boş

Görüntülenen kategori ‘Tıp’

Tıbbın Uzmanlık Dalları ?

Tıp öylesine geniş bir alandır ki, hiç kimse bu bilimin ilgi alanına giren bütün konuları bile­mez. Bu nedenle, öbür mesleklerin çoğunda olduğu gibi tıpta da uzmanlaşma yoluna gidil­miştir. Gene de birçok ülkede, belirli bir dal­da uzmanlık eğitimi görmemiş “aile doktorla­rı” ya da “pratisyen doktorlar” bulunur. Bu doktorlar vücuttaki bütün organlarla ilgili hastalıkların bakımını üstlendikleri için, pra­tisyen doktorluk da aslında kendine özgü bir uzmanlık alanı sayılabilir. Pratisyen doktorlar, beklenmedik herhangi bir gelişmede gerekli önlemleri alabilmek için hastalarını iyi tanımak zorundadırlar. Sıradan hastalıklara tanı koyup tedavisini yürüten bu doktorlar, özel bakım ve tedavi gerektiren durumlarda hastayı bir kliniğe ya da hastaneye göndere­rek görevlerini uzman doktorlara devre­derler.

Büyük ve tam örgütlenmiş bir hastanede dolaşırken, uzmanlık dallarına ayrılmış bölüm ve kliniklerin yerlerini oklarla gösteren pek çok tabelayla karşılaşırsınız. Bu tabelalarda okuyacağınız bazı uzmanlık dallarının adları ve konuları aşağıda alfabetik sırayla veril­miştir:

  • Acil Servis ve İlkyardım: Kaza, yaralanma, kalp krizi ya da şeker koması gibi hemen önlem almayı gerektiren acil durumlar için
  • Dermatoloji (ya da eski adıyla Cildiye): Deri hastalıkları
  • Doğum Servisi: Doğum yapmaya hazırla­nan ya da doğum sonrası bakıma alınan an­nelerin ve yeni doğmuş bebeklerin yatırıldı­ğı bölüm
  • Endokrinoloji: Hormon ve salgıbezi hasta­lıkları
  • Farmakoloji: İlaçların canlı dokular üzerin­deki etkilerinin incelendiği deney ve araş­tırma laboratuvarı
  • Gastroenteroloji: Mide, bağırsak ve sindi­rim sisteminin öbür bölümleriyle ilgili has­talıklar
  • Genel Cerrahi (ya da eski adıyla Hariciye): Kalp, akciğer, beyin, sinir, göz, diş ve çene gibi özel organlar dışındaki ameliyatların yapıldığı bölüm
  • Geriatri: Yaşlılık hastalıkları ve yaşlıların özel bakımı
  • Göğüs Cerrahisi: Göğüs boşluğundaki or­ganların, özellikle akciğerlerin cerrahi te­davisi
  • Hematoloji: Kan ve kan hastalıkları
  • İç Hastalıkları (ya da eski adıyla Dahiliye): İç organların hastalıkları ve cerrahi yön­temlere başvurmaksızın ilaçla tedavisi
  • Jinekoloji (ya da Kadın Hastalıkları; eski adıyla Nisaiye): Kadın üreme organlarının hastalıkları
  • Kadın-Doğum Kliniği: Gebelerin düzenli kontrolden geçirildiği ve ayakta bakım gör­düğü bölüm
  • Kardiyoloji: Kalp ve damar hastalıkları
  • Kulak-Burun-Boğaz (ya da KBB): Kulak, burun ve boğaz hastalıkları
  • Nöroloji (ya da eski adıyla Asabiye): Beyin ve sinir sistemi hastalıkları
  • Oftalmoloji: Göz hastalıkları
  • Onkoloji: Kanserleşme eğilimi olan ya da olmayan bütün urlar
  • Ortopedi: Kemik, eklem ve kas hastalıkları
  • Patoloji: Vücuttan alınan doku ve sıvı ör­neklerinin incelendiği bölüm
  • Pediatri: Bebek ve çocukların özel bakımı

Psikiyatri: Ruh hastalıkları

Çağdaş tıp ?

Vücudun normal yapısı ve işleyişi incelendik­ten sonra, sıra, hastalıkların nedeni olan yapı ve işlev bozukluklarını incelemeye gelmişti

 

Patoloji denen bu araştırma alanı 19. yüzyılda büyük bir önem kazandı. Hastalıkların anla­şılmasında en değerli ipuçlarının vücut hücre­lerinde gizli olabileceğine dikkati çeken Al­man tıp bilgini Rudolph Virchow (1821-1902) patolojinin bilimsel temellerini atan kişidir.

Bakterilerin bulunması, doktorların hasta­lıklar konusundaki görüşlerini tümüyle değiş­tirdi ve mikrobik hastalıkları önleme ya da tedavi etme olanaklarını hazırladı. Bakteriyolojinin kurucusu olarak anı­lan Louis Pasteur (1822-95) birçok hastalığın bakterilerden ileri geldiğini kanıtladı ve zarar­lı mikroorganizmaları yok etmek için çeşitli yöntemler geliştirdi. Gene büyük bakteriyoloji bilginlerinden Robert Koch (1843-1910) da verem basilini göz­lemleyip tanımladı. Bakterilerden çok daha küçük olan virüslerin varlığı ise ancak 20. yüz­yılda saptandı ve birçok bulaşıcı hastalığın virüslerden kaynaklandığı anlaşıldı.Hastaların belirli yöntemlerle daha ciddi bi­çimde incelenmeye başlaması da 19. yüzyılın ilk yıllarına rastlar. Doktorun parmak uçlarıyla hastanın göğüs kafesine vurarak içeri­den yankılanan sesleri dinlemesine dayanan “perküsyon” yönteminin bulucusu, Leopold Auenbrugger (1722-1809) adında Viyanalı bir

doktordur. Auenbrugger’in babası hancıydı ve şarap fıçılarının ne kadar dolu olduğunu anlamak için üstlerine hafifçe vurarak fıçıları yoklardı. Fıçının boş ve dolu bölümlerinden gelen seslerin değişik tınıda olduğunu fark eden genç doktor, akciğerlerde sıvı birikip bi­rikmediğini anlamak için hastalarında da bu yöntemi uygulamaya başladı. Fransız doktor Rene Theophile Laennecin (1781-1826) bu­luşu olan stetoskop da göğüs seslerinin din­lenmesinde çok önemli bir gelişmedir. Laennec, bir yazı kağıdını boru biçiminde bükerek hastasının göğsüne dayadığında kalp ve akci­ğer seslerini çok daha net olarak duyduğunu fark etmişti. Tahtadan yapılmış basit birer bo­ru biçimindeki ilk stetoskoplar giderek gelişti ve hastanın göğsüne ya da sırtına kulak daya­yarak dinleme geleneği tarihe karıştı.

19. ile 20. yüzyıllarda fizik ve biyokimya dallarındaki hızlı gelişmenin sonuçları, tıptaki tanı ve tedavi yöntemlerine yansımakta pek gecikmedi. Alman fizik bilgini Wilhelm Conrad Röntgen (1845-1923) X ışınlarını 1895′te bulmuştu. 1960İ1 ve 1970′li yıllarda, X ışınlarından yararlanarak, hasta­lıkların tanısında doktorlara çok yardımcı olan yeni yeni yöntemler geliştirildi. Örneğin, beyin ve vücut dokularını tarayarak urları ya da herhangi bir yapı bozukluğunu saptamaya yarayan bilgisayarlı tomografi tekniği bunlar­dan biridir. Canlı dokuya zarar vermeyecek kadar zayıf radyoaktif maddelerin damar içi­ne ya da incelenecek organa şırıngayla akıtılmasıyla da iç organların filmi çekilebilir.

Ayrıca doktorlar, ucunda bir mercek ile küçük bir lamba bulunan uzun, esnek bir boruyu büyük bir özenle vücut boşluğuna sokarak iç organları doğrudan görebilirler. Bu araçların ilk örnekleri, denizaltılardaki periskoplar gibi sert ve bükülmeyen birer boru biçimindeydi; oysa günümüzde son derece esnek ve istenil­diği gibi eğilip bükülebilen plastik borular kullanılır. Örneğin midenin içini görerek in­celemeye yarayan gastroskop ağızdan içeri so­kulup, yemek borusundan geçirilerek mideye indirilir; akciğerleri ve bronşları incelemeye yarayan bronkoskop, ağızdan içeri sokulduk­tan sonra soluk borusuna doğru yönlendirilir; karın boşluğunu ve buradaki organları incele­meye yarayan laparoskop ise karın duvarında açılan küçük bir delikten içeri sokulur. İç or­ganların görüntüleri borunun içindeki optik lifler aracılığıyla yukarıya kadar iletilir. Böy­lece doktorlar çoğu zaman hastayı ameliyat masasına yatırmadan, örneğin karın duvarını açmadan iç organlarındaki bir hastalığa ko­layca tanı koyabilirler.

Biyokimya alanındaki araştırmalar da özel­likle böbrek ve şeker hastalıklarının tedavi­sinde büyük kolaylıklar sağlamıştır. Laboratuvarlarda yapılan kan testleri hem kanın bi­yokimyasal yapısı, hem de kan hücreleri ko­nusunda çok değerli bilgiler vererek hastalık­ların tanısını kolaylaştırır.

Bakteriyolojinin gelişmesi de çok etkili te­davi yöntemlerinin bulunmasında önemli rol oynamıştır. Pasteur’ün bakterilere ilişkin ça­lışmalarını okuyan İngiliz cerrah Joseph Lister (1827-1912), başarılı bir ameliyattan son­raki beklenmedik ölümlerin Pasteur’ün sözü­nü ettiği bu zararlı bakterilerden kaynaklan­dığı sonucuna vardı. Ameliyat sırasında ya da daha sonra bu mikroplar ameliyat yerindeki açık yaralardan vücuda girerek yaraların ilti­haplanmasına, hatta bazen kana karışarak hastanın ölümüne neden oluyordu. Mikropla­rı öldürebilecek kimyasal maddelerle bu tehli­keyi önleyebileceğini düşünen Lister ameliyat sırasında cerrahların maske, eldiven ve ameli­yat önlüğü kullanmalarını, ayrıca ameliyat sa­lonuna fenol buharı püskürtülmesini önerdi. Antiseptik denen mik­rop öldürücü sıvılardan başka, ısı ve bazı ışın­lar da bakteriler üzerinde etkilidir. Bugün bü­tün ameliyat aletleri kullanılmadan önce “otoklav” denen özel fırınlara konarak kızgın buharla sterilize edilir, yani mikroplardan arındırılır.

Hastalıkların tedavisinde, bakterileri öldü­rebilen kimyasal maddelerden yararlanma düşüncesinin öncüsü Paul Ehrlich’tir (1854- 1915). Gerhard Domagk (1895-1964) ise, bazı türleri bugün bile bakte­ri kökenli hastalıkların tedavisinde kullanılan sülfonamit grubu ilaçları geliştirmiştir. Ama, bugüne kadar üretilen bütün ilaçlar içinde en önemlisi antibiyotiklerdir (bak. antibiyotik­ler). Sir Alexander Fleming (1881-1955), Penicillium cinsinden küf mantarlarının çevre­sindeki bakterilerin öldüğünü gözlemlemişti. Bu konudaki deneyleri sürdüren Hovvard Florey (1898-1968), 1939′da, antibiyotiklerin ilk örneği olan penisilini bol miktarda üretmeyi başardı. Peni­silinden sonra en önemli antibiyotiklerden bi­ri de 1944′te bulunan ve veremin tedavisinde kullanılan streptomisindir.

Günümüzde bir hastaya antibiyotik verme­den önce bakterilerin bulaşmış olduğu dokudan bir örnek alınır ve laboratuvardaki özel besi yerinde bakterilerin çoğalması sağlanır. Böylece bakterinin türü kesin olarak belirlen­dikten sonra, “antibiyogram” yöntemiyle bu canlıları yok eden en etkili antibiyotik sapta­nır ve uygun dozlarda hastaya verilir.

Hastalıklardan korunmanın en etkili yönte­mi ise, bir hastalığın mikrobunu vücuda “aşı­layarak” yapay yoldan bağışıklık kazandır­maktır. Hastalık yapıcı etkisi azaltılmış olan bu mikrobun proteinleri bizim proteinlerimi­ze benzemez. Bu yüzden, aşılanan kişinin ba­ğışıklık sistemi, bu yabancı proteinleri yok et­mek üzere antikor üretmeye başlar. Eğer aynı mikrop bu kez canlı olarak yeniden vücuda girerse, kandaki hazır antikorlar hemen hare­kete geçerek hastalık etkenini yok eder.

Bağışıklığın önemini kanıtlayan ilk etkili aşı, Edvvard Jenner’ın (1749-1823) hazırladığı çiçek aşısıdır  Günü­müzde insanlar boğmaca, tetanos, difteri ve çocuk felci gibi birçok hastalıktan aşıyla koruyabiliyorlar.

Bu yüzyılın başlarında, kalp hastalıklarına karşı kullanılan dijitalin, sıtma tedavisinde kullanılan kinin ve ağrı kesici olarak kullanı­lan morfin gibi ancak üç beş tane etkili ilaç biliniyordu. Bu alandaki hemen hemen bütün gelişmeler yaşadığımız yüzyılın ürünüdür. Bu­gün ilaç fabrikalarında her gün yeni yeni ilaç­lar geliştiriliyor ve kullanıma sunulmadan ön­ce her birinin etkisi ve güvenilirliği uzmanlar­ca denetleniyor.

Radyoaktif maddelerin tanı ve tedavi ama­cıyla kullanılması da tıptaki en önemli geliş­melerden biridir. 1898?de Marie Curie (1867- 1934) ile Pierre Curie’nin (1859-1906) radyu­mu bulmaları, kanserin ve bazı kan hastalıkla­rının tedavisinde yeni umutlar veren ışın teda­visinin (radyoterapinin) çıkış noktası oldu. Bugün büyük hastanelerin hemen hepsinde bir radyoterapi bölümü vardır.

20. yüzyıl, cerrahi alanında da çok büyük teknik gelişmelere tanık oldu. Bunların başın­da hiç kuşkusuz organ nakli gelir. Özellikle böbrek nakli ameliyatlarında çok başarılı so­nuçlar alınıyor; ayrıca kalp, akciğer ve karaci­ğer gibi organlar da, başka tedavi olanağı kal­madığı zaman, yeni ölmüş birisinden alınan sağlam organlarla değiştirilebiliyor. Bu tip ameliyatlarda en büyük sorun, vücudun bağı­şıklık sisteminin yeni organı yabancı madde kabul ederek yok etmeye çalışmasıdır. Ama, bağışıklık sistemini bastıran özel ilaçlarla vü­cudun bu tepkisi ve yeni organı reddetmesi engellenebiliyor.

Cerrahi alanındaki son gelişmelerden biri de mikrocerrahidir. İki gözle bakılabilen özel mikroskoplarla ve son derece duyarlı aletlerle çalışan cerrahlar artık insan saçından bile ince olan kılcal damarları ve sinirleri uç uca ekle­yebiliyorlar. Böylece, bir kazada kopan ya da parçalanan organlar büyük bir başarıyla eski yerine tutturulabiliyor.

Cerrahi dalındaki bütün bu gelişmelerde öbür alanlardaki bazı buluşların büyük payı vardır. Sterilizasyon, antibiyotikler, kan nakli ve hastaya damardan serum verilmesi gibi uy­gulamalar olmasa cerrahi de bugünkü başarı­sına ulaşamazdı. Ama bütün bu katkılar için­de belki de en önemlisi, ağrısız ameliyat yap­ma olanağını veren anestezik maddelerin bu­lunmasıdır.Mühendisler ile doktorlar arasındaki ve­rimli işbirliğinin sonuçları da tıbbın ilerleme­sine büyük katkıda bulunmuştur. Örneğin, gerektiğinde akciğerlerin görevini üstlenerek solunuma yardımcı olan çelik ciğer, kan dola­şımını bir süre vücut dışında sürdürebilen kalp-akciğer makinesi ve böbreklerin işlevini yerine getiren diyaliz makinesi (yapay böb­rek) gibi gelişmiş araçlar bu işbirliğinin ürün­leridir ve pek çok insanın yaşamını kurtarmış­tır.

Rönesans da tıp ?

15. ve 16. yüzyıllarda, Rönesans ile birlikte Avrupa’da büyük bir değişim yaşandı.Ama ne yazık ki, başta sanat ve edebiyat olmak üzere bütün alanlarda köklü değişikliklere yol açan bu hareketten tıp bili­mi yeterince yararlanamadı. Çünkü o çağın tıp bilginleri yeni düşünceleri kolay kolay benimseyemediler.

Tıptaki uyanışın ilk belirtilerinden biri, cer­rahinin birden bire önem kazanmaya başla­ması ve 1540′ta İngiltere’de Berber Cerrahlar Birliğimin kurulmasıdır. O zamana kadar ayrı loncalarda örgütlenmiş olan cerrahlar ile ber­berler, hastalarının iyiliği için birlikte çalışma kararı alarak loncalarını birleştirdiler. Bu bir­lik 1745′e kadar sürdü; o tarihten sonra ber­berler, ameliyat yapma yetkisini cerrahlara bırakarak yalnızca saç, sakal kesme işini üst­lendiler. Doktorlar bu konuda daha şanslıydı; 1518′de Londra’da kurulan Kraliyet Tıp Oku­lu varlığını bugüne kadar sürdürebildi.

Hastalıkların tedavisi konusundaki gerçek atılım, her şeyden önce, vücudun yapısını in­celeyen anatomi ile işleyişini inceleyen fizyo­lojinin gelişmesine bağlıydı.

