonist ve şarkıcı olarak katılmaya başladı. 1998 yılında Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda En İyi Erkek Solist Türkiye Birinciliği kazandı.
1999 yılı Mayıs ayında lise orkestrasıyla birlikte konser amaçlı Paris’e gitti. Aynı yılın ağustos ayında ise Malta Uluslararası Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etti. 2000 yılında, katıldığı Kasdav İstanbul Liselerarası Müzik Yarışması’nda En İyi Erkek Solist İstanbul Birinciliği ve Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda yeniden En İyi Erkek Solist Türkiye Birinciliği kazandı. Aynı yıl profesyonel müzik gruplarıyla birlikte trombonist ve şarkıcı olarak sahne almaya başlayan Kızılçay, 2001 yılında
Saint Benoit Fransız Lisesi’nden mezun olup
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’ne kaydını yaptırdı. 2003 yılında Erdal Kızılçay ve Fuat Güner ile birlikte F.E.D. grubuna dahil oldu ve Beatles Alaturka adlı projeyi gerçekleştirdi. Şu an İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda lisans öncesi son sınıfta okuyan Kızılçay’ın akademik eğitimi halen sürmektedir.

Dünya Kızılçay, 20 Ocak 1982’de İstanbul’da doğdu. 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konseratuvarı Müzik bölümü, Aycan Teztel Trombon Sınıfına yarı zamanlı statü ile kabul edildi. Konservatuvar eğitiminin yanında Saint Benoit Fransız Lisesi’nde de öğrenim gören Kızılçay, 1996 yılından itibaren liselerarası yarışmalara trombonist ve şarkıcı olarak katılmaya başladı. 1998 yılında Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda En İyi Erkek Solist Türkiye Birinciliği kazandı.

1999 yılı Mayıs ayında lise orkestrasıyla birlikte konser amaçlı Paris’e gitti. Aynı yılın ağustos ayında ise Malta Uluslararası Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etti. 2000 yılında, katıldığı Kasdav İstanbul Liselerarası Müzik Yarışması’nda En İyi Erkek Solist İstanbul Birinciliği ve Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda yeniden En İyi Erkek Solist Türkiye Birinciliği kazandı. Aynı yıl profesyonel müzik gruplarıyla birlikte trombonist ve şarkıcı olarak sahne almaya başlayan Kızılçay, 2001 yılında Saint Benoit Fransız Lisesi’nden mezun olup

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’ne kaydını yaptırdı. 2003 yılında Erdal Kızılçay ve Fuat Güner ile birlikte F.E.D. grubuna dahil oldu ve Beatles Alaturka adlı projeyi gerçekleştirdi. Şu an İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda lisans öncesi son sınıfta okuyan Kızılçay’ın akademik eğitimi halen sürmektedir.