Anatomi alanındaki araştırmaları yeniden başlatan, İtalya’daki Padova Üniversitesinin

 

en ünlü hocalarından Andreas Vesalius (1514-64) oldu. Daha sonra, Zacharias Janssen adında bir Hollandalı’nın 1590′da mikroskobu bulması anatomi ve fizyoloji çalışmaları­na büyük bir atılım kazandırdı. Gene Hollan­dalı olan Antonie van Leeuwenhoek (1632- 1723) ise mikroskobu ilk kez biyoloji ve tıp araştırmalarında kullandı. Anatomi bilgisi özellikle cerrahlar için son derece önemliydi. İngiliz cerrah John Hunter (1728-93) da ana­tomi ve fizyoloji konusundaki engin bilgisiyle cerrahiyi daha bilimsel temellere oturtmayı başardı.

Bu yüzyıllarda, anatomi çalışmalarının güdümüyle hızlı bir gelişme sürecine giren fizyo­loji alanında da parlak buluşlar birbirini izle­di. İngiliz tıp bilgini William Harvey (1578- 1657), kanın kalp aracılığıyla bütün vücuda nasıl pompalandığını ve hangi yolu izleyerek dolaşımını tamamladığını ayrıntılarıyla açıkla­dı. Bunu izleyen üç yüzyıl boyunca vücuttaki bütün organların ve organ sistemlerinin çalış­ması büyük bir özenle araştırıldı. Fransız fiz­yoloji bilgini Claude Bernard (1813-78) sindi­rim sürecini inceledi ve karaciğerin şekeri na­sıl depolayıp gerektiğinde kana geri verdiğini göstererek bu organın temel işlevlerini tanım­ladı.

Ortaçağda Tıp ?

  İsa’dan sonraki çağların ilk tıp okulu 4. yüzyılda, İtalya’nın bugünkü Salerno kentin­de kuruldu ve önemini yüzyıllarca korudu. Kız-erkek ayrımı yapmaksızın dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilere tıp eğitimi veren bu okul, söylenceye göre, dört büyük tıp geleneğinin temsilcileri olan bir Yunanlı, bir Latin, bir Arap ve bir Yahudi’nin ortak çabalarıyla kurulmuştu.

Ne var ki, 4. yüzyıldan Rönesans’a kadar olan dönem bütün bilim dalları gibi tıbbı da gerçek bir duraklamanın eşiğine getirdi. Yeni gelişmeler olmadığı gibi, daha önceki kuşak- lardarı aktarılan bilgilerin çoğu da bu karanlık çağlarda yitip gitti. Bunun en önemli nedenle­rinden biri, Yunan ve Roma çağlarından kalma en önemli bilimsel çalışmaların saklan­dığı ünlü İskenderiye Kütüphanesinin İS 391′de çıkan bir ayaklanma sırasında yerle bir edilmesidir. Roma İmparatorluğumun çöküşü ve kilise büyüklerinin bilim karşısındaki düş­manca tutumları da bu yıkılışı hızlandırdı. Böylece, eski boş inançlar yeniden bilimsel gerçeklerin yerini almaya başladı. İnsanlar hastalıkların sorumluluğunu gene eskisi gibi kötü ruhlara, cinlere ve şeytana yüklediler; iyileşmek için de dualara, kutsal hac yerlerini ziyarete ve vücuttan kötü ruhları kovmak üzere kilisenin önerdiği çeşitli yöntemlere sığındılar. Sağlık açısından büyük önem taşı­yan temiz içme suyu ve kanalizasyon gibi altyapı hizmetleri iyice aksadığından, Avru­pa’nın giderek kirlenen kent ve kasabalarında artık büyük salgınların biri bitmeden öbürü başlıyordu.

Ortaçağın baskıcı Hıristiyan öğretileriyle batıda tıp yavaş yavaş gerilerken, bu alandaki öncülüğü İslam dünyası üstlendi. Bu bilginle­rin en büyüğü olan İbn Sina’nın (980-1037) etkisi, ortaçağla ya da doğu ülkeleriyle sınır­lanmayacak kadar derin olmuştur.

Ortaçağ Avrupası’nda küçük de olsa bir umut ışığı yakan tek yer manastırlardı. Hasta­lıkları tedavi etmek için manastırların bahçe­lerinde şifalı otlar yetiştirip ilaçlar hazırlayan keşişler, bir yandan da Galenos’un ve Arap simyacıların çalışmalarını okuyarak bilgilerini artırıyorlardı. Bu keşişler ve rahibeler, hasta­lara ya da ölmek üzere olan yoksullara manastırların kapılarını açarak bakımlarını üstlendiler; böylece Avrupa’nın ilk hastanele­ri kurulmuş oldu.

Eski Yunan ve Roma Tıbbı

  Eski Yunan uygarlığında tıp tanrısı olarak bilinen Asklepios aslında bu toplumun ilk doktorlarından biriydi. Sonradan, hastaları tedavi etmedeki becerisiyle öylesine yüceltildi ki önce ulusal bir kahraman, sonra da tanrı olarak görüldü ve onuruna tapınaklar yapıldı.

Eski Yunan tıbbının en büyük bilgini, öğretileri ve çalışmaları yazılı olarak günümü­ze kadar ulaşan Hipokrat’tır. Bu büyük bilgin öğrencilerine, bir doktorun ilk görevinin has­talarına hiçbir biçimde zarar vermemek oldu­ğunu öğretmiştir. Söylendiğine göre Hipokrat’ın öğrencileri, eğitimlerini tamamlayarak tıp mesleğine adım atarlarken, kendi yetenek ve bilgileri ölçüsünde bütün hastalara yardım edeceklerine, ne olursa olsun kimseye öldürü­cü ilaç vermeyeceklerine, hastalarının sırları­nı sonsuza dek gizli tutacaklarına ve meslekle­rini hiçbir zaman kötüye kullanmayacaklarına ant içerlermiş. Bu “Hipokrat Yemini” yüzyıl­lar boyunca tıp mesleğinin temel ahlak ilkesi sayılmış ve mesleğe yeni başlayan bütün doktorlarca bir kez yinelenmiştir.

Büyük düşünür Aristo da tıbbın yanı sıra doğa bilimleriyle ilgilenmiş ve bilinmeyen her olgunun nedeninin yalnızca deney yoluyla anlaşılabileceğini savunmuştur. Aristo, yer­yüzündeki bütün varlıkların toprak, hava, ateş ve su gibi dört temel öğeden oluştuğunu öne sürmüştü. Bunların özü de sıcak, soğuk, ıslak ya da kuruydu; örneğin ateş sıcak ve kuru, su ise soğuk ve ıslaktı.

Eski Romalılar doktorları küçümser ve hekimliği yalnızca kölelere uygun bir meslek olarak görürlerdi. Bu yüzden tıpla hiç ilgilen­mediler ve aileden biri hastalandığı zaman ona bakması için evlerinde hekimlikten anla­yan bir köle bulundurmakla yetindiler. Hatta, Eski Yunan dünyasının ünlü tıp bilginleri bile İtalya’ya gittiklerinde yeterince saygı görmez­lerdi. Bunlardan biri de, Eskiçağ tıbbının Hipokrat’tan sonraki en büyük ustası sayılan Galenos’tu. İS 2. yüzyılda yaşayan Galenos sonra Roma’ya giderek İmparator Marcus Aurelius’un saray doktorluğunu üstlendi.

O çağda kadavraların (ölü insan vücutları­nın) kesilerek incelenmesine yasalar izin ver­miyordu. Bu yüzden anatomi çalışmalarını hayvan ölüleri üzerinde yürütmek zorunda kalan Galenos, bütün güçlüklere karşın, kas­ların ve damarların yapısına ilişkin çok değerli bilgiler edindi. Ne yazık ki bu büyük bilgin de tıpkı Hipokrat gibi, insan vücudunun dört suyuktan (sıvıdan) oluştuğuna inanıyordu; bu dört sıvı, kan, lenf, safra ve balgamdı. Bun­lardan birinin oranı arttığında ya da azaldığın­da vücudun dengesi bozuluyor ve insan hasta­lanıyordu.

Galenos, bu eski tıp inanışını biraz daha geliştirerek, vücutta üç ayrı ruh bulunduğunu öne sürdü. Bir insanın sağlıklı kalabilmesi için, Galenos’un doğal, yaşamsal ve hayvan­sal olarak adlandırdığı bu ruhların da belirli bir denge içinde bulunması gerekiyordu. Böy­lece, dört temel öğe, dört suyuk ve üç ruh inancı bütün ortaçağ boyunca doktorların ve öbür bilginlerin öğretilerine yön verdi.

Romalılar, her ne kadar tıbba önem vermeseler de, halk sağlığı konusundaki ilk uygula­maların öncüsü oldular. Sukemerleri kurarak Roma kentine temiz içme suyu getirmeleri, çiçek, veba gibi ölümcül salgın hastalıkların yayılmasını büyük ölçüde engellemiştir. Ayrı­ca, savaşta yaralanan askerler için tasarladık­ları yeni cerrahi araçları da tıbbın bu dalının gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Tedavi Yöntemleri ?

 
Günümüzde hasta­ların bakım ve tedavisini, çağdaş tıbbın bilim­sel yöntemleriyle çalışan doktorlar, hemşire­ler ve öbür sağlık elemanları üstlenmiştir. Bütün gelişmiş ülkeler, gerekli eğitimi gör­müş sağlık ordusu, hastaneleri, koruyucu hekimlik önlemleri ve yaygın aşı kampanyala­rıyla yurttaşlarına sağlık hizmetleri vermeyi bir görev bilir Ama, bilimdışı yöntemlerle hastalan iyileştireceklerini öne süren insanlar . tarih boyunca hiç eksik olmamıştır. Bugün bile, yaygın sağlık hizmetleri ve iyi yetişmiş dok­torları olan birçok ülkede bazı insanlar, bin­lerce yıllık geleneksel yöntemleri uygulayan bu tip kişilerden yardım beklerler.Bilimsel tıbbın ancak 200 yıllık bir geçmişi vardır. Oysa insanlar yeryüzünde var oldukları andan başlayarak hastalıklarına çare bulmak zorunda kaldılar. Bunun için de kimi zaman doğaüstü güçlere sığındılar, kimi zaman doğal maddelerin iyileştirici etkilerine güvendiler. Binlerce yıldır kulaktan kulağa aktarılmış bilgi ve deneyimlerin ürünü olan bütün bu bilimdışı tedavi yöntemlerine “halk hekimliği” denir.
Bütün dünyada en sık başvurulan gelenek­sel tedavi yollarından biri şifalı bitkilerden hazırlanan ilaçlardır. İnsanlar çok eskiçağlardan beri birçok bitki­nin, hayvansal yağların, hatta mineral kökenli bazı maddelerin çeşitli hastalıklara iyi geldiği­ne inanmışlardır. “Kocakarı ilaçları” denen bu karışımların çoğunun temelinde doğaüs­tü inançlar yatar; ama insanların umut bağla­dıkları bazı doğal maddeler sonradan bilim adamlarınca da denenmiş ve çağdaş ilaç sana­yisinin hammaddeleri arasına katılmıştır. Ör­neğin Amerika Yerlileri’nin yanık tedavisinde kullandıkları petrol yağları, bugün de çeşitli merhemlerin temel maddesi olan vazelinin esin kaynağıdır; bazı ilaçların etkin maddesi ise hâlâ bitki özütlerinden elde edilir.
Başlangıcı Eski Yunan tıbbına kadar uza­nan su tedavisi de bugün hâlâ uygulanan geleneksel yöntemlerden biridir. Hidroterapi denen bu tedavinin temeli, mineraller açısın­dan zengin olan şifalı sularda yıkanmaya ya da bu suları içmeye dayanır.
Hiç tıp eğitimi görmedikleri halde kendile­rine özgü yöntemlerle ya da doğaüstü güçlerle hastaları iyileştirebileceklerine inanılan insan­lara hemen her toplumda rastlanır. Bunlar­dan bir bölümü, örneğin “kırık-çıkıkçı” denen kişiler, uyguladıkları tedavi yöntemlerini ge­nellikle başka bir “usta”dan öğrenir ve za­manla kırık kemikleri ya da çıkık eklemleri yerine oturtmakta deneyim kazanırlar. Bazıları ise yalnızca dinsel bilgi birikimleriyle hastalıklara çare bulacaklarını savunurlar. Hastaya elleriyle dokunarak, dualar okuya­rak, hatta şarkı söyleyip dans ederek “tedavi” uygulayan bu insanlardan bazılarının doğaüs­tü güçler ile insanlar arasında aracı oldukları­na ve iyileştirici güçlerinin ruhlardan kaynak­landığına inanılır. ilkel toplumlarda oldukça yaygından bu tip iyileştiricilere şaman denir. İçlerindeki kötü ruhları duayla kovarak hasta­ları iyileştireceklerini öne süren “üfürükçü­ler” de, büyük olasılıkla, İslam öncesi Türk toplumlarında da görülen şamanlığın günü­müzdeki izleridir.
Bazıları da hastalıkların “nazardan” ya da “kem gözlerden” ileri geldiğine inanır. Kendi­sine beddua edildiği, nazar değdiği ya da büyü yapıldığı için hastalandığına inanan insanları iyileştirmek için önce hastanın düşmanı ya da düşmanları saptanır, sonra da bu kara büyü­nün etkisini bozacak karşı büyüler yapılır, muskalar yazılır. Ortaçağ Avrupa’sında şifalı otlardan ilaç hazırlayanlar cadılıkla suçlan­mıştır; oysa Afrika ülkelerinde bugün bile birçok insan “büyücü doktorlar’dan yardım bekler. Bu tür inanışları pek de hafife almamak gerekir. Çünkü, kendisini huzursuz eden düşünceleri uzaklaştırmak için çare arayan bir hasta iyileş­mek için ilk adımı atmış demektir. Nitekim çağımızda doktorların birçoğu da bazı hasta­lıkların stresten ya da mutsuzluktan kaynak­landığına ve stresin altında yatan nedenler saptandığında tedavinin daha başarılı olacağı­na inanıyorlar.
Dünyanın en eski tedavi sistemlerinden biri de Çin’de doğmuştur. Eski Çinliler’e göre ruh ve beden sağlığı, yin ve yang denen karşıt güçler arasındaki dengeye bağlıdır. Suyla simgelenen yin dingin ve edilgendir; ateşle simgelenen yang ise sıcak ve etkindir. Bütün hastalıklar bu iki güç arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığı için, iyileştirici­nin görevi bu dengeyi yeniden kurmaktır. Bunu sağlamak için de şifalı bitkilerden yapı­lan ilaçlar, özel egzersizler ve akupunktur gibi çeşitli tedavi yöntemlerine başvururlar.

Yara ve yanıkların tedavisi için nanoteknoloji tabanlı yeni malzeme geliştirildi.

Bilkent Üniversitesi Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi (UNAM) araştırmacıları, bazı metabolik hastalıklar nedeniyle iyileşemeyen yara ve yanıkların tedavisi için nanoteknoloji tabanlı yeni malzeme geliştirdi.Yapısında nanofiber ve büyük oranda su bulunan yeni malzeme, yara ve yanıkların üstüne sürüldükten kısa süre sonra sağlıklı dokuların çoğalarak derinin kendini tamir etmesini sağlıyor. Jel kıvamındaki malzeme, dünyadaki araştırma laboratuvarlarında yürütülen benzer çalışmalardan, tedavide dışarıdan hormon takviyesine gerek kalmadan vücudun kendi tamir sistemini harekete geçirmedeki başarısı ile öne çıkıyor. 

AA muhabirine bilgi veren UNAM araştırmacılarından Yrd. Doç Dr. Mustafa Özgür Güler, Yrd. Doç. Dr. Ayşe Begüm Tekinay ile doku mühendisliği grubu olarak yapay hücrelerarası ortamı sentezlemek ve bunların doku tamirinde kullanılması konularında çalışmalar yürüttüklerini anlattı. Güler, bir süre önce UNAM?da başlattıkları çalışmalarında, diyabet gibi bazı metabolik hastalıklarda tedavide güçlük çekilen yara ve yanıkların daha hızlı iyileşmesi için bir proje geliştirdiklerini bildirdi. 

Yara ve yanıklarda biyolojik faktörlerin bozulduğunu, derideki kolojen isimli vücuda mekanik destek sağlayan üç boyutlu ortamın hasar gördüğünü anlatan Güler, bu hasarın vücut tarafından tamir edilebilmesi için geliştirdikleri nanoteknoloji tabanlı malzemeyle ilgili şu bilgileri verdi: ?Yara ve yanık nedeniyle hasar gören dokuların tedavisi için geliştirdiğimiz jel kıvamındaki malzemeyi hasarlı bölgeye sürüp o bölgede hasarın çabuk iyileşebildiğini laboratuvar ortamında ispatladık. Malzememiz, sentetik moleküllerden oluşuyor. Bu moleküller biraraya gelerek nanometre ölçeğinde ipliksi yapılar olan nanofiberleri oluşturuyorlar. Nanofiberlerin suyu hapsetmesiyle jel oluşumu sağlanıyor. Böylece yapının yüzde 99?u su, yüzde 1?i de sentezlenen nano malzemelerden oluşuyor.? -?Dünyadaki çalışmalardan öndeyiz?- ABD?de de benzer çalışmaların yürütüldüğünü ancak bu malzemenin yaygın kullanımı için bir ilacın henüz geliştirilemediğini anımsatan Güler, çalışmalarıyla ilgili şöyle konuştu:

?Çalışmamız, dünyadaki benzer çalışmalardan farklı olarak yaraların iyileşmesi sürecindeki mekanizmayı değiştiriyor. ABD?deki çalışmalarda yara ve yanıklarda bu nano yapıların tedavi için harekete geçmesinde dışarıdan çok pahalı büyüme hormonları takviye ediliyor. Bizim çalışmamızda ise vücudun ürettiği büyüme hormonları direkt olarak nano yapılara bağlanıyor. Üretilen sinyalle dışarıdan bir hormon alınmadan vücudun savunma mekanizması hızla yara ve yanıkların tedavisi için harekete geçiyor ve damar oluşumu sağlanıyor.? 

Geliştirdikleri malzemenin dışarıdan yeni bir hormon takviyesine gerek kalmadığından, ucuz ve pratik olarak kullanılabileceğini, raf ömrünün de uzayacağını bildiren Güler, çalışmalarının bu yönleriyle dünyadaki benzer çalışmaların ilerisinde olduğunu söyledi.

-?Yaşlanmayı geciktirici ilaçlarda da etkili?- 

Güler, yaşlanmanın dokulardaki kolojen yapının bozulmaya başlamasıyla ilgili olduğunu, bu nedenle çalışmalarının yaşlanmayı geciktirici araştırmalarda da kullanılacağını belirtti. Hayvan deneylerine bu yıl içinde başlanmasının planlandığını dile getiren Güler, ?Daha sonra klinik deneylere başlamayı planlıyoruz. Bu malzemeyi ameliyatlarda yara iyileştirici ilaç olarak kullanılmak üzere geliştirmek istiyoruz? dedi.

Yaşlılıkta Fizyolojik Değişiklikler







Bedensel fonksiyonlarda yıllar geçtikçe önemli değişiklikler olur. Bu değişim bazı organlarda çok belirgin olarak gelişirken, böbrek gibi bazı organlarda fark edilmesi oldukça zaman almaktadır. Birincil koruyucu hekimlik yönüyle bu değişimin özellikle kemik ve kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri derinlemesine incelenmiş ve standartları belirlenmiştir. Ancak, günümüz ihtiyaçları sadece yaşam beklentisiyle değil, aynı zamanda yaşam kalitesiyle de ilintili olduğundan standartlar zorlanmaktadır.

Bedensel fonksiyonlarda yıllar geçtikçe önemli değişiklikler olur. Bu değişim bazı organlarda çok belirgin olarak gelişirken, böbrek gibi bazı organlarda fark edilmesi oldukça zaman almaktadır. Birincil koruyucu hekimlik yönüyle bu değişimin özellikle kemik ve kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri derinlemesine incelenmiş ve standartları belirlenmiştir. Ancak, günümüz ihtiyaçları sadece yaşam beklentisiyle değil, aynı zamanda yaşam kalitesiyle de ilintili olduğundan standartlar zorlanmaktadır.

Çağımızın bilimsel ve teknolojik gelişmelerinin insanlara sunduğu imkânların en önemli sonuçlarından biri insan ömrünün uzaması olmuştur. Bu sonuç bu gün için başka sonuçları doğurmuş, uzayan insan ömrü sosyal güvenlik sistemlerinin üzerine bir baskı unsuru haline gelmiştir. Dünya sağlık teşkilatının 1999 yılı raporlarına göre 20 yıl içerisinde bakıma muhtaç yaşlı miktarı %300 oranında artacaktır (WHO raporu 1999). Bu durum insanların hayat konforunun korunmasını ve bedensel yaşlanmanın sınırlarını daha önemli kılmıştır 1, 2.

Genel olarak 50 yaşından sonra birçok insanın bedensel fonksiyonlarında azalma yönünde değişimler olur. Bu değişimlerden görme kalitesinin azalması gibi bazıları çok belirgin iken, böbrek fonksiyonlarının azalması gibi bazılarının fark edilmesi oldukça zordur. Birçok insan böbrek ile ilgili fonksiyon kayıplarını yetmezliğe girdikten sonra öğrenir. Yaşlanmanın organ ve sistem seviyesinde sınırları bu kadar kesin olmakla beraber her insanda nasıl gerçekleşeceği ve bireyin bedensel değişiklikleri nasıl algılayacağı farklı olabilir. Ancak, temel değişikler evrenseldir 2.

İşte bu noktada, bu organ sistemlerinde meydana gelen değişikliklerin ne zaman fizyolojik ne zaman hastalık olduğunun ayırt edilebilmesi önemlidir. Yaşlanma esas olarak doğumla başlayan bir süreçtir. Organlardaki fizyolojik değişiklikler de bu andan itibaren başlamış olur. Bu meydana gelen değişikliklerin hızı ve şiddeti olayın yaşlılığa bağlı fizyolojik bir süreç ya da başlı başına bir hastalık olduğunu gösterir 2. Biz de yazımızda hastalık olarak da değerlendirilebilecek pek çok fizyolojik değişimi ve yaşlının bu değişimlerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha vurgulamayı amaçladık.

GÖZ
Yaşlanmanın en belirgin olarak hissedildiği organ gözdür. Bu değişikliklerden bir kısmı kaçınılmaz iken bir kısmında bireysel farklılıklar olabilir. Örneğin, 40-50 yaşlarında bir insanın 5 cm’den daha yakın nesneleri fark etmesi zordur ve bu fizyolojik standart bir süreçtir (Şekil 1). Buna karşın retinal vasküler değişiklikler bireysel farklılıklar gösterir 3, 4.
En önemli değişiklikler lenste olur. Lensin sertliği yaşla artar ve normalde gözün nesnelere fokuslanması için gereken şekil değişikliğini gerçekleştiremez, cismin görüntüsü uvea üzerine düşürülemez buna presbiyopi adı verilir (Şekil 2). Görme kalitesini önemli derecede bozan yaşa bağlı bu kırılma kusurlarının kabullenilmesi genellikle zordur. Kabullenmenin ardından ise bifokal gözlükler ya da değişken foküslü lensler kullanılır. Yaş ilerledikçe görme kalitesi başka şekillerde de bozulur. Işık lensten daha zor geçerek retinaya ulaşacak, retinadaki ışığa hassas hücrelerin hassasiyeti azalacaktır. Dolayısıyla, altmış yaşındaki bir insanın 20 yaşındakine göre 3 kat daha fazla ışığa ihtiyacı vardır. Bu durum daha ileri yaşlarda ışığın ilk anda fark edememelerine neden olur. Diğer taraftan lensin kalınlığı artacağı için loş ışığı fark etmek de zorlaşacaktır 5.

Yaşla beraber az ya da çok ışığın göze girmesini sağlayan pupil ışıktaki değişikliklere daha yavaş cevap verir. Yaşlı insanlar ışık değişikliklerine kısmen uyum sağlayabilirler, çünkü pupilleri açıp kapayan kaslar da zayıflamaya başlar. Çok parlak ışıklara daha hassas olurlar. Renkler de yaşla birlikte lensin hafifçe sarı bir renk almasıyla farklı algılanırlar. Bu sarılaşma özellikle renk spektrumun en sonundaki mavi-menekşe morunu etkiler. Maviler canlı renklerini kaybederler, griye dönerler. Bu değişiklik birçok insan için önemsiz gelir. Ancak, yaşlı insanlar mavi zemine siyahla yazılmış harfleri ya da mavi harfleri okumakta zorluk çekerler (Şekil 3). Spektrumun diğer ucundaki kırmızı ise her zaman daha canlıdır 6, 7.

En önemli gelişmelerden biri de gözden beyine giden sinir hücrelerinin sayısındaki azalmadır. Hücre sayısındaki bu azalma gölge ve tonlardaki farklılıkların ve çok ince detayların fark edilebilirliğini azaltır. Bu yol derinliğinin algılanma hissinin azalmasına ve koşma güçlüğüne neden olabilir 7.

Görme alanlarında hareket eden ince siyah benekler, kuru göz gelişimi, gözün görünümünde meydana gelen değişim sonucunda gözde başın içine batıyormuş görünümünün gelişimi, sağlık yönüyle ciddi olmayan fakat yaşlıyı daha çok rahatsız edebilen gelişmelerdir. Görme alanlarında hareket eden ince siyah benekler bir kısım göz sıvısının katılaşması ile ilgilidir. Bu beneklerin sayısında ani artışlar olmadıkça görme kalitesi bozulmaz. Gözyaşı üreten hücre sayısında azalmaya bağlı olarak kuru göz gelişiminde artış olur. Gözün görünümündeki değişimler ise, yıllar boyu ultraviyole, rüzgar ve toza bağlı olarak gözün beyaz sklerası sarı veya kahverengiye dönmesi ve gri ile siyah arası bir halka oluşması ile ilgilidir. Kolesterol ve kalsiyum tuzlarından oluşan bu halkaya arkus senilis ismi verilir ve görme kalitesi etkilenmez. Gözün etrafındaki yağ dokusu azaldığı, göz küresini tutan kas ve tendon yapı zayıfladığı için göz başın içine batıyormuş gibi görünür 7, 8, 9.

Gözle ilgili daha büyük sorunlar yaratan glokom, retinopati, maküler dejenerasyon ve katarakt gelişiminde artış olur (Şekil 4). Ancak, bu
hastalıkların sıklığında artış doğrudan yaşla ilgili değildir 7,8.

KULAK
Yıllarca yüksek sese maruz kalması sonucunda ya da sadece yaşa bağlı olarak duyma kalitesinde azalma olur. Kulak kiri toplanması yaşla birlikte artar ve bu da duyma kalitesini azaltır. Yaş arttıkça yüksek perdeli sesleri daha zor duyarlar. Viyola ve flüt seslerinin kalitesi azalır. Kadın ve çocuk seslerini daha zor anlarlar. Çünkü, çoğu kadın ve çocuk ses perdesi yüksektir. En çok rahatsız edeni de sürekli mırıldanıyor gibi görünmeleridir. Diğer insanlar daha yüksek sesle konuşsalar bile hala onlar için anlaşılması zordur. Burada da esas sorun yüksek perdeli seslerdir. Aynı sorun c,k,p,s ve t gibi ünsüzlerin anlaşılmasında da vardır. Bu nedenle ünlü harfleri ünsüzlere göre daha kolay duyarlar. Kelimelerin içinde yaşlı için belirleyici olan bu sesli harflerdir: “İstediğini söylemekte serbestsin“, ”İsedini sömek serbesin”. Bunun daha yüksek sesle söylenmesi sadece sesli harfleri belirteceğinden anlaşılamayan sessiz harfler anlaşılamamaya devam edecektir. Kalabalık ortamlarda da ard alanda ses olacağından duyma kalitesi bozuk olacaktır 10-14.

AĞIZ
Ağız sağlığının bozulması yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir. Bu durum sistemik hastalıklara, ilaç kullanımına, uygun olmayan beslenmeye veya koruyucu ağız bakımının olmamasına bağlı olarak gelişir. Tıp doktorları, yaşlı hastaları genellikle diş hekimlerinden daha sık muayene ederler. Bu yüzden yaşlıda ağız sağlığının devamlılığının sağlanmasında, tıp doktorlarının rolü büyüktür. Dildeki tat tomurcuklarının sayısı azaldığı için tat duyusu 50 yaşından sonra azalmaya başlar. Dil tatlı, acı, tuzlu gibi temel tatları algılarken daha karmaşık olan böğürtlenin tadını alırken kokusunu da duymalıdır. Ancak, koku duyusu da azaldığı için bu tür karmaşık tatları da net olarak algılayamaz. Diğer taraftan tükürük bezlerinde artan fibrozise ve diğer sıklığı yaşla artan tükürük bezi hastalıklarına bağlı olarak ağızda kuruluk gelişir. Bütün bu etmenler tat almayı önemli ölçüde güçleştirir 15.

Tat alma duyusunda azalma yağlı, ekşiden çok özellikle tatlı ve tuzlunun algılanmasında hissedilir. Bu değişiklikler yaşlının daha fazla yemeklerine acı ve tuz eklemesine neden olmaktadır 15.

Diş etlerindeki çekilmelere bağlı olarak da özellikle alt çenedeki dişlerin araları çok açılacak, bu bölgelerde besin artıkları ve bakteri kolonizasyonları oluşacaktır (Şekil 5). Bu değişiklikler dişleri daha hassas yapacak, kaviteler oluşacak bu gelişmeler sonunda da diş kayıpları olacaktır 15.

DERİ
Yaşla birlikte deri daha ince, daha elastik, kuru ve kırışıktır. Uzun yıllar güneşe maruz kalınması cildi daha sert ve daha kırışık hale getirir. Bunu en iyi güneşe daha çok maruz kalınan yüz ile vücut arasındaki farkta gözlemleyebiliriz. Güneşe daha az maruz kalan insanlar daha genç görünür. Cilt altı yağ dokusu azalır ve fibröz doku ile yer değiştirir. Cilt altı yağ dokusu hem bir yastık görevi yapar hem de güneş ışınlarına karşı koruyucu etkisi vardır. Bu doku aynı zamanda ısı yalıtımını da sağlar. Bu dokunun inceldiği yerlerde kırışıklıklar artar, soğuğa tolerans azalır 16,17.

Cilt altı sinir sonlanmaları da azalarak, duyarlılığın azalmasına dolayısıyla yaralanmalara yol açar. Ter bezleri ve cilt altı kan akımı da azalır. Normalde vücut sıcaklığı kan akımı ile aşağıdan yukarıya doğru kaybedilir. Dolayısıyla kan akımı azaldığı için hem daha az ısı kaybolacak ve vücut kendini soğutamayacak hem de deri daha yavaş iyileşecektir (16).
Pigment üreten hücre (melanosit) sayısı da azaldığı için derinin ultraviyole (UV) ışığa karşı özellikle de güneş ışığına karşı korunması azalır 16.

KEMİK, BAĞ ve KAS DOKU
Yaşla birlikte kemiklerin yoğunluğu da azalacaktır. Dolayısıyla, kemikler daha zayıf ve kırılgan olur. Kadınlarda kemik kaybı menopozdan sonra çok hızlanır. En çok kaybın olduğu kemikler femur boynu, radius ve ulnanın bilek eklemi ile temasta olan alt ucu ve vertebralardır. Bu özellikle kemik yapıda kalsiyum kaybına bağlıdır. Buna neden kısmen serum vitamin-D miktarının azalarak kalsiyum emilimin azalmasıdır. Ana kemik yapılardaki kayıp diğerlerine göre daha fazla olur18-20.

Kemik iliğinde kanın şekilli elemanlarının çoğu üretilir. Yaşla birlikte bu üretim azalır, ancak dolaşımdaki sayı ihtiyaç artmadıkça (anemi, enfeksiyon vs) yeterlidir. Bu gibi durumlarda kemik iliği ihtiyacı karşılayamaz 21.

Kemiğin altındaki ince bir çizgi şeklinde uzanan eklem kıkırdak dokusu da azaldığı için eklem eskisi kadar rahat hareket edemez ve travmalara karşı daha hassas duruma gelir (Şekil 6). Bu bölgelere yönelik tekrarlayan travmalar, ileri yaşların en sık hastalığı olan osteoartritin hızlanmasına neden olur.

Kas kaybı aslında 30 yaşında başlar ve yaşam boyu devam eder. Kas kitlesi azalır, çünkü kas lif sayısı azalır. Kas kitlesinin azalmasının en önemli nedeni ise büyüme hormonu ve testosteron miktarının azalmasıdır. Fiziksel aktivitenin azalması özellikle hastalık sırasında bu kas kitlesinin daha da azalmasına yol açar. Böyle bir yaşlı hasta 1 günlük istirahattan sonra 2 haftalık düzenli bir egzersize ihtiyaç duyar 22,23.

Eklemleri birbirine bağlayan ligamanlar da elastikiyetlerini kaybederek eklemlerin hareket kabiliyetlerinin azalmasına yol açarlar. Bu özellikle ligamanların yapısında yer alan proteinlerin kimyasal özelliklerinin değişmesi nedeniyledir. Ligamanlar daha çabuk yırtılabilir ve yırtıldıklarında daha yavaş iyileşirler 23.

BEYİN VE SİNİR SİSTEMİ
Yaşla birlikte beyindeki hücre sayısı yavaşça azalmaya başlar. Bu durum birkaç mekanizma ile kompanse edilmeye çalışılır:
- Yeni bağlantılar, özellikle beynin az kullanılan ama daha sağlam bölgeleri ile yan çapraz bağlar yapılarak fonksiyonu azalan bölgelerin fonksiyonları artırılmaya çalışılır
- Beyinin bazı bölgelerinde yeni sinir hücreleri yapımı, eskiden beyin dokusunun kendisini yenilemediği düşünülürdü, bu gün için potansiyel bazı bölgelerin olduğunu biliyoruz.
- Bolluk: Sinir dokusunda her zaman için ihtiyaçtan daha fazla hücre vardır ve ihtiyaç durumunda kolayca kompanse edilebilir.

Beyin yaşlılarda hafifçe daha az etkin çalışıyor olabilir. Yaşlı insanlar daha yavaş reaksiyon verebilirler. Kelime hazinesi, kısa-süreli hafıza, yeni materyelleri öğrenmek, kelimeleri hatırlamak gibi bazı mental fonksiyonları azalabilir 24-27.
Altmış yaşından sonra, spinal kordda da hücre sayısı azaldığından yaşlı insanlarda duyu kayıpları da başlayabilir. Yaşlandıkça, sinir ileti hızı yavaşladığından bu değişiklikler çok küçüktür ve insanlar bunu fark etmeyebilir. Sinir sisteminin darbelere karşı cevabı da azalır. Sinir dokusu gençlere göre kendisini daha yavaş ve kısmen tamir eder. Dolayısıyla, yaşlı insanlar darbelere karşı daha hassas ve kırılgandırlar 28.