Davul

Davul Alm. Grosse Trommel, Pauke (f), Fr. Grosse caisse (f), İng. Drum. Türklerin kullandıkları eski bir çalgı. Bugün kullanılanların çok çeşitleri vardır. Davulda kasnak denen tahta bir çember üzerine işlenmiş kuzu derisi gerilmiştir. Tahta çember, deri ile alt ve üst tabanlardan gergince sarılarak içeride hava sıkıştırılmıştır. Sağ eldeki tokmak, sol eldeki ince çubuk değnekle her iki taraftan gergin derilere vurularak çalınır. Diğer çalgılara tempo tutmakta kullanılır. Ekseriya zurna ile birlikte kullanılır.
Osmanlıların bilhassa harp sahalarında millî sembolü olan mehterde oldukça büyük davul bulunur. Buna kös adı verilirdi. Belediye ve askerî bandolarında çeşitli büyüklükte davullar kullanılmaktadır. Bölgenin kültürü, târihi olan folklor ekipleri ekseriya oyunlarını davul zurna eşliğinde oynarlar. Eski devirlerde ve günümüzde ekseri yerlerde Ramazan gecelerinde sahura kaldırmak için davul çalınmaktadır. Köy düğünlerinin vazgeçilmez çalgısı olarak davulu her zaman görmek mümkündür.
Diğer milletlerde de askerî müzikte bir çeşit davul kullanılır. Dans ve caz müziği çalan orkestralarda da davul takımı vardır. Bu takıma trampetler, ziller, vs. girer.
Türleri
Davul (Kasnaklı Davul) ; Oluşumundan başlayarak tarih içinde çağlar boyu Anadolu uygarlıklarında ve daha sonra Orta Asya topluluklarında da kullanılarak gelmiş olan en eski çalgı türlerindendir. Gerek biçimi ve gerekse yapım tekniklerinde bazı değişiklikler yaşayarak günümüze kadar gelen bu vurmalı çalgı, aslında bilinen geleneksel yapısı uzun yıllardır değişmeyen ya da çok az değişmiş çalgılarımız arasındadır. Geleneksel müziğin en temel çalgılarında biri olup çok çeşitli amaçlar için de kullanılmıştır. Bunlar arasında yerel ve mehter müzikleri ile haber verme, ilan etme, uyarma gibi çok temel olguları da sıralayabiliriz. Davul, özellikle zurna ile birlikte geleneksel bir ikili oluşturarak meydan sazı olarak kullanıldığı gibi tek başına da bir çok yerde kullanılmıştır. Davul, zaman içinde tuğ, tavul, köbürge, küvrüg, tuvıl ve tabl gibi isimleri ile anılmıştır. Davul çalanlar da süreç içinde ; tablzen, davulzen, davulcu gibi adlar verilerek nitelenmiştir. Şamanların en temel çalgısı olan “Davul”, Türk geleneklerinde düğün, sahur, cirit oyunu, at yarışı, güreş, bayram v.b. gibi alanlarda uzun yıllar boyu kullanılmış ve hala kullanılmaktadır.
Diğer taraftan “davul”, müjde, güvenlik, savaş, yangın v.b. amaçlı da kullanılmıştır.
Davullar genel bir değerlendirmeyle, üç boya ayrılabilirler. Bunlar, küçük (Çapı, 60 cm. civarı), orta (çapı 70 cm. civarı), büyük (çapı 80-90 cm. civarı) boylardadır. Kasnak eni ise yörelere ve kullanıcıya bağlı olarak büyük değişiklikler göstermektedir. Temel olarak bir “germe çemberi”ne geçirilmiş deri ve bunların bağlandığı “kasnak” denilen ağaç bölüm olmak üzere iki ana kısımdan oluşur. Bu iki yandaki germe çemberine geçirilmiş deriler, ton tutmasını sağlamak için bağlantı elemanlarının yardımıyla gerekli ya da istenilen oranda gerdirilir. Davul kasnağı, çoğunlukla ceviz, ıhlamur, köknar, ceviz gibi ağaçlardan yapılmaktadır. Bunlardan en çok kabul gören ya da beğenilen ise meşedir. Bu kasnağa dana, köpek ya da koyun/keçi gibi hayvanların derileri gerilmekte ve davulun alt / üst kısımlarına takılmaktadır. Deriler “germe çemberleri”ne ıslak olarak geçirilir ve gerilmeyi sağlamak ve kurumaya bırakılmak için üstten ve alttan “davul kasnağı”na yerleştirilir. Alt ve üst “germe çemberleri”, zikzaklı olarak geçirilmiş sağlam sicimler ile bağlanır. Deri kuruduktan sonra da istenilen gerginlik sağlanana kadar sıkılarak tutturulur. Deri kurumaya bırakılırken çatlamasını önlemek amacıyla susam ya da zeytin yağı ile yağlanır.
Davul bir meşin kayışla boyuna asıldıktan sonra, genellikle sağ elde “tokmak” (çomak, meççik, metçik, çomaka) ve sol elde “ince değnek” ya da “çubuk” (çırpı, zipzibi) ile vurularak çalınır. Ritmin güçlü vuruşları “tokmak”, zayıf vuruları ise “çubuk” ile belirtilir. Ortalama boyu 40-50 cm. olan “çubuk”, “tokmak”tan biraz daha uzundur.
Davulun yapısı ve çeşitleri
Davul, en basit çalgılardan biridir ve iki temel parçadan oluşur. Bunlardan biri boru ya da silindiri andıran kasnaktır. Kasnak tahta ya da metal olabilir. İkincisi bu kasnak gövdenin bir ya da iki yüzüne gerilerek geçirilen ince dana derisi ya da benzeri esnek bir malzemedir. Gerilen bu malzemeye “davul derisi” denir. Davul, derisine elle ya da sopayla vurularak çalınır. Bu sopaya “davul tokmağı” da denir.
Eskiden davul basit biçimde yapılırdı ve genellikle ritim tutmak için çalınırdı. Ama belirli nota ya da tonlarda ses çıkarabilen davul çeşitleri de vardır. Modern orkestralarda kullanılan timbal ya da timpani bu türdendir. Bu çalgılar, akort edilerek yüksek ya da yumuşak tonlarda çalınabilir.
Timbal, pirinç ya da bakırdan yapılma yarı küre biçiminde davullardır. Davul derisi olarak parşömen (kurutulmuş dana derisi) ya da plastik kullanılır. Detaylı bilgi için
Timbal tıklayınız.
Bongo, akort edilebilen bir davuldur, ama ses değişimleri daha az belirgindir. Bongolar, küçük kovaya benzer ve dans orkestralarında çalınır. Çoğunlukla çift kullanılır, dizler arasında tutularak elle ya da parmaklarla vurularak çalınır. Detaylı bilgi için
Bongo tıklayınız.
Konga, Afrika kökenli bir başka davuldur. Konga davulu büyük ve silindir biçiminde bir çalgıdır. Hem Amerika Yerlileri hem de Siyah Afrikalılar tarafından haberleşme davulu olarak kullanılan davullara tamtam adı verilir.
Bas davul, en büyük davuldur. Bas davulun çapı çok geniştir. İçi boş silindir biçiminde, tahtadan bir gövdesi vardır. Davul derisi gövdenin ya bir yüzüne ya da her iki yüzüne birden gerilir. Bas davullar perdesi belirsiz, derin, gümbürtülü bir ses çıkarır. Gök gürültüsü ya da top ateşi gibi bazı etkiler yaratmak için kullanılır. Askeri bandolarda kullanılan bas davul, çok ağır olduğu için özel bir taşıyıcının üzerine oturtulur. Detaylı bilgi için Bas davul tıklayınız.