KALP ve KAN DAMARLARI
Kalp kası genel olarak post-mitotik bir organ olarak bilinir ve kendisini yenileme yeteneğinin olmadığı düşünülürdü. Ancak, multipotent kardiak kök hücrelerinin miyosit ve koroner arterleri ömür boyu yenileme yeteneğinde olduğunun bulunması, kardiyak yaşlanma biyolojisine alternatif bir yaklaşım getirmiştir. Örneğin, son zamanlarda yapılan bir kök hücre çalışmasında kalp kasının ve koroner arterlerin yenilenmesini sağlayan mekanizmaların olabileceğinin ortaya konulması bu konuda çığır açabilecek ni
telikteydi. 29

Ancak kardiyovasküler hastalıklar yaşlılarda hala mortalite ve morbiditeyi en çok etkileyen sistemdir. Kalbin yapısındaki ve fonksiyonlarındaki yaşa bağlı genetik zemindeki değişiklikler kalp yetmezliğine yol açan risk faktörleridir. Bu genetik yapı ve kalp kası yaşlanmasının moleküler mekanizmaları henüz ortaya konulamamıştır 30.

Kalp yaşlıda daha sertleşmiştir ve daha yavaş dolar. Toplardamar duvarları daha kalın ve daha az elastiktir (Şekil 7). Bu durum sırasıyla kalbin art yükünü, sol ventrikül geometrisini, istirahat halindeki sol ventrikül sistolik fonksiyonlarını ve sol ventrikül diastolik fonksiyonlarının etkiler. Bu durum yaşlının egzersiz sırasındaki kardiyovasküler fonksiyonlarını da etkiler. Ancak, antremanla yaşlının egzersiz sırasındaki kardiyovasküler toleransı modifiye edilebilir. Çünkü normal bir yaşlının kalbi çok iyi çalışır. Genç bir kalp ile yaşlı bir kalp arasındaki fark önemsizdir. Aradaki fark egzersiz ya da hastalık esnasında daha çok belirginleşir. Yaşlı kalbi genç kalbi gibi çabuk hızlanamaz. Düzenli egzersiz yaşlılığın kalp ve dolaşım sistemi üzerine gelişen birçok olumsuz etkiyi de ortadan kaldırır 31.

Yaşlı damarları, içlerine pompalanan kandaki değişikliklere daha az cevap verirler ve daha az esneklik gösterirler. Dolayısıyla kan basıncı yaşlılarda gençlere göre daha yüksektir. Bu durum eskiden sanılanın aksinde yaşa göre bir arteriyel kan basıncı skalasının oluşturulmasını gerektirmez. Çünkü damar içi oluşan basınç artışı, hedef organ hasarı gelişimi açısından aynı ve yaştan bağımsızdır 32, 33.

SOLUNUM KASLARI VE AKCİĞERLER
Solunum sistemi enfeksiyonları özellikle de pnömoni 65 yaş ve üstü insanlarda hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde önemli bir ölüm sebebidir. Yaşlı sağlıklı olsa ve düşük risk faktörleri bulundursa dahi immün sisteminde meydana gelen değişikliklerden dolayı solunum sistemi enfeksiyonlarına karşı daha duyarlı olabilir. İnfluenza virusu ve Streptococcus pneumoniae gibi antijen spesifik immün cevap (adaptif-innate immünite) gerektiren enfeksiyon etkenlerine karşı yaşla birlikte azalmış yanıt bunun en önemli nedenidir. Ancak, adaptif immünitede yaşlı akciğerinde meydana gelen değişikliklerin özellikleri tam olarak ortaya konulamamıştır. Diğer taraftan, T-lenfosit alt gruplarında ve respiratuvar sekresyonlardaki immünglobülin konsantrasyonlarında da azalmalar gelişir. Bu nedenle yaşlıların özellikle S. pneumoniae enfeksiyonlarına karşı aşılanmaları çok önemlidir 34. Yaşlı akciğerinde hücre artıklarının solunum yollarından dışarı atılmasında da zorluk vardır. Bu durum, hücre artıklarının akciğerlerden temizlenmesini sağlayan öksürüğün de zayıflamasına ve enfeksiyon ajanları için akciğerlerde uygun ortamın doğmasına neden olacaktır.
Respiratuvar sistemde yaşla birlikte yapısal değişiklikler de gerçekleşir. Akciğer elastikiyeti azalır, göğüs duvarı sertliği artarken solunum kaslarının gücü azalır. Bu değişiklikler zorlu vital kapasitede, difüzyon kapasitesinde, gaz değişiminde, ventilasyonda ve respiratuvar duyarlılıkta büyük, progresif azalmalara neden olur. Sigara içmek bu değişimleri oldukça hızlandırır 27.

Yaşla birlikte diyafram gibi solunum kasları zayıflamaya başlar. Absorbsiyon kapasitesi de azalarak daha az oksijen kana geçer. Sigara içmeyen ya da akciğer hastalığı olmayan normal bir yaşlıda solunum fonksiyonları günlük yaşam aktiviteleri için yeterlidir. Aşırı egzersizde ve yüksek irtifalarda nefes alırken zorlanırlar 27, 35.

SİNDİRİM SİSTEMİ
Gastrointestinal sistem (GİS) immatür kök hücrelerden hızlıca terminal matür hücrelere farklılaşma potansiyeline sahip hücreler topluluğundan oluşur. Yaşlanan GİS post-mitotik hücre seviyesinde diğer sistemlere göre farklı bir fenomene sahiptir. Yapılan hayvan çalışmalarında yaşlı mide, ince barsak ve kalın barsak epitelyal hücrelerinde diğer sistemlerin aksine hipoproliferasyon değil hiperproliferasyon gelişir. Proliferasyondaki bu yüksek potansiyel travma, toksisite, açlık ve aşırı beslenme durumlarında uyarılan GİS epitelyal dokuda aşırı proliferatif cevapta da görülür. Bu yapının kalıtımsal bazı özelliklerle birlikte yaşla GİS kanserlerindeki artışın da muhtemel nedeni olabileceği düşünülmektedir 36.
Sindirim sistemi yaşlanmadan birkaç şekilde etkilenir. Ancak, bu değişikliklerin hiç biri yaşlının sindirim fonksiyonlarını etkilemez. Özofagus kasları daha az kasılmasına rağmen lokmaların iletilmesinde sorun yaşanmaz. Mide daha yavaş boşalır ve daha az yiyecek tutabilir, çünkü mide elastisitesi azalmıştır. Ancak çok az insan bu değişiklikleri hissedebilir37.

Laktaz üretimi yaşla birlikte azalarak, süte karşı intolerans gelişmesine yol açar. Özellikle fazlaca süt alan yaşlılarda aşırı gerginlik hatta ishal görülebilir. Kalın barsaklar, içlerindeki besinleri daha yavaş iletir. Bazı yaşlılar bunu kabızlık olarak hissedebilirler 37, 38.

Karaciğer hücre miktarındaki azalmaya bağlı olarak küçülür, kan akımı ve bazı enzimlerin etkinliği azalır. Etkinliği azalan bu enzimlerin bazıları bazı ilaç ve toksik veya toksik olmayan maddelerin işlenmesinden sorumludur. Dolayısıyla, özellikle bazı ilaçlar daha uzun süre etkili olabilir 27.

BÖBREKLER ve GENİTO-ÜRİNER SİSTEM
Böbrekler de azalan hücre sayısı nedeniyle küçülür ve içlerinden daha az kan geçer. Otuz yaşından başlayarak, böbrekler daha az kan filtre etmeye başlarlar. Yıllar geçtikçe, kanı daha az temizlerler, daha çok kalıntı kanda kalır. Daha çok su atılımına neden olarak dehidratasyona da neden olurlar. Bununla birlikte her zaman iyi çalışır ve vücudun ihtiyaçlarını karşılarlar 39.

Mesane kapasitesi azalır; mesane kasları idrar yapmanın dışında da kendiliğinden bazen kasılırlar ve idrar yapma hissi uyandırırlar. Mesane kasları zayıflayarak rezidü miktarının artmasına neden olurlarken, bu durum yaşlılarda sıklığı artan inkontinans sebeplerinden de biridir. Kadınlarda menopozla birlikte üretra kısalır ve iç yüzey kalınlığı azalır. Üretra sfinkter tonusu azalacağından, idrar kaçırma olayları artacaktır. Bu değişikliklere en büyük neden östrojen miktarındaki azalmadır39.

Erkeklerde ise, prostat büyümeye meyillidir ve idrar geçişini engelleyecek kadar büyüyebilir 39.

Genital sistem değişiklikleri özellikle menopozdan itibaren östrojen seviyelerinde azalmaya bağlı olarak, daha belirgindir. Gebelik bu dönemde mümkün değildir. Hormonal seviyedeki azalmalar uterus ve overlerin atrofisine neden olacaktır. Vajen dokusu daha ince, kuru ve daha az elastiktir. Göğüsler ise, daha sert, fibröz ve sarkıktır. Menopoz döneminde başlayan bu değişiklerin bazıları seksüel aktivite ile ilintili olabilir. Ancak, çoğu kadın için yaş seksüel aktivite üzerinde bir etkiye sahip değildir 40.

Erkeklerde genital sistem değişiklikleri daha az dramatiktir. Çoğu erkek ölene kadar fertildir. Hatta testosteron seviyelerinde azalma olmasına rağmen sperm sayılarında ve libidolarında çok az bir düşüş olur. Çoğu, ömür boyu ereksiyon ve orgazm kabiliyetlerini kaybetmezler. Ereksiyonun kalitesi, süresi azalırken ve ikinci ereksiyon için ihtiyaç duyulan sürede artışlar olabilir. Her şeye rağmen empotans erkeklerde yaşla birlikte artmaktadır 40.

ENDOKRİN SİSTEM
Yaşlılarda meydana gelen fiziksel değişikliklerin çoğu fizyolojiktir. Ancak, bu fizyolojik değişikliklerin bir kısmının da hormonal aktivitede azalmaya bağlı olduğunu gösterir bulgular saptanm
ıştır. Bu nedenle pek çok hormon yerine koyma stratejileri geliştirilmiştir. Geliştirilen bu stratejilerin çoğu henüz tartışmalıdır ve bir kısmının güvenli olmayabileceği düşünülmektedir 41. Yapılan çalışmalar, özellikle üç hormonal sistemin serum konsantrasyonlarında ciddi azalmalar olduğunu göstermiştir. 1) östrojen ve testosteron, 2) dehidroepiandrosteron, 3) büyüme hormonu/insülin benzeri büyüme faktörü (I) aksı. Hormonal profilde meydana gelen bu değişikliklerin seksüel, kemik-mineral, kas-iskelet sistemi ve sirkadiyan ritm üzerinde olan olumsuz etkileri dışındaki etkileri henüz tam olarak ortaya konulamamıştır. Bu sistemlere ek olarak, yaşla birlikte aldosteron seviyesindeki düşüş ile yaşlı daha az dehidrate olur 42.

Bazı hormonal değişiklikler vücut fonksiyonlarını etkilemezler. Ancak, çevresel şartların etkisiyle vücut fonksiyonları etkilenebilir. Örneğin, aşırı miktarda yenilen yemek sonrası pankreastan gerçekleşen aşırı insülin salınımı eskiden olduğu kadar etkili olmaz. İnsülin etkinliğinin azaldığını gösteren bu durum, şeker seviyesinin yaşlıda hafifçe yükselmesine ve daha geç normale dönmesine neden olacaktır 43, 44.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ
Bağışıklık sisteminin fonksiyonunda da azalma olur. Bu durum enfeksiyonlara karşı hassasiyetin artmasına ve enfeksiyonların daha ciddi seyretmesine neden olabilir. Erken yaşlarda tüberküloz ile enfekte olan yaşlılarda bağışıklık sisteminde meydana gelen düşmeye bağlı olarak tüberküloz alevlenmeleri de sıktır. Yaşlılarda bağışıklık sistemi kendinden olan ile olmayanı ayırt edemez ve sonuç olarak, otoimmün hastalıklar daha sık görülür. İmmün hücrelerin yaşlılarda kanser hücrelerini, bakteri ve diğer yabancı cisimleri temizleme hızları azalmıştır. Bu yavaşlama, yaşlılarda kanser sıklığındaki artışın sebeplerinden biridir. Ayrıca, pnömoni ve influenza enfeksiyonları da bu nedenle yaşlılarda daha ölümcüldür 45, 46.

Bağışıklık sistemindeki değişikliklerin tek olumlu yanı allerjik semptomların ciddiyetindeki azalmadır 45.

SONUÇ
Yaşlanma hücresel seviyeden organ seviyesine kadar sonuçları bir bütün içerisinde değerlendirilen bir süreçtir. Bu süreçte bedensel olarak gelişen fizyolojik değişiklikler kişinin hayat kalitesini etkileyen, yaşlının gerçek hayatta hissettiği ve sonuçta organ seviyesinde fonksiyon kayıpları ile sonuçlanabilecek değişimlerdir. Yaşlı hastayı değerlendirirken bu değişimler mutlaka akılda tutulmalıdır. Diğer taraftan bu değişimlerin takibi ve yaşlının bu değişimlerden doğan yeni duruma uyum göstermesinin sağlanması da koruyucu hekimlik açısından temel hedeflerimiz olmalıdır

UYUŞTURUCU VE MADDE BAĞIMLILIĞI



                                                                       UYUŞTURUCU NEDİR ?



Yunanca uyku anlamında ki “narke”den gelen ve İngilizce’ye “narkotik” olarak geçen uyuşturucu sözcüğü, uyuşturma özelliği olan, uyuşturan, duymaz hale getiren demektir. Kimyasal nitelikleriyle canlı organizmaların yapısını etkileyen, insan yapısında fiziki ve psikolojik bağımlılık meydana getiren, ruhsal durumu, bedeni ve zihni faaliyetleri menfi yönde etkileyerek değiştiren, kötüye kullanılması halinde toplum yapısını büyük ölçüde tahribe sebep olan tabii ve kimyasal maddelerdir. Uyuşturucu madde kavramı genellikle, uyuşturma özelliğine sahip maddeleri ifade eder.Ancak, keyif veren, kışkırtan, yatıştıran, uyanıklık sağlayan kimi maddeler içinde kullanılmaktadır. Uyuşturucu maddeler; merkezi sinir sistemini etkileyerek kullanan kişinin ruhsal ve fiziksel dengesini bozan; bu kişide fiziksel ve ruhsal bağımlılığa yol açan; kişisel ve toplumsal yönden ekonomik ve sosyal çöküntü oluşturan maddelerdir.

UYUŞTURUCUNUN TARİHİ
Uyuşturucu maddeler kavramı, geniş bir açıdan ele alındığı zaman, insanlık tarihi kadar eskiye dayanmaktadır. Uyuşturucu maddelerin ana kaynağını ve olmazsa olmazını teşkil eden Kenevir, Afyon ve Koka bitkilerinin öz sıvılarındaki esrarengizlik ve gizem tüm zamanlarda ilkel ve gelişmiş toplumların dikkatini çekmiştir. Bu üç bitkinin aromasında yer alan kimyasal maddeler, dozu ve ölçüsü ile tıbben insan sağlığı üzerindeki etkisi ve yarattığı tahribat sağlık biliminin gelişmesiyle birlikte tespit edilmiştir. Tehlike arz eden bitkilerin verdiği zarar ve bağımlılık tıbben anlaşıldıktan sonra bilimsel anlamda ciddi çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Uyuşturucu maddeler buna karşın kimi zaman dinsel törenlerde, hastalıklarda yada keyif amaçlı kullanıldığı bilinmektedir. Uyuşturucular, yapımı bakımından, gerek suni, gerekse tabii olsun, bünyelerinde içerdikleri kimyasallar bakımından, kötü amaçlı kullanılması halinde, canlıların organizmasını olumsuz yönde etkilemektedir. Bilindiği üzere, suiistimal edilmiş( illegal) uyuşturucu maddeler kullanıcıyı, ruhsal ve bedensel bakımdan bağımlı kılmakta, kullanıcının akıl ve muhakeme yeteneğini harap etmektedir. Örneğin, uyuşturucu madde kullanıcısı, önceleri belirli bir ölçekte uyuşturucu madde kullanırken, zamanla miktarını artırmak ihtiyacını hisseder. Çünkü bağımlının, vücut hücreleri faaliyetinin sağlıklı hareket etmesi için anılan maddeye şiddetli bir eğilim duyar. Uyuşturucular vücutta zehirlenme meydana getirirler. Bağımlı, belirli bir zaman diliminde maddeyi temin edemezse, psikolojik açıdan gerginlik ve sinir sisteminin dumura uğraması, halüsünasyon, gibi aksaklıklar yaşamakla birlikte, yanlış algı yüzünden, ölümcül iş ve trafik kazalarına, sebep olmaktadır. Bedensel açıdan, vücudun çeşitli yerlerinde kramplar, üşüme, kusma, terleme, eklem ağrıları, halsizlik ve uyku bozukluğu, bulantı, esneme, burun ve gözlerin akması, dikkat ve hafıza eksikliği, tansiyon hareketinin bozulması gibi zaaflar yaşamaktadır. İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren uyuşturucu maddelerin keyif verici,ağrı giderici,hastalıkları iyileştirici olarak kullanıldığı bilinmektedir.İlkel toplumlarda, kabile ayinlerinde ve erkekliğe geçiş törenlerinde değiştirilmiş bilinç durumları denilen, susuzluk, uyku yoksunluğu,sosyal ve duygusal yalıtım, ağrılı uyaranlar,dans,meditasyon,dua,işitsel uyaranlar, hipnotik telkinler gibi yöntemlere ek olarak halusinojen bitkiler,esrar gibi psiko-aktif maddeler büyük rol oynamaktaydı.Halusinojenik maddeler içeren mantarlar Aztek ve Maya uygarlıklarında,psiko-aktif bir madde olan Amanita Muscaria mantarları ise Asya kıtasındaki şaman törenlerinde kullanılmaktaydı.Kokain,Güney Amerika yerlileri tarafından,sert doğa koşullarına karşı, uzun yaya yolculuklarında açlığa ve yorğunluğa karşı bugün bile kullanılmaktadır.3000 yıllık geçmişe sahip Hindu metinlerinde esrar kutsal bir yere oturtulmaktaydı.Afyon,Eski Roma ve Yunan uygarlıklarında birçok hastalığın tedavisinde ve sorunların giderilmesinde kullanılmıştır. Bu maddeler Mısır, pers ve Hint uygarlıklarında da yaygın olarak kullanılmaktadır.Mezopotamya bölgesinde yaşamış olan Asur ve Sümerler ile ilgili kayıtlarda, Orta Asya’da bulunan Moğol, Türk ve Sibirya bölgesinde de bu maddelerin dinsel törenlerde kullanıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.

Uyuşturucu madde bağımlılığı
İnsanlarda sakinleştirici, keyif veren veya uyarıcı etkileri olan, giderek daha fazla alma isteği doğuran, bırakıldığında yoksunluk belirtileri doğuran kimyasal maddelere ve ilaçlara uyuşturucu madde adı verilir.Zararlı etkileri bilindiği halde uyşturucu maddelere karşı duyulan sürekli alma isteğinin engellenememesine uyuşturucu madde bağımlılığı denir.
Uyuşturucu maddelerin bir kısmı tedavi amacıyla kullanılır.Bir kısmı isesadece keyif verici veya uyarıcıetkileri sebebiyle kullanılmaktadır.Tedevi amacıylakullanılan maddeler de doktor kontrolü dışında sakinleştirtici veya keyif verici etkileri sebebiyle kötü kullanılmakta ve bağımlılığa yol açmaktadır.Uyuşturucu maddeler yıllardır ruhsal duruma olumsuz etkileri olduğu bilinen maddelerdir.Günümüzde en gelişmiş ülkelerden geri kalmış ülkelere kadar çok yaygın olarak uyuşturucu madde kullanılmaktadır.Bazı ülkeler uyuşturucu madde kullanımı ve taşınmasına ağır cezalar uygulamaktadır. Bazı ülkelerde ise bu serbest bırakılm
ıştır.

A) Uyuşturucu Maddeler Ve Etkileri:
Uyuşturucu olarak kullanılan birçok madde vardır. Bunların kimyasal yapıları birbirinden farklıdır. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek değişik belirtilere yol açarlar. Uyuşturucu maddeleri ve özelliklerini aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

Afyon, morfin, eroin grubu uyuşturucular:Bu grup uyuşturucular afyon bitkisinden elde edilir. Güçlü ağrı kesici özelikleri vardır. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yaparlar. Bu maddeler kullanıldığında sakinleşme, neşelenme meydana gelir. Kaygılar ve sıkıntılar kaybolur.Düşünme yeteneği azalır, irade zayıflar.Kişilik bozukluğu,ilgisizlik, ruhsal çöküntü meydana gelir.Kan basıncı düşer, nabız ve solunum sayısı azalır.Göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, bulantı, kusma görülür. Çok kolay bağımlılık yapan maddelerdir. Yoksunluk durumunda burun akıntısı, titreme, terleme, kramplar, panik ve bilinç kaybı meydana gelir.

Esrar:Hint kenevirinden elde edilen bir uyuşturucudur. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yapar. Özellikleri ve yoksunluk tablosu afyon ve türevlerine benzer. Kullanıldığında rahatlama ve uyuşukluk meydana getirir. Kişi bir rüya alemine dalar, halisinasyon görür. Uzun süre kullanıma bağlı olarak karakter kaybı ve akli durumda bozukluklar meydana getirir.

Barbituratlar ve sakinleştiriciler:Barbituratlar, diazem benzeri sakinleştirici ilaçlar tıpta kullanılan maddelerdir. Bunların doktor kontrolü dışında kullanlması bağımlılığa yol açar. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etkisi olan bu maddeler kullanıldıklarında gevşeme, rahatlama ve uykuya eğilim meydana getirirler. Uzun süre kullanıldıklarında karaciğerde kanser, kan dokuda bozukluk meydana gelir.

LSD, Meskalin, PCP:Bu grupta yer alan maddeler hayal gördürücü maddelerdir. Kullanıldıklarında önce neşe, sevinç ve tatlı hayaller görülmesine yol açarlar. Daha sonra endişe, panik, kusma, hafıza kaybı meydana getirirler.Şiddet eğilimine ve ruh hastalıklarına yol açarlar.

Kokain:Koka bitkisi yapraklarından elde edilen bir maddedir. Uyarıcı bir özelliği vardır. Kullanıldığında yalancı bir kuvvet hissi, konuşma isteğinde artma, cinsel uyarı yaratır. Daha sonra ruhsalçöküntü, halisinasyonlar, kalp ve solunum yetmezliği durumlarına yol açarlar.

Amfetaminler:Uyarıcı özelliği olan ilaçlardır. Genellikle doping amacıyla kullanılırlar.Uykusuzluk, aşırı haretlilik ve halisinasyona yol açarlar. Karaciğer hasarına sebep olurlar.

İnhalanlar:Solunum yoluyla çekilen uyuşturucu maddeler, solventerler(çözücüler), yapıştırıcılar gibi maddelere inhalanlar
Bu maddelerin etkilerini bir bütün olarak ele alırsak;

FİZİKİ ETKİLERİ
Beyin ve Merkezi Sinir sisteminde : Sigaradan itibaren bütün uyuşturucuların en büyük zararı ve tahribatı beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindedir.

Bu sebeple beynin mazrufu olan aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi dengeden, normal yaşam ve davranışlardan uzaklaştırırlar.

Beyin ve akıl sağlığının en büyük düşmanı uyuşturuculardır. Bağımlılarda beliren ilk olgu; akıl ve sinir hastalıkları ve arızalarıdır. Delilik, erken bunama, şuur kaybı, uykusuzluk, felçler hezeyan (sayıklama, saçmalama, akıl dışı davranışlar ) hallüsinasyon (vehim, hayal görme, işitme vs. ) lar, zeka ve hafıza kayıpları.En kısa ifade ile: Akıl hastalıkları, zihni ve ruhi karmaşa ve kaoslar.

Sindirim Sisteminde: Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmları, kanama ve yaraları, gastrit, ülser vs.
Karaciğer ve Böbreklerde: Bu zehirlerin organizmadan atılmasında en ağır görev bu organlara düşmekte olup, karaciğer ve böbreklerde büyük arıza ve tıkanmalara, karaciğerde yetersizlik, yağlanma,sertleşme (siroz)…
Böbreklerde büyük tahribat, albümin, kan ve idrar çoğalması, tıkanmalar,ağır böbrek hastalıkları.
Gözlerde: Işık ve mesafede uyumsuzluk, şaşılık gece körlüğü, göz bebeği büyümesi, küçülmesi, göz adele felci bilinen sonuçlar ve tezahürlerdir.
Solunum Sisteminde: nefes darlığı, öksürük, boğulma hissi, bu yolla kalp sıkışmaları, solunum felçleri ve ölümler bilinen olaylardır.
Kan organlarında: Kan,insan hayatının en önemli organı olup, uyuşturuculardan büyük zararlar görür. Kansızlık,kan zehirlenmeleri, kan hücrelerinde şekil ve miktar değişiklikleri, kanın korkulu arızası olan pıhtılaşma ve kangrenler başlıca arızalardır.
Zehirlenme: Uyuşturucuların başta gelen olumsuzluğu zehirlenmeler ve bu yolla gelen ölümlerdir. İlk defa olursa HAD, tekerrür ederse “Müzmin Zehirlenme” adını alır.

SOSYAL ve MADDİ ETKİLERİ
Sosyal bir varlık olan insanın çevresi ile uyum içinde olması, akıl ve zihin sağlığı ile mümkündür.
Bu sebeple akli ve zihni hayatın en büyük düşmanı olan uyuşturucular, insanın uyum gücünü zaafa ve iflasa götürmekle onu aileden, toplumdan ve çevresinden kopararak, yalnızlığa, bunalıma ve hemen ardından da sorumsuz, hipisel (hayvani) bir hayata mahkum eder. Bağımlıyı yaşayan bir ölü haline getirir. (Hip Kültür)
Bu sebeple, uyuşturucuların, bağımlıya, aile hayatına, doğacak çocuklara, iş hayatına, aile ve ülke ekonomisine, ferdi ne toplumsal ahlaka (namus,iffet, şeref, haysiyet v.s.) verdiği zararlar ifadelere sığdırılamaz.
İntiharların, cinayetlerin, her türlü fuhşiyat, gasp ve anarşinin temelinde uyuşturucu vardır.
İç ve dış düşmanların en tahripkar silahı uyuşturucu ve uyuşturucu salgınlarının itici gücü olan uyuşturucu kültürü (hip kültür) dür. Cemiyetleri inkıraza götüren her türlü maddi ve manevi tahribatın temeldeki sebebidir. Bunlar, ayrıca
AİDS, frengi, verem, kanser, kangren ve benzeri bir çok ölümcül hastalığın yayılmasında da en büyük fail uyuşturucular ve bağımlılarıdır.

B) Uyuşturucu Madde Bağımlılığı: Uyuşturucu maddeler fiziksel ve psikolojik bağımlılık meydana getirirler.
Psikolojik bağımlılık:Keyif verici maddeyi belirli aralıklarla alma isteği duyulmasına denir.Kişi maddenin yokluğuna bağlı huzursuzluk duyar.
Fiziksel bağımlılık:Merkezi sinir sistemi hücrelerinin normal görevlerini yapabilmeleri için alışılan maddeye sürekli ihtiyaç duyulmasına denir.Alışılan maddenin alınmaması halinde vücutta ortaya çıkan belirtilere yoksunluk belirtisi adı verilir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk belirtileri ölüme yol açacak kadar şiddetli olabilir.

Maddenin kullanımıyla duyulan keyif ve mutluluk kişilerde tekrar kullanma isteği doğurmaktadır. Oluşan yalancı hayal dünyasına kavuşmak isteyen kişilerde psikolojik bağımlılık meydana gelmektedir.Uyuşturucu maddeler merkezi sinir sistemindeki reseptör(alıcı) hücreler tarafından alınarak etkilerini gösterirler. Bu reseptörler kısa sürede uyuşturucuya alışır ve normal görevlerini yerine getirebilmek için uyuşturucuya ihtiyaç duyarlar. Böylece fiziksel bağımlılık meydana gelir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk durumu çok ağırdır.Yoksunlukta psikolojik belirtilerin yanında merkezi sinir sistemine ait belirtiler görülür. Maddenin bulunamaması durumunda bulantı, çarpıntı, baş ağrısı, panik, sıkıntı, terleme, saldırganlık, unutganlık, ishal, kişilik bozuklukları, baygınlık, koma ve ölüm görülebilir.Uyuşturucu maddeler, merkezi sinir sistemindeki reseptörleri etkilediği için bir kez dahi kullanmak bağımlılığa yol açabilir.Bu yüzden merak amcıylakullanmaktan dahi kaçınmalıyız.

1.Sebepleri
Uyuşturucu madde bağımlılığının sebeplerini üç grupta
toplayabiliriz.
Uyuşturucu maddenin yapısal özellikleri:Uyuşturucu maddelerin kimyasal yapıları gereği merkezi sinir sisteminin reseptör hücrelerine bağlanarak etki gösterirler ve bağımlılık yaratırlar. Bu nedenle tedavi amacıyla verilen uyuşturucu nitelikteki ilaçların aşırı ve yanlış kullanılmasıyla da bağımlılık oluşmaktadır. Hekim önerisi ve kontrölü dışında keyif almak veya sakinleşmek amacıyla uyuşturucu özelliğindeki ilaçların kullanılmasına kötüye kullanma adı verilir.Ağrı kesiciler dahil bir çok ilaç hekim önerisi dışında kullanılmakta, bu durum direnç arttırımına(tolerans) ve bağımlılığa yol açmaktadır.Örneğin; kaza veya ameliyat sonucu kullanılan kuvvetli ağrı kesiciler kolaylıkla bağımlılık oluşturabilmektedir.

Kişisel özellikler:Uyuşturucu madde bağımlılığı özellikle gençler arasında hızla yayılmaktadır. Ergenlik dönemi problemleri arasında bocalayan gençler sorunlarının çözümünü uyuşturucularda aramaktadır.Grup arkadaşlarının baskısı, onlara uyum sağlama isteği, merak ve macera tutkusu, yasaklara karşı gelme isteği, sorumluluktan kaçma, başarısızlık ve güvensizlik gibi duygulardan kurtulma gibi nedenlerle kişiler uyuşturucu maddeleri denemektedir.”Nasıl olsa ben alışmam, bir defa denemekten ne çıkar, istediğim zaman bırakırım” gibi düşüncelerle kişiler uyuşturucu bağımlısı haline gelirler.

Çevresel faktörler:Uyuşturucu madde bağımlılığında sosyal çevrenin önemli rolü vardır. Aile içindeki huzursuzluklar, aşırı kısıtlayıcı ve baskıcı tutumlar veya aşırı serbest davranılması, ailede uyşturu kullanan bireyler olması gibi sebepler kişileri uyşturucuya itebilir. Arkadaş gruplarının baskısı veya özendirmesi uyuşturucuya başlamakta etkendir. Özellikle ergenlik döneminde grupların etkisi fazladır. Uyuşturucu satıcılarının hedef kitlesi gençlerdir. Lise ve üniversite gençleri arasında uyuşturucu madde kullanımı yaygınlaştırarak büyük paralar kazanmaktadırlar. Bazı ülkelerde uyuşturucu kullanımına hoşgörüyle bakılmakta ve suç sayılmamaktadır. Bu durum bağımlılığın yayılmasına yol açmaktadır. Ülkemizde uyuşturucu maddelerin üretimi, ithali, alımı, satımı, bulundurulması, alımına yardımcı olunması ve sahte reçeteyle alınması şuçtur ve ağır cezalar uygulanmaktadır. Güçlü ağrı kesiciler ve sakinleştirici ilaçlar da özel reçetelerle satılmakta Saklık Bakanlığı tarafından sıkı şekilde denetlenmektedir.

2.Sonuçları:
Uyuşturucu madde bağımlılığı üç dönemde incelenebilir.
Alışma dönemi : Uyuşturucu maddeyle ilk tanışma dönemidir. Bu dönemde yalancı bir dünyaya dalarak keyif alma duygusu ön plana çıkar. Kişi kararsızdır, uyuşturucuya başlamamak için direnir. İstediği zaman uyuşturucuyu bırakacağını düşünür. Vücutta kalıcı bir fiziksel hasar yoktur.Gerekli tıbbi yardım yapılırsa kolaylıkla uyuşturucuyu bırakabilir.Kişilerde yersiz davranışlar, aşırı neşe ve durgunluk, dalgınlık, unutkanlık arkadaşlardan ayrılarak yeni gruplara katılma gibi değişiklikler uyuşturucu kullanmaya başladığının belirtileridir.

Doyma dönemi:Bu dönemde kişi yaşantısını devam ettirebilmek içinuyuşturucu maddeyi kullanmak zorundadır.Artık keyif alma ihtiyacı yoktur.Maddenin yoksunluğunda büyük sıkıntı ve problemler
doğmaktadır.Görme bulanıklığı, göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, ellerde titreme, nabız ve solunum sayısında azalma,tansiyon düşüklüğü, kabızlık, hafızada zayuflama, ruhsal durgunluk, dikkatsizlik, irade ve kişilik kaybı, hallüsinasyonlar vardır. Karaciğer, kalp, solunum ve sindirim sisteminde hasarlar ortaya çıkmaktadır.Bağımlının gittikçe daha fazla miktarda maddeye ihtiyacı olmaktadır. Bu dönemdeki bağımlıyı kurtarmak için ciddi bir tedavi gereklidir.

Düşkünlük dönemi:Bu dönemde organlarda ağır hasarlar ve ruhsal çöküntü görülür. Kalp ve solunum problemleri, karaciğer hastalıkları ortaya çıkar. Aşrı zayıflama, kusma, kalp ve solunum yetmezliği görülür. Bağımlının hastalıklara karşı direnci azalır. Zatürre hepatit(sarılık) AIDS gibi hastalıklar meydana gelir. Beyin hasarı, kişilik kaybı, ağır ruhsal problemler ortaya çıkar.Kişi kendine bakamaz ve yardıma muhtaç hale gelir. Madde bulabilmek için her yolu dener, hatta suç işleyebilir. Yaşantısını devam ettirebilmek için aldığı uyuşturucu miktarını arttırmak zorundadır. Uyuşturucu kullanımında aşırı doz alımına bağlı olarak zehirlenme ve ölüm olayı görülebilir.Aşırı doz alındığında başlangıçta husursuzluk,sesli ve ışıklı uyarıcılara karşı aşırı tepki görülür. Hallüsinasyonlar, terleme, bulantı ve kas krampları meydana gelir. İdrar ve dışkı kontrölü kaybolur. Solunum düzensizleşir.Kalp atımı ve kan basıncı düşer. Titremelerle baygınlık, koma ve ölüm meydana gelir.
Uyuşturucu bağımlılığı erken dönemde yakalanıp tedavi edilemez ise kişiyi ölüme sürükleyen bir alışkanlıktır.