Kirişli davul ve Trampetler, boru biçiminde küçük davullardır. Hem orkestrada hem bandoda çalınır. İnce demir ya da kiriş tellerin tuttuğu davul derisi parşömendendir. Bunlar gerildiği zaman davul keskin ve tiz bir ses, gevşetildiği zaman tok ve daha pes ses çıkarır.
Orkestrada davul
Orkestralarda davulcular büyük bir rol oynarlar. İkinci bir şef olarak orkestrada tempoyu ve ritmin düzenini sağlamakla görevlidirler. Bunun yanı sıra timpaniler ya da diğer perküsyon çalgıları çalınan melodileri dinamik veya gösterişli hale getirip süsleyebilirler. Vurmalı çalgıların da notaları vardır. Notalar genelde do anahtarı üzerinde yazılır ve timpani dışında tek notada vuruşlar belirtilebilir. Çünkü enstrümanlarda belirli notaları tutturmak çok zordur. Timpanide ise davulların boyutlarına göre notalar incelip kalınlaşabilir. Örneğin bir orkestrada 4 timpani varsa (23″, 26″,29″ ve 32″ lik) 4 farklı notayla bir eserde belirtilebilir. Tabi bu eserleri çalmadan önce çalgının akort edilmesi gereklidir.
Etimoloji
Davul sözcüğünün kökeni tartışılmışsa da konu üzerinde fikir birliği oluşmamıştır. Mahmut Ragıp Gazimihal (1952),
Divanü Lügat-it Türk’te (MS 1072-
1074) geçen tovul/tovil “şahin av yapınca çalınan davul” kelimesinden hareketle orijinin
Türkçe olduğunu ileri sürmüş (Gazimihal,
1952: 163), Curt Sachs (1919) Hint Avrupa dillerinde davul sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan kelimeleri,
Arapça tabl “davul” ile karşılaştırmış,
1968 yılında Sir Harold Bailey, kelimenin
Akatça tabalu/tapalu sözcüğüne bağlamıştır.
Parth yazılarında taβil/taβel (MS 3. yüzyıl) ve taβάla/taβila (M.S 5. yüzyıl) savaş davulu anlamında kullanılmıştır. Aynı dönem
Ermenicesinde tauił/tauoł kayıtlı olup, Partçadan ödünç alınmış olabilir FMI 66,
Kaşgari’nin Divan’ında rastlanılan tovil/tovul formları da Part mirası olmalıdır.
Karadeniz Rumcası’na taulin (ταούλιν
Giresun,
Tirebolu), tavuli (
İnebolu), taul (
Ordu, Santa), tavul (Gümüşhane), tağul (Ordu,
Gümüşhane) formlarında girmiştir.
Türklerde davul
Türklerin de en eski vurmalı çalgılarından biri davuldur. Davul, Türklerin eski dinleri olan Şamanlık’ta dinsel törenler sırasında çalınırdı. Şaman din adamları kötü ruhları davul çalarak kovarlardı. Türkler Müslüman olduktan sonra davul eski işlevini yitirdi. Tuğ ve sancakla birlikte devletin egemenlik simgesi oldu.
Türklerde davul Osmanlı döneminde hem mehterhane adı verilen bandoda, hem de halk müziğinde kullanıldı. Askeri müzikte kullanılan davullar büyük çaplı ve tek yüzü deri kaplıydı. Yere koyularak tek ya da çift olarak çalınan bu davullara kös denirdi. Bunların biraz daha küçüğü atın iki yanına bağlanarak da çalınırdı.
Halk müziğinde, özellikle zurna eşliğinde kullanılan davulun büyüklüğü yöreden yöreye değişir. Anadolu davulunun ortalama çapı 50-55 cm, kasnak yüksekliği ise 30 cm kadardır. Bir kayışla sol omuza asılan davul, sağ elle tutulan tokmak ve sol eldeki çubukla çalınır. Yalnız tokmakla da çalınabilir. Tokmak güçlü zamanları, çubuk ise zayıf zamanları vurur.
Karadeniz bölgesinde, silindir formda, iki tarafı deri ile kaplı bas davullar zurna ve kemençeye eşlik çalgısı olarak kullanılmakta olup, meşin kayışla boyuna asıldıktan sonra, genellikle sağ elde tokmak (Trabzon)/kopano/balta (Ordu) kobal (Anadolu’da çomak, meççik, metçik, çomaka) ve çubuk/ vitsa (Trabzon Rumcası)/değnek (Anadoluda çırpı, zipzibi) ile vurularak çalınır.
Batı Trabzon’da kemençe davul eşliğinde çalınmasına rağmen, Doğu Trabzon ve Rize’de, kemençe/tulum/kaval, davuldan ayrı olarak kullanılan, solo çalgılardır. Bununla birlikte Doğu Trabzon’da da yer yer Sürmene’nin Aso köyü ve Mahno örneklerinde olduğu gibi, horonlarda kemençenin yanı sıra davul zurnanın varlığı da bilinmektedir. Artvin’in Laz olan sahil kesiminde, Kars civarı ve Kafkasya’da olduğu gibi “doli” adı verilen, tokmak yerine elle vurularak çalınan küçük bir davul çeşidi kullanılmaktaydı.
Davula Savaştaki Kullanım Alanına Göre Verilen Adlar
Davulun, müzikte kullanılmasından başka, haber aracı olarak çeşitli işlerde kullandığı zamanlar olmuştur. Yalnız başına ilan ve haber verme işlerinde, bekar odalarında, hanlarda, şehirlerde, akşam kapilar kapanırken, yangın haberinde, fetih haberinde, savaşta dağılmış askeri bir araya toplamakta, divan kuruluna haber vermek işlerinde, askeri saf düzeni alınmasını işaret etmekte ve kale kuşatmalarında düşman tağımlarının yerini bulmakta kullanılmış olduğu bilinmektedir.
Tabl-ı beşaret
Tabl-ı asayiş
Tabl-ı cenk veya saf
Tabl-ı cenk-i harbi
Tabl-ı derbend
Tabl-ı ordugah nöbetleri
Tabl-ı lağım bulma
Tarihin ilk çağlarından beri Asyada Hunlar, Mezarotamyada Sümerliler tarafından kullanıldığı anlaşılan davulları, Romalılar çarpıştıkları Hun ve Avarlarda görmüşlerdi. Avrupaya geçerek tanıtılıp yerleşmesini sağlayan ise XVI yüzyılda Osmanlı Türkleri olmuştur. Türk ordu mızıkasının baş sazı olan davul Avrupada “Turkische trommel” ve “tambour des Turcs” diye anılmaya başlamıştı. Osmanlı mehterhanesinden örnek alınarak Avrupada kurulan takımlardan, sanat musikisine de geçmişti. Bestesi Gluck, Mekke hacıları Operasında 1764 yıllarında davula yer vererek eserin içinde zille birlikte icra ettirmişti. Yakin Doğu memleketlerinde de daul, türklerden kalmalığını ismi ile birlikte sakladı: 1809da davula Mısırda “tabl Tourky” (tabl-ı Türki) libyada “toultanen Dourgnı (tabl-ı sultan-i Türki)” deniyordu. 1778′den 1854′e kadar geçen sürede, Villoteau, Mozin, Boistse ve başkanları tarafından davulların Türkmen kökenli olduğu iyice belirtilmiştir. Spontini La Vesatane (1807) ve Fernan da Cortes (1809) operalarında kullanıldıktan sonra davula orkestrada da yer verildi. Bethoven, savaş senfonisinde (1813) davula top gürültülerini canlandırtdı. Berlioz, Faustdakı Macar Marşında, Rossini ile Vagner de operlarında davul kullandılar.

Davul Alm. Grosse Trommel, Pauke (f), Fr. Grosse caisse (f), İng. Drum. Türklerin kullandıkları eski bir çalgı. Bugün kullanılanların çok çeşitleri vardır. Davulda kasnak denen tahta bir çember üzerine işlenmiş kuzu derisi gerilmiştir. Tahta çember, deri ile alt ve üst tabanlardan gergince sarılarak içeride hava sıkıştırılmıştır. Sağ eldeki tokmak, sol eldeki ince çubuk değnekle her iki taraftan gergin derilere vurularak çalınır. Diğer çalgılara tempo tutmakta kullanılır. Ekseriya zurna ile birlikte kullanılır.
Osmanlıların bilhassa harp sahalarında millî sembolü olan mehterde oldukça büyük davul bulunur. Buna kös adı verilirdi. Belediye ve askerî bandolarında çeşitli büyüklükte davullar kullanılmaktadır. Bölgenin kültürü, târihi olan folklor ekipleri ekseriya oyunlarını davul zurna eşliğinde oynarlar. Eski devirlerde ve günümüzde ekseri yerlerde Ramazan gecelerinde sahura kaldırmak için davul çalınmaktadır. Köy düğünlerinin vazgeçilmez çalgısı olarak davulu her zaman görmek mümkündür.
Diğer milletlerde de askerî müzikte bir çeşit davul kullanılır. Dans ve caz müziği çalan orkestralarda da davul takımı vardır. Bu takıma trampetler, ziller, vs. girer.
TürleriDavul (Kasnaklı Davul) ; Oluşumundan başlayarak tarih içinde çağlar boyu Anadolu uygarlıklarında ve daha sonra Orta Asya topluluklarında da kullanılarak gelmiş olan en eski çalgı türlerindendir. Gerek biçimi ve gerekse yapım tekniklerinde bazı değişiklikler yaşayarak günümüze kadar gelen bu vurmalı çalgı, aslında bilinen geleneksel yapısı uzun yıllardır değişmeyen ya da çok az değişmiş çalgılarımız arasındadır. Geleneksel müziğin en temel çalgılarında biri olup çok çeşitli amaçlar için de kullanılmıştır. Bunlar arasında yerel ve mehter müzikleri ile haber verme, ilan etme, uyarma gibi çok temel olguları da sıralayabiliriz. Davul, özellikle zurna ile birlikte geleneksel bir ikili oluşturarak meydan sazı olarak kullanıldığı gibi tek başına da bir çok yerde kullanılmıştır. Davul, zaman içinde tuğ, tavul, köbürge, küvrüg, tuvıl ve tabl gibi isimleri ile anılmıştır. Davul çalanlar da süreç içinde ; tablzen, davulzen, davulcu gibi adlar verilerek nitelenmiştir. Şamanların en temel çalgısı olan “Davul”, Türk geleneklerinde düğün, sahur, cirit oyunu, at yarışı, güreş, bayram v.b. gibi alanlarda uzun yıllar boyu kullanılmış ve hala kullanılmaktadır.
Diğer taraftan “davul”, müjde, güvenlik, savaş, yangın v.b. amaçlı da kullanılmıştır.
Davullar genel bir değerlendirmeyle, üç boya ayrılabilirler. Bunlar, küçük (Çapı, 60 cm. civarı), orta (çapı 70 cm. civarı), büyük (çapı 80-90 cm. civarı) boylardadır. Kasnak eni ise yörelere ve kullanıcıya bağlı olarak büyük değişiklikler göstermektedir. Temel olarak bir “germe çemberi”ne geçirilmiş deri ve bunların bağlandığı “kasnak” denilen ağaç bölüm olmak üzere iki ana kısımdan oluşur. Bu iki yandaki germe çemberine geçirilmiş deriler, ton tutmasını sağlamak için bağlantı elemanlarının yardımıyla gerekli ya da istenilen oranda gerdirilir. Davul kasnağı, çoğunlukla ceviz, ıhlamur, köknar, ceviz gibi ağaçlardan yapılmaktadır. Bunlardan en çok kabul gören ya da beğenilen ise meşedir. Bu kasnağa dana, köpek ya da koyun/keçi gibi hayvanların derileri gerilmekte ve davulun alt / üst kısımlarına takılmaktadır. Deriler “germe çemberleri”ne ıslak olarak geçirilir ve gerilmeyi sağlamak ve kurumaya bırakılmak için üstten ve alttan “davul kasnağı”na yerleştirilir. Alt ve üst “germe çemberleri”, zikzaklı olarak geçirilmiş sağlam sicimler ile bağlanır. Deri kuruduktan sonra da istenilen gerginlik sağlanana kadar sıkılarak tutturulur. Deri kurumaya bırakılırken çatlamasını önlemek amacıyla susam ya da zeytin yağı ile yağlanır.
Davul bir meşin kayışla boyuna asıldıktan sonra, genellikle sağ elde “tokmak” (çomak, meççik, metçik, çomaka) ve sol elde “ince değnek” ya da “çubuk” (çırpı, zipzibi) ile vurularak çalınır. Ritmin güçlü vuruşları “tokmak”, zayıf vuruları ise “çubuk” ile belirtilir. Ortalama boyu 40-50 cm. olan “çubuk”, “tokmak”tan biraz daha uzundur.
Davulun yapısı ve çeşitleriDavul, en basit çalgılardan biridir ve iki temel parçadan oluşur. Bunlardan biri boru ya da silindiri andıran kasnaktır. Kasnak tahta ya da metal olabilir. İkincisi bu kasnak gövdenin bir ya da iki yüzüne gerilerek geçirilen ince dana derisi ya da benzeri esnek bir malzemedir. Gerilen bu malzemeye “davul derisi” denir. Davul, derisine elle ya da sopayla vurularak çalınır. Bu sopaya “davul tokmağı” da denir.
Eskiden davul basit biçimde yapılırdı ve genellikle ritim tutmak için çalınırdı. Ama belirli nota ya da tonlarda ses çıkarabilen davul çeşitleri de vardır. Modern orkestralarda kullanılan timbal ya da timpani bu türdendir. Bu çalgılar, akort edilerek yüksek ya da yumuşak tonlarda çalınabilir.
Timbal, pirinç ya da bakırdan yapılma yarı küre biçiminde davullardır. Davul derisi olarak parşömen (kurutulmuş dana derisi) ya da plastik kullanılır. Detaylı bilgi için Timbal tıklayınız.
Bongo, akort edilebilen bir davuldur, ama ses değişimleri daha az belirgindir. Bongolar, küçük kovaya benzer ve dans orkestralarında çalınır. Çoğunlukla çift kullanılır, dizler arasında tutularak elle ya da parmaklarla vurularak çalınır. Detaylı bilgi için Bongo tıklayınız.
Konga, Afrika kökenli bir başka davuldur. Konga davulu büyük ve silindir biçiminde bir çalgıdır. Hem Amerika Yerlileri hem de Siyah Afrikalılar tarafından haberleşme davulu olarak kullanılan davullara tamtam adı verilir.
Bas davul, en büyük davuldur. Bas davulun çapı çok geniştir. İçi boş silindir biçiminde, tahtadan bir gövdesi vardır. Davul derisi gövdenin ya bir yüzüne ya da her iki yüzüne birden gerilir. Bas davullar perdesi belirsiz, derin, gümbürtülü bir ses çıkarır. Gök gürültüsü ya da top ateşi gibi bazı etkiler yaratmak için kullanılır. Askeri bandolarda kullanılan bas davul, çok ağır olduğu için özel bir taşıyıcının üzerine oturtulur. Detaylı bilgi için Bas davul tıklayınız.Kirişli davul ve Trampetler, boru biçiminde küçük davullardır. Hem orkestrada hem bandoda çalınır. İnce demir ya da kiriş tellerin tuttuğu davul derisi parşömendendir. Bunlar gerildiği zaman davul keskin ve tiz bir ses, gevşetildiği zaman tok ve daha pes ses çıkarır.
Orkestrada davulOrkestralarda davulcular büyük bir rol oynarlar. İkinci bir şef olarak orkestrada tempoyu ve ritmin düzenini sağlamakla görevlidirler. Bunun yanı sıra timpaniler ya da diğer perküsyon çalgıları çalınan melodileri dinamik veya gösterişli hale getirip süsleyebilirler. Vurmalı çalgıların da notaları vardır. Notalar genelde do anahtarı üzerinde yazılır ve timpani dışında tek notada vuruşlar belirtilebilir. Çünkü enstrümanlarda belirli notaları tutturmak çok zordur. Timpanide ise davulların boyutlarına göre notalar incelip kalınlaşabilir. Örneğin bir orkestrada 4 timpani varsa (23″, 26″,29″ ve 32″ lik) 4 farklı notayla bir eserde belirtilebilir. Tabi bu eserleri çalmadan önce çalgının akort edilmesi gereklidir.