C) Uyuşturucu Bağımlılığının Tedavisi
Uyuşturucu bağımlılığının tedavisinde önemli iki nokta vardır:

  • Bağımlılının kendisinin tedavi olmaya ve bağımlılıktan kurtulmaya istekli olması. 
  • Bağımlılığın erken teşhis edilerek tedaviya başlanması.
    Uyuşturucu madde bağımlısı istekli ise tedavi şansı son derece yükselmektedir.Aksi halde zorlamayla kişileri bağımlılıktan kurtarmak mümkün değildir. Bağımlının kalıcı organ hasarları, ağır ruhsal problemler oluşmadan teşhis edilmesi tedaviyi kolaylaştırmaktadır.Erken teşhis edilemeyen vakalarda tedavi uzamakta ve iyileşme süreci gecikmektedir.
    Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi:Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi, tedavi ve rehabilitasyon olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilir. 
  • Tedavi aşmasında kişi bağımlı olduğu maddeden uzaklaştırılarak yoksunluk belirtileri ile savaşılır.Vücut organlarında meydana gelmiş hasarlar tedavi edilir. Bu safhada bağımlı hastanede gözlem altında tutulmalıdır.Yoksunluğa bağlı geçirdiği krizler son derece tehlikeli olabilir.Bu yüzden ölüme ve intihar girişimlerine sık rastlanır.Vücuttan toksit madde uzaklaştırılıp yoksunluk belirtileri kaybolduktan sonra ikinci aşamaya geçilir. 
  • Rehabilitasyon aşamasında kişilerin ruhsal problemleri çözümlenmeye çalışılır. Tekrar iş gücü kazandırılarak çalışabilecek ve topluma yararlı olacak hale getirilir.Sağlığa zararlı bu alışkanlıklar yerine olumlu hobiler kazanması sağlanır. Kötü arkadaş çevresinden uzaklaşmasına ve kendine destek olacak kişilerle bir arada olmasına çalışılır.Sağlığa zararlı alışkanlıkların tedavisi için hastanelerin psikiyatri bölümlerine veya bu konularla özel olarak ilgilenen gönüllü kuruluşlara baş vurmak gerekir. 
  • Sağlığa zararlı alışkanlıklardan korunmak, bu zararlı alışkanlıkların tedavisinden çok daha kolaydır. Bu alışkanlıklardan korunmak için alınması gereken önlemler ve aileye, devlete, medyaya düşen görevler;

    1. Aileye Düşen Görevler
    Uyuşturuculardan korunmada en büyük vazife aileye düşmektedir. Aile toplumun temel çekirdeğidir. En başta anne ve baba, çocuklara örnek olmalıdır. Çocuklar, her türlü sıkıntılarını ve problemlerini öncelikle anne ve babalarına açabilmelidirler. Problemlerin ilk defa aile büyüklerince değerlendirilmeleri şarttır.
    Bu konuda gençlerimizin dikkat edecekleri noktalara gelince;
    • Gerek sevgiyi ve mutluluğu muhakkak ki kendi yuvalarında aramalıdırlar.
    • Kötü arkadaş guruplarından uzak durmaları gerekir. Böyle kişiler davranışlarından
    , hareket ve sözlerinden anlaşılır.
    • Boş zamanları en iyi şekilde (okumak, kültürel ve diğer faydalı faaliyetlerde bulunmak gibi meşguliyetlerle) değerlendirmelidirler.
    • Yine gençlik dönemi ; halk arasında söylendiği şekliyle “delikanlılık” devresidir. Bu yaşlarda kişilik icabı, gelecek için her an problem oluşturabilecek hareketlere girilebilir, kararlarda isteksizlik olabilir. Gençler bu hususu daima göz önünde tutmalı büyüklerin uyarılarını dikkate almalıdırlar.
    Son olarak gençlerimizi uyuşturucunun içine çeken alt kültürden bahsetmek istiyorum. İçki uyuşturucu, kumar, şans oyunları, sapıklıklar, fuhuş evden kaçma gibi faaliyetlerin tümünü besleyen, ortaya çıkaran ortama “Uyuşturucu Kültürü” adını veriyoruz. Zararlı alışkanlıkların temelinde bu vardır ve bunu önlemek uyuşturucu kültürüyle mücadeleye bağlıdır.
    Bu kültürün filizlendiği birahane, pub, diskotek, kahvehane, kumarhane, meyhane ve benzeri yerlerden uzak durmalıdır.
    Bira ve “alkolsüz” denilen bira, alkolizm ve uyuşturucu batağının başlangıç basamağıdır.
    Yine milli manevi değerlerimiz, yüzyıllardan beri nesilden nesile intikal eden geleneklerimiz uyuşturucu kültürünün panzehiridir. Bu değerlere sarılmak zorundayız. 

  • Son 100 Yılın Degil 1000 Bin Yılın En Anlamlı Fotoğrafı

    Hepinizin Binlerce Arzusu Var… Kanser Hastasının İse

    Sadece Bir Arzusu Var , O da ”İyilesmek”


    FITIK

    Fıtığın başlıca sebepleri
    Pasif işler ve ağır işler olarak 2 ana nedeni vardır.
    Pasif işlerde(egzersiz işe başma), Uzun süreli sabit (masa başı) işlerde çalışmaları.

    • zayıf insanlarda başı fazla öne eymeye ve bu davranışı alışkanlık hakine getirmeye bağlı olarak boyun fıtığı oluşabilir.
    • aşırı kilolu insanlarda ise genelde doğru ve dengeli oturmamaya bağlı bel fıtığı daha çok görünür

    Ağır işler

    Özellikle bilinçsiz ev hanımlarında, ağır yükü bacaklarla değil de bel ile kaldırma nedeni ile bel fıtığı görünür.
    Tedavi yöntemleriHer şeyden önce vucudun fiziki hareket alımının artması sağlanmalı; kültür fizik, fazla zorlayıcı olamayan yavaş heraketler, yüzme gibi sporsal faliyetler fıtığın gelişmesini engeller. Burada amaç omurları destekleyen kasların kuvetlenmesini sağlamaktır.
    Bu tanım çok geneldir. Boyun fıtığı, bel fıtığı, mide fıtığı, göbek fıtığı, kasık fıtıkları, ameliyat yeri fıtıkları, gibi birçok fıtık tanımlarını içermektedir.
    Bel fıtığı omurların arasındaki disk denen kıkırdak yapının yerinden çıkarak sinirlere doğru baskı oluşturması ile oluşur. Beyin cerrahisi bölümünün tedavi ettiği bir durumdur. Halk arasında siyatik de denir.
    Diğer fıtık çeşitleri (çocukluk gurubu hariç) genel cerrahi kapsamında olup tüm fıtkların tedavisi nihayetinde cerrahi yolladır. En sık rastlananıkasık fıtıklarıdır (ingüinal herni). Kasık bölgesinde şişlik, ağrı ile kendini gösterir. Şişlik genellikle yatınca kaybolur.

    Romatizma ?

    Vücudumuzun hareket etmesini sağlayan kaslar, kemikler, eklemler ve bu yapıları birleştiren bağlarda ön planda ağrı ve hareket kısıtlılığına bazen de şişlik ve şekil bozukluğuna neden olan hastalıklara genel olarak romatizma adı verilmektedir.
          Romatizma tek bir hastalık değildir. 200′e yakın hastalık bu sınıfa girer. İltihaplı romatizmalar (Romatoid artrit, Still Hastalığı, Sistemik Lupus Eritematozis, Skleroderma, Polimiyozit, Dermatomyozit, Behçet hastalığı ve diğer vaskülitler, Spondilitle birlikte olan artritler) Kuru romatizmalar (Dejeneratif eklem hastalığı), Mikrobik ajanlara bağlı olanlar, Metabololik ve endokrin hastalıklara bağlı olanlar, Tümörlerle beraber olan romatizmal hastalıklar, Sinir sistemi hastalıkları, Eklem dışı romatizmalar(yumuşak doku romatizmaları) ve sınıflandırılamayanlar. Eklem romatizmaları; osteoartrit (kireçlenme), romatoid artrit (iltihaplı eklem romatizması), yumuşak doku romatizmaları (fibromiyalji, MAS, bel sırt ve boyun ağrısı ) bunlar arasında en sık görülenleridir. Kalıtsal özellikler (genetik yatkınlık) bazılarında önem taşır.

    Romatizmal hastalıklar genel olarak kadınlarda daha sık görülmekte ve yaş ilerledikçe sıklığı artmaktadır. Bununla birlikte erkeklerde daha sık görülen (gut, ankilozan spondilit) ya da ön planda gençlerde görülen (sistemik lupus eritematozus, ankilozan spondilit) hastalıklar da vardır. Romatizmal hastalıklar çocukluk çağında da görülebilir.

    Romatolojik hastanın en sık yakınmaları ağrı, halsizlik, yorgunluk ve tutukluktur. Bu ağrı eklem veya eklem dışında olabilir. Hastalıklı eklemde ağrı uzun süren hareketsizliği izleyen devrelerde daha belirgin olarak hissedilir. Bu bakımdan sabahları hastalar eklemlerini çok zorlukla hareket ettirirler. Sabah sertliği de denen bu olayın süresi hastalığın tanısında çok önemlidir. 15 dakikadan az süren sabah sertliği normal insanlarda da özellikle ileri yaşlarda görülebilir.

    Eklemde olduğu zaman iltihap belirtileri ile beraberdir( şişme, kızarıklık gibi) (artrit), veya sadece ağrı vardır (artralji). Uzun süren artritler eklemlerde şekil bozukluğuna ve eklemin hiç hareket edememesine yol açabilirler. Eklemlerin yapısının, özellikle kıkırdağın bozulması (dejenerasyon) ile seyreden ve halk arasında kireçlenme olarak da adlandırılan osteoartrit (artroz) en sık görülen eklem hastalığıdır. En çok diz ve kalça eklemlerini etkiler, çok sayıda eklemi tutması nadirdir. Genellikle kırk yaşından sonra görülür. Bu hastalıkta ağrı genellikle hareket sonrasında ortaya çıkar, sabah yoktur. Bir çok hasta kendini kuru ve sıcak günlerde daha iyi, soğuk ve rutubetli günlerde daha kötü hisseder.
    Bazı iltihaplı romatizmal hastalıklar kas-iskelet sistemi dışında derimizi (kızarıklık, döküntü), iç organlarımızı (akciğer, böbrek, beyin vb.) etkileyebilir. Romatizmal hastalıklarla beraber olabilen eklem dışı şikayetler ise şunlardır: Zayıflama, iştah kaybı, ateş, göz yakınması(kırmızılık, kaşınma, bulanık görme), karın ağrısı, ishal (özellikle kanlı), yan ağrısı, göğüs ağrısı, saç dökülmesi, güneş ışığına aşırı duyarlılık, deri döküntüsü, kuru ağız ve göz, ağız içi yara ve aft, bel ve sırt ağrısı, topuk ağrısı olabilir.

    Eklemlerde bulunan zarın (sinovya) ve daha sonra eklemin iltihaplanmasının ön planda görüldüğü romatoid artrit yıllar içinde eklemlerin tahrip olmasına yol açabilen, sık görülen, müzmin bir hastalıktır. Çok sayıda eklemde iltihap görülür. Tüm vücudu etkileyen (sistemik) ve iç organları da tutabilen bir hastalıktır. Erken teşhis edilmesi ve uzun süre ilaçlarla tedavi edilmesi gerekmektedir.

    Omurga ve leğen kemiği eklemlerini tutan müzmin romatizma hastalığı ise ankilozan spondilit adını alır. Genç erkeklerde daha sık görülür. Tedavi edilmemesi omurga hareketlerinde kısıtlanmaya yol açabilir.

    Romatizmal hastalıklar vücudun her bölümündeki eklem kas damar ve sinir dokularını tutabilir. Baş, boyun, sırt, bel ve diğer eklemlerin ağrı ve tutukluklarının da kökeninde büyük bir olasılıkla önemli bir romatizma başlangıcı vardır.
    Romatizmal Hastalıklarda Tedavi Romatizmal hastalığın tedavisi hastalığa ve
    hastaya göre değişir, her hastaya kişisel bir
    tedavi planı yapılması gerekir. Doktor tarafından
    önerilmeyen tedaviler yararsız ve tehlikeli olabilir,
    uygun tedavinin yapılması gecikebilir hatta hastalığın ilerlemesine neden olabilir.

    Romatizmal hastalıklarda da en uygun tedavinin
    yapılabilmesi için hastalığa erken ve doğru teşhisin
    konulması gereklidir. Romatizmal hastalıklara erken
    dönemde teşhis konulması güç olabilir ve hastanın
    bir süre konunun uzmanı tarafından tetkik edilmesi
    ve izlenmesi gerekebilir. Romatizmal hastalıkların
    belirtileri zaman içinde değişiklik gösterebilir.
    Şikayetin olmadığı veya çok azaldığı dönemleri
    hastalığın alevlenip şikayetlerin arttığı dönemler izler.
    Romatizmal hastalıkların bir bölümü çok uzun süre
    devam edebilir, bazılarının tedavisi uzun sürebilir ve
    zordur. Bu hastalıklara müzmin (kronik) hastalıklar
    denir. Bu hastalara tedavi de verilen ilaçlar ve fizik tedavilerin doktor kontrolünde sürekli alması gereklidir. Yapılan tedaviler hastalığı tamamen yok etmese dahi hastalığın ilerlemesini önleyerek günlük yaşamın ağrısız ve rahat olmasını sağlamayı amaçlamaktadır.

    Eklemlerdeki yükü artıran fazla kiloların verilmesi, doktor tarafından önerilen egzersizlerin düzenli yapılması veya damar yapısını bozan sigara kullanımının bırakılması bazı romatizmalı hastalar için çok önemlidir.

    Romatizmalı hastaların hastalıkları, kullandıkları ilaçlar ve ilaçların olası yan etkilerini bilmesi hasta açısından çok önemlidir.

    FELÇ

    Felç
    Sinirlerin ya da kasların bozukluğundan ileri gelen hareketsizlik ya da hareket azalması. Felcin aşırı durumunda hasta, vücudunun bir yarısını ya da tamamını oynatamadığı gibi, tam bir bilinçsizlik de gösterir; yanı sıra duyu eksikliği de vardır. Ağır olgularda hasta en çok kırksekiz saat yaşar. Bir süre bilinçsiz ve hareketsiz kaldıktan sonra yavaş yavaş iyileşen olgular da vardır.

    Türleri 
    Hareketi sağlayan sinirlerin merkez nöronları ve çevre nöronları diye ikiye ayrılması nedeniyle felçler de “merkezsel felçler” ve “çevresel felçler” diye ikiye ayrılır.

        * Merkezsel felçler: Merkezsel felçlerde, kas gücünün azalması ya da yokolmasıyla birlikte kaslarda aşırı gerginlik, kemik kiriş reflekslerinde artma görülür. Bu gibi felçlere “kasınmalı felçler” denir.
        * Çevresel felçler: Çevresel felçler, omuriliğin ön boynuzlarında, omurilik köklerinde, sinir ağlarında ya da sinirlerde ortaya çıkan bir bozukluktan ileri gelir.
    Kimi kas hastalıklarının neden olduğu felçlerde ise sinir sistemi sağlam kalmakta, yalnızca kaslarda bozukluk olmaktadır.

    ÜLSER?

    Ülser: Ülseri kısaca, deri ya da mukoza üzerinde gelişerek altındaki dokularıda etkileyen açık yara olarak tanımlanır. Yaranın meydana geldiği bölgeye göre ülseri çeşitlendirmek mümkün olur.

    Gastrit midenin iç yüzündeki zarın iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Mide iltihabı veya mide nezlesi de denir.

     

    Hazırlayıcı nedenler : 
    Ağır yemekler, fazla kuru veya sert yiyecekler, hamur işleri, tatlılar, acı ve baharatlı yiyecekler, alkol, fazla miktarda çay, kahve veya sigara içmek, yemek saatlerinin düzensiz olması, çabuk çabuk ve çiğnemeden yemek, fazla ilaç kullanmak, ateşli hastalıklar, karaciğer veya safra kesesi hastalıkları, kalp hastalıkları veya romatizmadır. Tedaviye başlamadan önce hastalığın nedenini tespit etmek gerekir. Belirtileri: Mide ağrısı, bulantı veya kusma, baş ağrısı, iştahsızlık, aniden çıkan ateş, baş dönmesi, dilde beyaz pas, yorgunluk görülür. Midenin üzerine bastırlınca da ağrı hissedilir. Bu belirtiler özellikle ilk bahar ve son bahar aylarında artar. Tedavisi : Perhiz ve istirahat şarttır. Hastalığı doğuran nedenler ortadan kaldırılır. Hafif yiyecekler yenir. Aspirin gibi ilçlar kullanılmaz. Yemekler, yavaş yavaş ve çok çiğnenerek yenir.
    Mide Ülseri
    Midenin iç yüzündeki belirli bir kısmın aşınması sonucu meydana gelen yaraya mide ülseri denir. Sinir bozukluğu, midede asit fazlalığı, zamanında ve iyi tedavi edilmeyen gastrit, mide zafiyeti, karaciğer yetersizliği veya safra azlığı, kalp hastalıkları, sindirilmesi güç yiyeceklerin aşırı derecede kullanılması, haddinden fazla sigara, çay, kahve veya asit yapıcı meşrubat içmek, alkol kullanmak veya bazı ilaçların uzun süre kullanılması mide ülserini doğuran nedenler arasındadır. Hastalığın başlangıcında mide ekşimesi ve ağırlık hissi vardır. Hastanın ağzına, sık sık ekşi su gelir. Tat alma duygusu hafiflemiştir, dil paslıdır, hastanın rengi solmuştur. Karnın üst kısmına bastırılınca, acıma hissedilir. Bu belirtiler ortaya çıktıktan sonra; en kısa zamanda tedaviye geçilmezse; yemeklerden 2-3 saat sonra sırta doğru yayılan şiddetli mide ağrıları başgösterir. Baş dönmesi ve terleme de görülür. Bu devrede, kusma ile bir miktar kan da görülebilir. Bazı kimselerin büyük abdestleri katran gibi olur. Bu işaretler, ülserin ilerlemiş olduğunu gösterir. Mide ülseri, bilhassa ilk bahar ve son bahar aylarında, çok rahatsız edici bir hal alır. Ağrı ve kanamalar artar. Mide ülseri, başlangıcında teşhis edilip de tedaviye başlanılacak olursa, telaşlanmaya ve korkmaya gerek yoktur. Bu durumda yapılacak ilk iş, üzüntüye kapılmamak, aksine bütün üzüntülerden sıyrılmaya gayret sarfetmektir. Sonra tedaviye yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki hususlara kesinlikle uymak gerekir. – Tedavi süresince istirahat edin – Yemeklerinizi, her gün belirli saatlerde yiyin – Bağırsaklarınızın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayın – Sigara, çay, kahve ve alkolü bırakın – Diş sağlığına önem verin – Süt ve sütlü yiyecekler, yumurta, kızarmış ekmek, tereyağı, pelte ve haşlanmış balık, sebze püreleri ve patates yemeğini sofranızdan eksik etmeyin.
    Onikiparmak Bağırsağı Ülseri
    İncebağırsağın 25 santimetre kadar olan ilk bölümüne onikiparmak bağırsağı denir. C harfi görünümündedir. Onikiparmak bağırsağında meydana gelen ülsere tıp dilinde duodenum ülseri denir. Tedavi eidlmeyen gastrit, fazla asit, sinir bozukluğu, düzensiz hayat, gürültü, fazla miktarda sigara, çay, kahve ve alkol kullanmak, safra kesesi veya karaciğer yetersizliği, kalp hastalıkları, hormon dengesizliği, dengeli bir şekilde beslenememe, çok sıcak veya çok soğuk yiyecekler, haddinden fazla et, hamur işleri veya baharatlı yiyecekler ve bazı ilaçlar; onikiparmak bağırsağında ülserin meydana gelmesine yardımcı olur. Hasta, mide ekşimesi ve ağzına ekşi su gelmesinden şikayet eder. Ayrıca dili paslı, rengi solgundur, baş dönmesi ve fazla terleme de görülür. Midesinin üstüne basılınca, ağrı hisseder. Yemeklerden sonra da göğse doğru yayılan bir ağrı belirir. Bu belirtiler, ilk bahar ve sonbahar aylarında daha da artar. Tedavi için yapılacak ilk iş, hastalığı doğuran nedenleri ortadan kaldırmak, yemekleri az, fakat sık sık yemek, istirahat etmek ve üzüntüden uzak yaşamaya gayret etmektir.

    Astım Nedir?

    Astım kısaca soluk yolu iltihaplanması olarak tanımlamak mümkündür. Astım, hava yollarının kronik inflamatuvar hastalığıdır. Yani soluk yolu boyunca meydana gelmiş kalıcı bir iltihap söz konusudur.
    Belirtiler

    Akciğerlerinizdeki hava yollarının etrafındaki kaslar beraberce kasılır veya daralır. Bu daralmaya genel olarak “bronkokonstriksiyon” denir ve akciğerlerinizin nefes alıp vermesini zorlaştırabilir.
    Astım hastasıysanız, akciğerlerinizde bulunan hava yollarınız genelde şişlik ve rahatsızdır. Nöbet başladığı zaman daha da şişer ve rahatsızlanır. Doktorunuz bu şişme ve rahatsızlıktan “iltihaplanma” olarak bahsedebilir. İltihaplanma, ciğerlerinizden alıp verebildiğiniz hava miktarında azalmaya sebep olabilir.
    Daralma ve iltihaplanma; hırıltılı solunum, öksürük, göğüs darlığı ve nefes darlığı gibi semptomlara yol açabilir. Ayrıca, tedavi edilmediği takdirde, astım uzun vadede akciğer işlevlerinin kaybına da sebep olabilmektedir.
    Astımınız kontrol altında olmadığı zamanlarda neler yaşıyorsunuz? Nefes alırken ötme sesi mi çıkarıyorsunuz? Göğsünüzde darlık mı hissediyorsunuz? Çoğu astımlı hasta aşağıdaki klasik semptomların bir veya daha çoğunu yaşar:
    • Ötme Sesi – Nefes verirken çıkan ıslığa benzer ses.
    • Öksürük – Bir türlü kesilmeyen ve geceleri başlayan veya daha da kötüleşen bir öksürük
    • Göğüs Darlığı – Göğsünüzün çevresi halatla sıkılıyormuş gibi bir his
    • Nefes Darlığı – İncecik bir kamıştan nefes almaya çalışıyormuş, hatta hiç nefes alamıyormuş gibi bir his. Özellikle nefes vermekte zorluk.
    Yukarıda sayılan semptomlar doktorunuzun önerdiği tedavi planına uymadığınız (hatta bazen uyduğunuzda bile) durumlarda oluşabilir.
    Astımın temel gerçeği şudur: Astım hiç yakanızı bırakmayan sessiz ve sinsi bir rahatsızlık olabilir. Semptomlarınız olmadığı zamanlarda bile hava yollarınız daralmış ve iltihaplı olabilir. Bu yüzden de kendinizi iyi hissediyor olsanız bile astımı sürekli olarak kontrol altında tutmak büyük önem taşır. Tedavi edilmediği durumlarda, astımın uzun vadede akciğer işlevi kaybına yol açtığını gösteren kanıtların sayısı artmaktadır.

    Tetik çeken faktörler şunlardır:

    • Allerjenler
    • Solunum yolu infeksiyonları
    • Ev içi hava kirliliği (pasif sigara içiciliği, kızartma kokuları, cila, parfüm, saç spreyi, insektisidler, deterjan, çamaşır suyu, temizlik malzemeleri, deodorant, sprey kokuları)
    • Dış ortam hava kirliliği (kükürt dioksit, tozlar, ozon, egzoz gazları, polen, mantar sporları)
    • Bazı hava koşulları (rüzgar, fırtına)
    • Egzersiz ve hipervantilasyon
    • Bazı gıdalar ve katkı maddeleri
    • Bazı ilaçlar
    • Emosyonel faktörler (ağlamak vs.)
    TanıAkciğer Grafisi: Doktorunuz önce diğer hastalıkların olmadığından emin olmak için bir akciğer röntgeni isteyecektir.
    Spirometri: Akciğerlerin işlevlerindeki bozuklukları ortaya çıkaran ve sık yapılan bir ölçümdür.
    PEF takibi: Pefmetre adı verilen cihazla hastanın evde kendi yapacağı ölçümlerle yapılan tanı yöntemidir.
    Provokasyon Testleri: Solunum yollarındaki aşırı duyarlılığı gösteren testlerdir.
    TedaviAstım tedavisinde ilk yapılacak olan sigaradan ve alerjiye neden olan faktörlerden uzak durmaktır. Ev akarlarına karşı evde nemin azaltılması, halıların ve tüylü oyuncakların kaldırılması, ahşap veya deri mobilya kullanılması tavsiye edilir. Astım kronik bir hastalıktır. Dolayısıyla tedavisi ömür boyudur. Astım hastaları hiç şikâyetleri olmasa bile astım ilaçlarını kullanmak zorundadırlar. Aksi takdirde her yeni “akut astım atağında” solunum yollarındaki iltihap daha da artacaktır. Astım ilaçları başlıca iki çeşittir. Hava yolunu genişletenler: Tıkanıklığı giderirler, nefes alıp vermeyi kolaylaştırırlar. İltihap gidericiler: Hava yollarındaki iltihabın artmasına engel olurlar. Ancak iltihabı tamamen geçiremezler.
    ÖnerilerAstımın tanı ve tedavisin de izlenecek yolun hasta ve ilgili branş doktoru ile planlanması çok önemlidir. Tedaviden en verimli bir şekilde yararlanabilmeniz için astım konusunda bilmeniz gereken ana prensipler;
    • Hastanın Eğitimi
    • Hastanın Düzenli Takibi
    • Hastalığın Ağırlığının Saptanması
    • Tetik Çeken Etkenlerin Uzaklaştırılması
    • Atak Tedavisi İçin Hastaya Özgü Tedavi Planı
    • Uzun Süreli Tedavi Planı

    Behçet ?

    Behçet hastalığı, vücudun belirli bölgelerinde tekrarlayan iltihaplanmalara neden olan, nedeni bilmeyen bir hastalıktır. İlk olarak ağızda ve kasıklarda (genital bölgede) tekrarlayan aft şeklinde yaralar ve gözde iltihaplanma yapan bir hastalık olarak tanımlanmıştır.
    Yüzyıllar boyunca, Behçet hastalığının çeşitli belirtileri farklı hekimler tarafından gözlenmişse de, ‘ağızda ve genital bölgede tekrarlayan aft şeklinde yaralar ile birlikte gözde iltihaplanmanın başlı başına bir hastalığın belirtileri olduğunu ilk kez ortaya atan Prof. Dr. Hulusi Behçet olmuştur. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Dermatoloji (Deri Hastalıkları) Kürsüsü’nün başkanı olan Prof. Dr. Hulusi Behçet bu hastalığı 1937 yılında tanımlamıştır ve hastalık bütün dünyada hocamızın adı ile anılmaktadır.

    En sık görülen hastalık belirtileri şunlardır:
    Ağız Yaraları (Aftlar)

    Ağız yaralarına hemen hemen her hastada rastlanır. Bununla birlikte % 1-3 gibi az bir kısım hastanın ağızda yara şeklinde bir belirtiyi hiç göstermeksizin, sendromun diğer belirtilerini gösterdiği de bilinir. Bu yaralar genellikle sendromun ilk belirtisi olmaktadırlar. Diğer belirtiler ortaya çıkmadan yıllarca yalnız aft yakınması bulunan hastalar seyrek değildir. Behçet’te ağız yaralarının büyük çoğunluğu, sık gözlenen bir hastalık olan tekrarlayıcı aftlardan ayırt edilemez ise de, çok sayıda olmaları ve daha sık nüks etmeleri gibi farklılıklar vardır. Behçet’teki aftlar genellikle ayda bir veya birkaç kez tekrar eder ve birkaç gün ile bir hafta içinde iyileşirler. Sayıları birkaç tane olup, zaman zaman ağrı hissine yol açabildiklerinden hastanın beslenmesini zorlaştırabilirler.

    Cinsel Bölge Yaraları (Genital ülserler)
    Cinsel bölge yaraları küçük, deriden kabarık kırmızılık veya sivilce halinde başlar, ve bunu çabucak, zımbayla delinmiş gibi görünümde ve yavaş iyileşen yaranın gelişmesi izler. Bu yaralar hemen hemen her zaman yerlerinde iz barıkarak iyileşirler. Sağdaki resimde bir yara sonrası kalmış iz görülmektedir. Cinsel bölge yaraları aftlara kıyasla, sayıca daha azdır ve daha uzun sürede iyileşirler.
    Behçet sendromunda cinsel bölge dışında da benzer yaralar gözlenebilir. Koltuk altları, kasıklar gibi büyük kıvrım yerlerinde, sivilce şeklindeki belirtilerin patlamasıyla ortaya çıkan bu tür yaralara hastalarda zaman zaman rastlanabilir.

    Deriye Ait Belirtiler
    Behçet sendromundaki deri belirtileri üç tipe ayrılabilir:

    (i) kırmızı ve ağrılı yumrular şeklindeki belirtiler;
    (ii) sivilce benzeri belirtiler;
    (iii) deri damarlarının hastalanmasıyla ilgili belirtiler.

    Paterji (Derinin Özgün Olmayan Reaksiyonu)

    Bu test, Behçet sendromlu hastanın önkol derisine steril bir iğne batırılarak yapılır. Reaksiyonun oluşabilmesi için iğnenin dermis adı verilen katmana kadar girmesi gereklidir. 24 saatte belirginleşip 48 saatte maksimum olan reaksiyonda önce kırmızı bir halka ile çevrili, 1-2 mm’lik bir kabarıklık belirir. Öyle kalabildiği gibi çoğu kez 1-5 mm’lik bir steril cerahatli sivilce haline döner. Yandaki şekilde böyle bir reaksiyon görülmektedir. Türk Behçetlilerde özgüllüğü ve duyarlılığı oldukça yüksek bir test olarak kullanılabilmektedir. Türkiye, Japonya ve diğer Akdeniz ülkelerinde pozitiflik oranının % 50-80 olmasına karşın, İngiltere ve Amerika’da pozitifliğe pek rastlanmaz. Test erkeklerde kadınlara kıyasla daha şiddetlidir, ancak paterji pozitifliği ile hastalığın klinik şiddeti arasında bir ilişki yoktur.

    Göz Belirtileri
    En önemli organ tutulmalarından biri olan gözdeki iltihaplanma hastaların yarısında tespit edilir. Gözde kanlanma ve bulanık görme şeklinde kendini gösterir. Erkeklerde ve genç kişilerde göz hastalığı daha sık ve seyri daha ağırken, kadınlarda ve yaşlılarda ise daha seyrek ve daha hafiftir. Göz belirtileri, değişik şekillerde olabilmektedir. Yandaki resimde okla gösterilen, hastalığın ilk tanımlanan bulgularından biri olan hipopiyon’dur. Göz tutulması bulunan hastaların ancak % 10-20′sinde körlüğe kadar gidebilen ağır bir seyir söz konusudur.

    Eklem Belirtileri
    Hulusi Behçet, bu sendromu tanımladıktan bir sene sonra, 1938′de hastalarında romatoid ağrılardan bahsederek ilk kez eklem tutulmasını da bildirmiştir. Behçet hastalarının hemen hemen yarısında görülen eklem tutulması hastalığın ana yakınma ve bulgularından bir tanesidir. Bu tutulma eklem ağrısı şeklinde olabileceği gibi, daha sıklıkla eklem şişmesi şeklinde karşımıza çıkar. Bu durum ortaya çıktığı zaman eklemde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı olmasına rağmen kızarıklığa pek rastlanmaz. Tutulan eklemler, en sık dizler olup onu sırasıyla ayak bileği, el bileği ve dirsek takip eder. Şekil bozukluğu pek yapmaz ve genellikle 1-2 hafta içinde kendiliğinden iyileşir.

    Damar Belirtileri
    Behçet sendromunda toplardamarların tutulması sık, atardamarların ise seyrektir. Tromboflebit genelde hastaların dörtte birinde ve hemen hemen her zaman erkeklerde görülürken kadınlarda çok seyrek gözlenir. Bacakta şişlik şeklinde kendini gösterir. En sık olarak yüzeysel veya derin tromboflebit şeklinde karşımıza çıkar. Özellikle bacaklardaki tromboflebit uzun sürdüğü zaman zor iyileşen bacak yaralarına neden olur.

    Tedavi:Behçet hastalığının şifa anlamında, yani hastalığı tamamen ortadan kaldırıcı bir tedavisi yoktur. Fakat kullandığımız pek çok ilaç sayesinde hastalığın belirtilerini tedavi etmek, vücuttaki iltihabi reaksiyonu baskılamak, belirtilerin tekrarlama sıklığını ve şiddetini azaltmak mümkün olmaktadır.

    Bu amaçla sık kullandığımız ilaçların başlıcaları şunlardır:
    Kolşisin, bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar (Azatioprin-Imuran, siklosporin)

    KOLİT

    Ülseratif kolit nedir?
    Ülseratif kolit, kalınbarsakların iç yüzeyini tutan inflamasyon gelişmesi sonrası hastalardakarın ağrısı, ishal ve kanlı ishale giden bir hastalıktır.

    Ülseratif kolitle sıkça ortak anılan bir hastalık daha vardır. Kron hastalığı. İkisi genellikle inflamatuar barsak hastalığı olarak da ortak ad altında bahsedilebilmektedir.
    Kadın ve erkeklerde yaklaşık eşittir. Genellikle 30-40 yaş hastalığı olmakla beraber erken ve geç yaşlardada görülebilir.
    Ülseratif kolit sadece kalın barsağı tutar. Barsağın sona yakın kısmı (rektum)dan başlar ve başlangıcına doğru ilerler.
    Barsağın bölümleri

    Ülseratif kolitin sebebi nedir?

    Bugün için sebep net olarak bilinmemektedir. Herhangi bir enfeksiyon ajanı net olarak tesbit edilememiştir. Ülseratif kolitde kron hastalığıda bulaşıcı değildir.
    Hastalığın oluşumunda immün sistem (vücudumuzun savunma sistemi) normal daha abartılı ve süreğen (kronik) bir şekilde aktifleşmesi sonucu oluşur. Açık bi deyişle savunma sistemimiz kendi barsak dokumuza sanki o yabancı bir doku imiş zannederek saldırır. Savunma sistemindeki bu kontrol eksikliği daha çok bu hastalarda genetiktir. Bu hastaların yakınlarında inflamatuar barsak hastalığı daha sık görülür.