EtimolojiDavul sözcüğünün kökeni tartışılmışsa da konu üzerinde fikir birliği oluşmamıştır. Mahmut Ragıp Gazimihal (1952),

Divanü Lügat-it Türk’te (MS 1072-1074) geçen tovul/tovil “şahin av yapınca çalınan davul” kelimesinden hareketle orijininTürkçe olduğunu ileri sürmüş (Gazimihal, 1952: 163), Curt Sachs (1919) Hint Avrupa dillerinde davul sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan kelimeleri, Arapça tabl “davul” ile karşılaştırmış, 1968 yılında Sir Harold Bailey, kelimenin Akatça tabalu/tapalu sözcüğüne bağlamıştır.
Parth yazılarında taβil/taβel (MS 3. yüzyıl) ve taβάla/taβila (M.S 5. yüzyıl) savaş davulu anlamında kullanılmıştır. Aynı dönem Ermenicesinde tauił/tauoł kayıtlı olup, Partçadan ödünç alınmış olabilir FMI 66, Kaşgari’nin Divan’ında rastlanılan tovil/tovul formları da Part mirası olmalıdır.
Karadeniz Rumcası’na taulin (ταούλιν Giresun, Tirebolu), tavuli (İnebolu), taul (Ordu, Santa), tavul (Gümüşhane), tağul (Ordu, Gümüşhane) formlarında girmiştir.
Türklerde davulTürklerin de en eski vurmalı çalgılarından biri davuldur. Davul, Türklerin eski dinleri olan Şamanlık’ta dinsel törenler sırasında çalınırdı. Şaman din adamları kötü ruhları davul çalarak kovarlardı. Türkler Müslüman olduktan sonra davul eski işlevini yitirdi. Tuğ ve sancakla birlikte devletin egemenlik simgesi oldu.
Türklerde davul Osmanlı döneminde hem mehterhane adı verilen bandoda, hem de halk müziğinde kullanıldı. Askeri müzikte kullanılan davullar büyük çaplı ve tek yüzü deri kaplıydı. Yere koyularak tek ya da çift olarak çalınan bu davullara kös denirdi. Bunların biraz daha küçüğü atın iki yanına bağlanarak da çalınırdı.
Halk müziğinde, özellikle zurna eşliğinde kullanılan davulun büyüklüğü yöreden yöreye değişir. Anadolu davulunun ortalama çapı 50-55 cm, kasnak yüksekliği ise 30 cm kadardır. Bir kayışla sol omuza asılan davul, sağ elle tutulan tokmak ve sol eldeki çubukla çalınır. Yalnız tokmakla da çalınabilir. Tokmak güçlü zamanları, çubuk ise zayıf zamanları vurur.
Karadeniz bölgesinde, silindir formda, iki tarafı deri ile kaplı bas davullar zurna ve kemençeye eşlik çalgısı olarak kullanılmakta olup, meşin kayışla boyuna asıldıktan sonra, genellikle sağ elde tokmak (Trabzon)/kopano/balta (Ordu) kobal (Anadolu’da çomak, meççik, metçik, çomaka) ve çubuk/ vitsa (Trabzon Rumcası)/değnek (Anadoluda çırpı, zipzibi) ile vurularak çalınır.
Batı Trabzon’da kemençe davul eşliğinde çalınmasına rağmen, Doğu Trabzon ve Rize’de, kemençe/tulum/kaval, davuldan ayrı olarak kullanılan, solo çalgılardır. Bununla birlikte Doğu Trabzon’da da yer yer Sürmene’nin Aso köyü ve Mahno örneklerinde olduğu gibi, horonlarda kemençenin yanı sıra davul zurnanın varlığı da bilinmektedir. Artvin’in Laz olan sahil kesiminde, Kars civarı ve Kafkasya’da olduğu gibi “doli” adı verilen, tokmak yerine elle vurularak çalınan küçük bir davul çeşidi kullanılmaktaydı.

Davula Savaştaki Kullanım Alanına Göre Verilen AdlarDavulun, müzikte kullanılmasından başka, haber aracı olarak çeşitli işlerde kullandığı zamanlar olmuştur. Yalnız başına ilan ve haber verme işlerinde, bekar odalarında, hanlarda, şehirlerde, akşam kapilar kapanırken, yangın haberinde, fetih haberinde, savaşta dağılmış askeri bir araya toplamakta, divan kuruluna haber vermek işlerinde, askeri saf düzeni alınmasını işaret etmekte ve kale kuşatmalarında düşman tağımlarının yerini bulmakta kullanılmış olduğu bilinmektedir.

Tabl-ı beşaret
Tabl-ı asayiş
Tabl-ı cenk veya saf
Tabl-ı cenk-i harbi
Tabl-ı derbend
Tabl-ı ordugah nöbetleri
Tabl-ı lağım bulma
Tarihin ilk çağlarından beri Asyada Hunlar, Mezarotamyada Sümerliler tarafından kullanıldığı anlaşılan davulları, Romalılar çarpıştıkları Hun ve Avarlarda görmüşlerdi. Avrupaya geçerek tanıtılıp yerleşmesini sağlayan ise XVI yüzyılda Osmanlı Türkleri olmuştur. Türk ordu mızıkasının baş sazı olan davul Avrupada “Turkische trommel” ve “tambour des Turcs” diye anılmaya başlamıştı. Osmanlı mehterhanesinden örnek alınarak Avrupada kurulan takımlardan, sanat musikisine de geçmişti. Bestesi Gluck, Mekke hacıları Operasında 1764 yıllarında davula yer vererek eserin içinde zille birlikte icra ettirmişti. Yakin Doğu memleketlerinde de daul, türklerden kalmalığını ismi ile birlikte sakladı: 1809da davula Mısırda “tabl Tourky” (tabl-ı Türki) libyada “toultanen Dourgnı (tabl-ı sultan-i Türki)” deniyordu. 1778′den 1854′e kadar geçen sürede, Villoteau, Mozin, Boistse ve başkanları tarafından davulların Türkmen kökenli olduğu iyice belirtilmiştir. Spontini La Vesatane (1807) ve Fernan da Cortes (1809) operalarında kullanıldıktan sonra davula orkestrada da yer verildi. Bethoven, savaş senfonisinde (1813) davula top gürültülerini canlandırtdı. Berlioz, Faustdakı Macar Marşında, Rossini ile Vagner de operlarında davul kullandılar.

Mey

Ü flemeli bir çalgıdır. Mey; Ana Gövde, Kamış ve Kıskaç olmak üzere üç parçadan oluşmaktadır. Kıskaç kamışın uç kısmına takılmaktadır. Kıskaç kamış üzerinde aşağı veya yukarı doğru itilir ve yaklaşık bir perdelik ses değişimi sağlanarak akort edilebilir.
Gürgen, ceviz, erik vb. ağaçlarından yapılan Mey yaklaşık bir oktavlık ses aralığına sahiptir. Yedi üstte, bir altta olmak üzere toplam sekiz tane ezgi perdesi vardır. Başlıca, Cura Mey,Orta Mey, Ana Mey olmak üzere üç türü bulunmaktadır.
Ayrıca Azerbeycan’da Mey’e Balaban adı verilmektedir.

Ü flemeli bir çalgıdır. Mey; Ana Gövde, Kamış ve Kıskaç olmak üzere üç parçadan oluşmaktadır. Kıskaç kamışın uç kısmına takılmaktadır. Kıskaç kamış üzerinde aşağı veya yukarı doğru itilir ve yaklaşık bir perdelik ses değişimi sağlanarak akort edilebilir.
Gürgen, ceviz, erik vb. ağaçlarından yapılan Mey yaklaşık bir oktavlık ses aralığına sahiptir. Yedi üstte, bir altta olmak üzere toplam sekiz tane ezgi perdesi vardır. Başlıca, Cura Mey,Orta Mey, Ana Mey olmak üzere üç türü bulunmaktadır.
Ayrıca Azerbeycan’da Mey’e Balaban adı verilmektedir.

Dede Efendi'nin eserlerinden örnekler

D ede Efendi’nin Tanınmış Eserleri
Bestenigâr Şarkı
(Usûlü: Curcuna)
Güfte: İsmâil Dede
Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum
Aklımı yağmâya verip fikrimi şaştım
Mecnûn’a şimdi eş – olup dağlara düştüm
Sor güle bülbüle ne çeker hârın elinden
Bir dahi gül koklamayım yârin elinden
Ben seni sevdim seveli döndüm deliye
Huyunu benzettim hele hûrî meleğe
Gönlümü vermişim sana almam geriye
Sor güle bülbüle ne çeker hârın elinden
Bir dahi gül koklamayım yârin elinden
Beyâti şarkı
(Usûlü: Yürük Aksak)
Karşıdan yâr güle güle
Yârim geldi, cânım geldi
Servi gibi salınarak
Yârim geldi, cânım geldi
Elindeki deste güle
Bakıyordu güle güle
Müjdeler olsun bülbüle
Yârim geldi, cânım geldi
Gülizâr Köçekçe
(Usûlü: Yürük Aksak)
Bi-vefâ bir çeşm-i bî-dâd
Ne yamân – ağlattı beni
Ben sînemi nişân diktim
Gamzesiyle vurdu beni
Ben o yâre ne söyledim
Aşkın deryâsın boyladım
çhâr attım, şeş oynadım
Yine felek yaktı beni
Ağlattım aşkın gülüne
Dolaştı zülfü teline
Düşürdü dellâl eline
Hem aldı, hem sattı beni
Gülizâr Köçekçe
(Usülü: Yürük Aksak)
Nâzlı nâzlı sekip gider
Ne güzel ceylân, ne şîrîn ceylân
Dönüp dönüp bakar gider o güzelim ceylân
Aldatır aldanmaz
Serkeş olmuş ava gelmez
O güzel ceylân, o şîrîn ceylân
Gelir yazın gider güzün
Avcısına eder nâzın
Sürmelenmiş elâ gözün
Aldatır aldanmaz
Serkeş olmuş ava gelmez
O güzel ceylân, o şîrîn ceylân
Hicâz Köçekçe
(Usûlü: Yürük Aksak)
Bahârın zamânı geldi (a cânım)
Yavru ceylân gel gidelim
Yollarımız yeşillendi
Ceylân, ceylân, yavru ceylân (gel gidelim)
Kolların boynuma uzat
Zülfünün tellerin düzelt
Avcıların yolun göze
Ceylân, ceylân, yavru ceylân (gel gidelim)
Hüzzâm şarkı
(Usûlü: Yürük Aksak)
Ey gül-î bâğ-î edâ
Sana oldum mübtelâ
Gel bana eyle vefâ
Sana oldum mübtelâ
Sevdiğim saydığım
Sana oldum mübtelâ
âman-ey nevres-fidân
Yandı cânım, el-amân
Bu sözüme gel, inan
Sana oldum mübtelâ
Sevdiğim saydığım
Sana oldum mübtelâ
Râst şarkı
(Usûlü: Yürük Semai)
Güfte: ısmail Dede
Yüzündür cihânı münevver – eden
Fedâdır yoluna bu cân-ü ten
Senin – çün yandığım nedendir neden
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh
Niçin kıyarsın acep bu dostuna
Kapıldım elâ gözlerin mestine
Mâilim ol gonca – gülün hüsnüne
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh
Firâkınla benim sinem dağlıyor
Bu gönül sinemde yâre bağlıyor
Nedendir bu, iki çeşmi, ağlıyor
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh
Rast şarkı
(Usûlü: Semai)
Yine bir gül-nihâl aldı bu gönlümü
Sîm-ten, gonca-fem, bî-bedel ol güzel
âteşin ruhleri yaktı bu gönlümü
Pür-edâ, pür-cefâ, pek küçük, pek güzel
Görmedim kimsede böyle dil – rübâ
Böyle kaş, böyle göz, böyle el, böyle yüz
â’şıkın bağrını üzmeğe göz süzer
El-amân, el-amân, her zamân ol güzel
şehnâz şarkı
(Usûlü: Ağır Düyek)
Sana ey cânımın câni efendim
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Benim nevreste-î bâğ-î bülendim
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Nic’oldu şimdi evvelki muhabbet
Sana düşmez kulundan böyle vahşet
Be zâlim sende yok mu hiç mürüvvet
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Derûnum ney gibi her dem delersin
Gözümün yaşına hande edersin
Gözüm önünde yâd-eller seversin
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Uzzâl şarkı
(Usûlü: Yürük Aksak)
Bu karşıki dağda bir yeşil çadır
çadırın içinde bir civân yatar
O civân bilmiyor hiç gönül hatır
Leylâ’nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım
Turuncun yaprağı al değil yeşil
Sıva kollarını boynumdan-aşır
ısminin andıkça dilim dolaşır
Leylâ’nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım
Karşıda yananı fener mi sandın
Salınıp gezeni yârin mi sandın
Bu güzellik sende kalır mı sandın
Leylâ’nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım

D ede Efendi’nin Tanınmış EserleriBestenigâr Şarkı(Usûlü: Curcuna)Güfte: İsmâil Dede
Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum
Aklımı yağmâya verip fikrimi şaştım
Mecnûn’a şimdi eş – olup dağlara düştüm
Sor güle bülbüle ne çeker hârın elinden
Bir dahi gül koklamayım yârin elinden
Ben seni sevdim seveli döndüm deliye
Huyunu benzettim hele hûrî meleğe
Gönlümü vermişim sana almam geriye
Sor güle bülbüle ne çeker hârın elinden
Bir dahi gül koklamayım yârin elinden
Beyâti şarkı(Usûlü: Yürük Aksak)
Karşıdan yâr güle güleYârim geldi, cânım geldi
Servi gibi salınarak
Yârim geldi, cânım geldi
Elindeki deste güle
Bakıyordu güle güle
Müjdeler olsun bülbüle
Yârim geldi, cânım geldi
Gülizâr Köçekçe(Usûlü: Yürük Aksak)Bi-vefâ bir çeşm-i bî-dâd
Ne yamân – ağlattı beni
Ben sînemi nişân diktim
Gamzesiyle vurdu beni
Ben o yâre ne söyledim
Aşkın deryâsın boyladım
çhâr attım, şeş oynadım
Yine felek yaktı beni
Ağlattım aşkın gülüne
Dolaştı zülfü teline
Düşürdü dellâl eline
Hem aldı, hem sattı beni
Gülizâr Köçekçe(Usülü: Yürük Aksak)Nâzlı nâzlı sekip gider
Ne güzel ceylân, ne şîrîn ceylân
Dönüp dönüp bakar gider o güzelim ceylân
Aldatır aldanmaz
Serkeş olmuş ava gelmez
O güzel ceylân, o şîrîn ceylân
Gelir yazın gider güzün
Avcısına eder nâzın
Sürmelenmiş elâ gözün
Aldatır aldanmaz
Serkeş olmuş ava gelmez
O güzel ceylân, o şîrîn ceylân
Hicâz Köçekçe(Usûlü: Yürük Aksak)Bahârın zamânı geldi (a cânım)
Yavru ceylân gel gidelim
Yollarımız yeşillendi
Ceylân, ceylân, yavru ceylân (gel gidelim)
Kolların boynuma uzat
Zülfünün tellerin düzelt
Avcıların yolun göze
Ceylân, ceylân, yavru ceylân (gel gidelim)
Hüzzâm şarkı(Usûlü: Yürük Aksak)Ey gül-î bâğ-î edâ
Sana oldum mübtelâ
Gel bana eyle vefâ
Sana oldum mübtelâ
Sevdiğim saydığım
Sana oldum mübtelâ
âman-ey nevres-fidân
Yandı cânım, el-amân
Bu sözüme gel, inan
Sana oldum mübtelâ
Sevdiğim saydığım
Sana oldum mübtelâ
Râst şarkı(Usûlü: Yürük Semai)Güfte: ısmail Dede
Yüzündür cihânı münevver – eden
Fedâdır yoluna bu cân-ü ten
Senin – çün yandığım nedendir neden
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh
Niçin kıyarsın acep bu dostuna
Kapıldım elâ gözlerin mestine
Mâilim ol gonca – gülün hüsnüne
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh
Firâkınla benim sinem dağlıyor
Bu gönül sinemde yâre bağlıyor
Nedendir bu, iki çeşmi, ağlıyor
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh
Rast şarkı(Usûlü: Semai)Yine bir gül-nihâl aldı bu gönlümü
Sîm-ten, gonca-fem, bî-bedel ol güzel
âteşin ruhleri yaktı bu gönlümü
Pür-edâ, pür-cefâ, pek küçük, pek güzel
Görmedim kimsede böyle dil – rübâ
Böyle kaş, böyle göz, böyle el, böyle yüz
â’şıkın bağrını üzmeğe göz süzer
El-amân, el-amân, her zamân ol güzel
şehnâz şarkı(Usûlü: Ağır Düyek)Sana ey cânımın câni efendim
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Benim nevreste-î bâğ-î bülendim
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Nic’oldu şimdi evvelki muhabbet
Sana düşmez kulundan böyle vahşet
Be zâlim sende yok mu hiç mürüvvet
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Derûnum ney gibi her dem delersin
Gözümün yaşına hande edersin
Gözüm önünde yâd-eller seversin
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Uzzâl şarkı(Usûlü: Yürük Aksak)Bu karşıki dağda bir yeşil çadır
çadırın içinde bir civân yatar
O civân bilmiyor hiç gönül hatır
Leylâ’nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım
Turuncun yaprağı al değil yeşil
Sıva kollarını boynumdan-aşır
ısminin andıkça dilim dolaşır
Leylâ’nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım
Karşıda yananı fener mi sandın
Salınıp gezeni yârin mi sandın
Bu güzellik sende kalır mı sandın
Leylâ’nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım

Müziğin özellikleri

Temel olarak dört ana unsurdan oluşur: Diklik, yoğunluk, süre ve tını.
Diklik, bir sesin ne kadar ‘tiz’ ya da ‘pes’ olduğunu ifade eder. Örneğin her nota ismi (Do, re, mi…) farklı bir dikliğe sahiptir. Aynı nota isimleri de hangi oktavda bulunduklarına bağlı olarak farklı diklikleri ifade edebilirler. Akustik olarak birimi frekanstır.
Yoğunluk, bir sesin gürlüğünü ifade eder. Müzikte nüans olarak da kullanılır (forte, piano, fortessimo…). Akustik olarak birimi desibeldir.
Süre, bir sesin ne kadar sürdüğünü ifade eder. Müzikte ikinin katları biçiminde ifade edilir (birlik, ikilik, dörtlük, sekizlik…) ancak nota değerlerinin yanlarına konan noktalar sürenin kendi değerinin yarisi kadar daha uzamasini sağlar.
Tını, bir sesin rengini ifade eder. Örneğin aynı oktavda aynı notayi ayni yoğunlukta ve aynı uzunlukta çalan bir kemanla bir flüt arasındaki fark tını farkıdır. Dört özellik içinde en karmaşık olan özellik budur. Akustik olarak tını, sesin doğuşkan (harmonik) yapısına bağlı olarak değişir.

Temel olarak dört ana unsurdan oluşur: Diklik, yoğunluk, süre ve tını.
Diklik, bir sesin ne kadar ‘tiz’ ya da ‘pes’ olduğunu ifade eder. Örneğin her nota ismi (Do, re, mi…) farklı bir dikliğe sahiptir. Aynı nota isimleri de hangi oktavda bulunduklarına bağlı olarak farklı diklikleri ifade edebilirler. Akustik olarak birimi frekanstır.
Yoğunluk, bir sesin gürlüğünü ifade eder. Müzikte nüans olarak da kullanılır (forte, piano, fortessimo…). Akustik olarak birimi desibeldir.
Süre, bir sesin ne kadar sürdüğünü ifade eder. Müzikte ikinin katları biçiminde ifade edilir (birlik, ikilik, dörtlük, sekizlik…) ancak nota değerlerinin yanlarına konan noktalar sürenin kendi değerinin yarisi kadar daha uzamasini sağlar.
Tını, bir sesin rengini ifade eder. Örneğin aynı oktavda aynı notayi ayni yoğunlukta ve aynı uzunlukta çalan bir kemanla bir flüt arasındaki fark tını farkıdır. Dört özellik içinde en karmaşık olan özellik budur. Akustik olarak tını, sesin doğuşkan (harmonik) yapısına bağlı olarak değişir.

Üflemeli çalgılar

A erofonlar (Havalı / Üflemeli Çalgılar) :
Çalgının içindeki veya çevresindeki havanın titreşimi ile ses veren çalgılardır.
Bunlara örnek olarak; Zurna,
Çifte,
Mey,
Kaval,
Sipsi,
Çığırtma,
Tulum, Ağız Armonikası,
Akordeon,
Mızıka ve benzerleri verilebilir.

A erofonlar (Havalı / Üflemeli Çalgılar) :
Çalgının içindeki veya çevresindeki havanın titreşimi ile ses veren çalgılardır.
Bunlara örnek olarak; Zurna, Çifte,

Mey,

Kaval,

Sipsi, Çığırtma,

Tulum, Ağız Armonikası,

Akordeon, Mızıka ve benzerleri verilebilir.

ID:- 1359Blog Adı:- Günlük Süt
Pagerank:- N/A Çiftliğimden Süt %100 Doğal %100 Katkısız Günlük Sütünüz… çocuk ve kadın ... Çocuğunuza güvenle içirebileceğiniz katkısız doğal günlük süt. sütlaç uzun ömürlü sütlere göre tadı daha güzel olan süt. bunun piyasasına ilk olarak  süt hakimmiş fakat möö süt kutu süt satmaya başlayınca işleri daha  iyi olduğunu gördük. GÜNLÜK SÜTÜN ÖZELLİKLERİ. “Taze” sütler modern çiftliklerden toplanır. Her Sabah Özenle Sağılan İnek ve Keçilerimizin Taze Doğal Sütleri Evinize Teslim Katkısız ve doğal çiğ süt kapınıza kadar geliyor. %100 katkısız, doğal ve günlük çiğ sütü kapınıza getiriyoruz. Sütlerimizi kargo ile değil, soğutuculu dağıtım
Açıklama:- Günlük Doğal Çiftlik Sütü Evinize teslim. Samsun 'da kapınıza teslim. Kapıya teslimat taze köy sütü için bizi arayın. Alosüt hattı:0533 593 1615. Arayın çiftlikten sofranıza taze yoğurt tereyağ süt gelsin. Kategori:- çelik kasaYemek Ekleyen:- osman
Ekleme Tarihi:- December 07, 2016 11:28:58 AM Hitleri:- 0 RSS:- http://www.moosut.com/feed/ Gönderileri: süt yoğurt - blog linkleri - kasa