    Ülseratif kolit hastalarında ne şikayetler vardır?

    Hastalardaki şikayet ve belirtiler hastalığın kalın barsakta ne kadar yer tuttuğuna ve yangının (inflamasyonun) derecesine bağlıdır.
    Proktit: sadece rektum tutulur. Rektal kanama, tuvalete sıkışma, tenesmus (barsak harekteleri olmadan o bölgede ağrı), kanlı ishal olabilir.
    Sol kolit:daha baştaraflarıda tutması ile tutulan mesafe artar. Şikayetler daha şiddetli olabilir. Zayıflama ve kansızlık gelişebilir. Kanlı ishal sıklığı, urgency (ani tuvalet için sıkışmalar) ve karın ağrısı daha sık olur.
    Pankolit:tüm barsağın tutulumu söz konusu. Tedavisi daha zor. Şikayetler aktif döndemde daha fazladır. Yukarıdaki şikayetlere Ateş, gece terlemesi eklenebilir.
    Fulminan (ölümcül) ulceratif kolit:çok nadir hastada yangı çok şiddetli olur. Barsak ileri derecede genişler duvarı incelir. Hasta ileri derecede bitkin, toksik görünümde hatta şoktadır. Hastaneye yatırılıp kuvvetli damariçi ilaçlarla müdahele edilmelidir. Cevap yetersiz kalırsa barsak delinmesini önlemek için cerrahi operasyonla barsağın alınması gerekebilecektir.

    Ülseratif kolit tanısı nasıl konur?

    Ülseratif kolit tanısı öncelikle karın ağrısı, kanlı ishal olan kişilerde düşünülmelidir.
    Gaitadabazı bakteriler için ve amip (parazit) içinincelemeyapılmalıdır. Zira shigella gibi bazı bakteriler ve entaemoba histolitika gibi parazitler ülseratif kolite benzer tablooluşturabilir.
    Anemi,beyaz küre yüksekliğivesedimantasyonyüksekliği görülebilir. Anemi (Hemoglobindüşüklüğü-kansızlık) kanamadan dolayı olur. Beyaz küre ve sedimantayon yüksekliği yangı (iltihap-inflamasyon) olayının şiddetini yansıtır.
    Esas tanı barsak yüzeyininkolonoskopidediğimiz önden görüşlü hortum şeklinde cihazla incelenmesi ve küçük doku parçaçıkları alındıktan sonra patolojik olarak (mikroskop altında incelenmesi) ile konur. Kolonoskop ile aynı zamanda tutulum olan bölgenin uzunluğu da anlaşılacaktır.
    Bariumlu barsak grafisi, barsaklara maktadan ilaçlı sıvı (baryum) verilerek çekilen barsak filmleridir. Tutulum bölgesini ve ülserleri gösterebilir. Ancak mikroskopik tanı için parça alma işlemi bunda olamadığından daha az değerlidir.
    Ülseratif kolitin komplikasyonları (ona bağlı gelişen diğer hastalıklar) nelerdir?[Başa Dön]
    Ülseratif kolit komlikasyonları genel olarak hastaların %10 unda görülür.
    Toksik megakolon;Akut yangının şiddetli olduğu dönemlerde gelişebilir. İnflamasyonun şiddeti ile barsak genişler ve duvar incelir. Hastada ateş, aşırı bitkinlik, anemi, şok tablosu olabilir. Damar içi ilaçlarla çabucak düzelme olmazsa gecikemeden cerrahi yapılmalıdır.
    Kanser:ülseratif kolit hastalarında sol barsak kısmı tutuldu ise 10-15 yıldan sonra, tüm barsak tutuldu ise 8 yıldan sonra kanser riski 10-20 kat artar. O yüzden bu sürelerden sonra barsaklar yıllık olarak kolonoskopla incelenmeli kanser öncesi değişiklikler tespit edilirse beklemeden ameliyat edilmelidir.
    Artrit: (Eklem iltihabı), ülseratif kolit ve kron hastalığında görülebilir. Bel ağrısı, sakroiliak eklem tutulumunda gelişecektir.
    Eritema nodosum:daha çok bacak ön yüzde ağrılı küçük kızarık şişlikler olabilir.
    Üveit, episclerit:ağrılı ve kızarık göz lezyonları olabilir. Görmede kalıcı hasarlar yapabilir.
    Primer sclerozan kolanjit:ülseratif kolit hastalarıda safra yollarında büzüşme ve daralmalarla gidebilen safra akışını bozarak ileri dönemde karaciğere zara veren karaciğer nakline kadar giden sorunlar oluşturabilen bir durumdur.

    Ülseratif kolitin tedavisi nasıl yapılır?

    Tedavide ilaçlar ve cerrahi söz konusudur. Ancak cerrahi, genellikle şiddetli yangının (inflamasyon) kontrol altına alınamadığı, barsak yırtılması riski olan hastalarda veya kanser riski olduğunda yapılır. Zira operasyonda kolon alındığından karın duvarına bir dışkı deliği (kolostomi)  yapılmak zorunda kalınabiliyor. Buda hayat kalitesini düşüreceğinden son çare olarak önerilmektedir.
    Ülseratif kolit ilaçlarla tamamen iyileşmez. Ancak tama yakın baskılanır. Hastalık kendisi zaman içinde alevlenmelerle (relaps) ve yatışmalarla (remisyon) gider. Alevli dönemlerde kanlı ishal , karın ağrısı ol
    urken yatışık dönemlerde hastalar şikayetsiz olurlar.

    İlaç tedavisinde amaç:
        * Hastalığı yatıştırmak (remisyonu sağlamak)
    * İyilik     halini sürdürmek-idame
    * İlaçların yan etkilerini kontrol altında tutmak
    * Hayat     kalitesini artırmaktır.

    Kullanılan ilaçlar iki gruptur:
    1)anti-inflamatuar ilaçlar
    a)5-ASA preparatları
    b)Steroidler- lavman veya ağızdan
    2)İmmundüzenleyiciler (immun modülator ilaçlar)
    a)Azothiopurin
    b)6- mercaptopurin
    c)Siklosporin
    d)Metotroksat
    Bu ilaçlar ülseratif kolitin temelinde olan aşırı abartılı ve uygunsuz savunma reaksiyonunu baskılayarak etkili olurlar.

    Damar Hastalıkları..

    SİROZ

    Siroz karaciğerin kronik (sürtonicegen) bir hastalığıdır. Çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir, ama hücre temelindeki oluşum süreci hep aynıdır. Sirozda yineleyen hücre ölümü, halka biçiminde bağdoku artışı ve yumrular biçiminde doku yenilenmesi görülür. Belirtileri ise (Vena porta) toplardamar sisteminde portal kan basıncı yükselmesi ve ilerleyici karaciğer yetmezliğidir.
            Karaciğer sirozunun kalıtsal yatkınlık dışındaki en önemli nedenleri, geçirilmiş viral hepatit  hastalığı ve alkolizmdir. Bir takım siroz olgusunda ise hastanın öyküsünde alkolizme ya da sarılığa rastlanmaz. Kriptogenetik (nedeni bilinmeyen) siroz adı verilen bu olguların bazısında hastanın sanlıksız bir viral hepatit geçirmiş olabileceği düşünülür. (Ömeğin karaciğer iltihabı sonrasında gelişen siroza özgü büyük yumrıılar görülebilir.) Karaciğerde demir birikmesi (hemokromatoz) ve kronik konjestif kalp yetmezliği de siroza neden olabilir.

            Karaciğer sirozu birçok nedene bağlı olabilirse de oluşum süreci değişmez. Bir dış etken yapısal bir işlev azalmasının ya da henüz tam aydınlatılmamış olan kalıtsal bir yatkınlığın bulunduğu karaciğerde (belki de antikor yapısındaki) bir mekanizmayı harekete geçirir. Daha sonra kendi kendine işlemeyi sürdürebilen bu mekanizma sirozu başlatan bir tetik gibi işlev görür. Bir başka bir deyişle karaciğer, hastalığın nedeni kendi hücreleriymiş gibi davranmaya başlar. Karaciğer hücresine zarar veren herhangi bir etken karşısında bağdoku yalnızca ölen hücrelerin yerini almakla kalmaz; karaciğer hücreleri de işlevsel bir lobcuk oluşturacak katmanlar biçiminde yenilenmez. Tam tersine, karaciğer dokusunun araları aşırı bağdokuyla dolar ve bunun sonucunda lobcuğu parçalara ayıran yalancı lobcuklar oluşur. Böylece hücre yenilenmesi amaçsız ve yaygın bir yangı oluşumuna dönüşür. Aşırı çoğalan bağdoku daha sonra büzülerek yakınındaki hücre ve damarları sıkıştınr ve organda oksijen yetersizliğine neden olur. Karaciğer sirozunda görülen sinüzoit ağ (ince damar işlevi gören boncuklar) azalması hastalığın ileri evrelerinde şiddetlenerek dolaşımı durdurabilir. Böylece başka hücrelerin de ölmesiyle tamamlanan döngü, bir kez daha başlayıp yayılmaya hazır hale gelir. Bazı uzmanlann iyi huylu bir tümör hastalığı olarak nitelemesine yol açacak kadar aşırı bir üreme gösteren siroz hücreleri organdaki besleyici maddeleri tüketir. Asalak gibi öteki karaciğer hücrelerinden beslenen siroz hücreleri artık hastalığın ve hücre ölümünün nedeni olmuştur.

            Sirozun en az bilinen yanı aşın bağdoku üretimidir. Bu olay zehirlenme ya da bağışıklık tepkisine bağlı olarak retiküloendotelyal sistem etkinliğinin artmasından kaynaklanabilir. Herhangi bir nedenle zedelenen ya da ölen karaciğer hücresi bağışıklık sistemi tarafından “yabancı” olarak tanınır ve sistemin antikor oluşturarak yanıt vermesine yol açar (kandaki belirgin gammaglobulin artışı buna bağlıdır). Karaciğer hücrelerindeki antijen-antikor tepkisi hücre ölümüyle sonuçlanır ve böylece retiküloendotelyal sistemin uyarılmasıyla aşırı miktarda üretilen bağdoku karaciğer hücrelerinin yerini alır.

            Viral hepatit, alkol gibi bir dış etkenin neden yalnızca bazı insanlarda karaciğer hücrelerini vücuda “yabancı” kıldığı sorusuna henüz doyurucu bir yanıt getirilememiştir. Ama yanıtın allerji ya da immun (özbağışıklık) süreçlerinde olmadığı söylenebilir.

    SİROZLU KARACİĞERİN DURUMU

            Yukarıda sözü edilen siroz tiplerinin (alkolik, doku ölümü sonrası, safra sistemi kökenli) her birine özgü belirli anatomik ve patolojik değişildikler vardır. Ama bazı temel özellilder bunlann hepsinde, özellikle de karaciğer kökenli siroz olgulannda görülür. Alkole bağlı sirozda karaciğer önce büyür, hastalığın son evresindeyse küçülür. Yüzeyi ince pürtüklü yapıdadır. Doku ölümü sonrasında gelişen sirozda ise karaciğer büyüyebilir ya da büyümeyebilir; yüzeyi her zaman düzensiz ve kaba pürtüklüdür.

            Biyopsiyle alınan ömeğin mikroskopla incelenmesi tipik siroz bulgularını ortaya koyar. Karaciğer tam bir yapısal düzensizlik içindedir. Sağlıklı organdaki düzenli karaciğer lobcukları artık tümüyle ya da hemen hemen yok olmuştur. Asıl işlevi karaciğerin destek sistemini oluşturmak olan bağdoku bölmeleri (septum) tam bir dağınıklık içinde her yana doğru gelişmiştir. Damarlar daha da düzensizdir. Her yerde eşmerkezli olarak yerleşmiş hücre kümeleıi görülür. Bunlar sağlıklı lobculdara benzemekle birlikte merkezlerinde bir toplardamar yoktur ve dağılımlan düzensizdir. Yumru biçimindeki bu oluşumlara yalancı lobcuk denir.

            Gerek bağdoku oluşumu, gerekse yalancı lobcuk oluşumu yıkıma uğrayan karaciğer hücrelerinin yeni hücre üretme ve çoğalma yoluyla giriştiği onarım çabasını temsil eder. Ama yeni hücre üretimi aşırı miktardadır ve dağılımı düzensizdir.

    HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

            Başlangıçta hastamn yakınmaları çok azdır ve belirtiler yalnızca bu hastalığa özgü değildir. İştahsızlık, çabuk yorulma, bulantı, sindirim bozukluklan, barsak işlevlerinde düzensizlik (kabızlık), midede ağırlık duygusu, yağlı besinleri sindirememe, aşırı gaz, ayaklarda ödem (şişlik), hafif ateş gibi bu belirtilerin çoğu sirozdan başka hastalıklarda da görülür. Bunlar aşırı alkol alımı ya da safra yolları hastalıklanyla eşzamanlı olarak ortaya çıkan bir mide-onikiparmakbağırsağı iltihabından da kaynaklanabilir. Ayrıca bu belirtiler kronik hepatit belirtilerine çok benzer. Siroz çeşitli hastalıkların sonunda gelişebildiğinden gerçekte birçok geçiş tablosu vardır ve bazen tanı biyopsiyle bile kesinleştirilemez.

    Hastalığın ileri evresine dekompanse siroz adı verilir. Bu dönemde iştahsızlık tam bir iştah kaybına dönüşür. Hasta halsizdir ve sürekli zayıflar, çünkü genellikle dokularda su tutulmaz. Cinsel istek gittikçe azalır ve sonunda cinsel iktidarsızlık ortaya çıkar. Özellikle sabahları ve aç karnına olmak üzere bulantı ve kusma görülür. Bağırsaklarda aşırı gaz birikmesi en ağır ve kesin belirtinin ortaya çıkmak üzere olduğunu gösterir. Hasta geceleri gündüzden daha çok idrar çıkarır ve sonunda en ağır belirti olan assit (karın boşluğunda sıvı birikmesi) ortaya çıkar.

    KARINDA SIVI BİRİKMESİ (ASSİT)

            Hasta bir yandan karnının rahatsızlık verecek biçimde şiştiğini, bir yandan da günlük idrar miktarının azaldığını ve idrar renginin koyulaştığını fark eder. Karın gittikçe gerilir; deri ulaşabileceği en yüksek gerginlik düzeyine ulaşır. Hasta oldukça garip bir görünüm alır. Karındaki şişkinlik ve gerginlikle birlikte solunum güçlüğü ortaya çıkar. Biriken sıvı diyaframa baskı yaparak hareketlerini sınırlar ve solunumu çok güçleştirir. Assit gelişimiyle birlikte kanda albümin düzeyi düşer, aldosteron salgısı artar ve özellikle toplardamar sisteminde kan basıncı yükselir.

            Toplardamar sisteminde
    tansiyonun yükselmesi siroza doğru giden bir karaciğerde olanların incelenmesiyle açıklanabilir.

    V. PORTA TOPLARDAMAR SİSTEMİNDE KAN-BASINCI YÜKSEKLİĞİ  (Portal Hipertansiyon)

            Yeni oluşan bağdoku ve özellikle de çok miktarda yalancı lobcuk kümelenmesi karaciğer dolaşımının bir bölümünü yıkıma uğratır; bir bölümünde de baskı ve boğulmaya yol açar. Bu durum karaciğer toplardamarlarının lobcuk içi küçük dallarında, yani  portal toplardamarların doğduğu yerlerde daha belirgindir. Bu damarların görevi karaciğerden çıkan kanı toplamaktır. Bunların bazısının bile kapanması doğal olarak karaciğer içi kan akışında belirgin zorluğa yol açar ve karaciğerde kan göllenmeye başlar.

            Kapiller toplardamarı bağırsaklardan ve dalaktan gelen bütün kanı karaciğere geçiren ana damardır ve taşıdığı kanın karaciğere girmesi de karaciğerde dolaşım koşullarının böyle kötüleşmesi durumunda zorlaşır. Kanın karşısındaki direnç arttıkça, onu yenmek için gereken güç de artar ve böylece portal toplardamar sisteminde kan basıncı yükselir. Yapılan ölçümler portal toplardamarında basıncın normalde 20 cm su basıncından az olması gerekirken, sirozlularda 25-60 cm su basıncına kadar yükseldiğini göstermiştir.

    Yan dolaşım gelişmesi – Sirozun çok ağır bir belirtisi de portal toplardamarda kan basıncı yükselmesine bağlı olarak bir yan dolaşımın ortaya çıkmasıdır. Yan dolaşım yemek borusu (özofagus) düzeyindeki toplardamarlarda varis oluşumu biçiminde ortaya çıkar ve hastanın yaşamını tehlikeye soktuğundan ayrıca tedavi edilmesi gerekir.

            Portal toplardamarı kanının karaciğere zor akması ve damarda basıncın yükselmesi sonucunda kan daha kolay akabildiği yeni yollara yönelmeye başlar. Buraya kadar kötü bir durum yoktur; tam tersine bu gelişmenin pratik bir yararı da vardır. Vücudun kendiliğinden aldığı bu acil önlemden sonra, karaciğerdeki kan göllenmesi biraz hafifler. Ama bir de komplikasyonu vardır: Kanın bulduğu yeni akış yollarından biri, portal toplardamara akan mide koroner (taç) toplardamarıdır. Kan bu yoldan yemek borusu toplardamarlarına ve daha sonra üst anatoplardamara yönelir.

    Yemek borusu toplardamarlarları zayıf damarlardır. Bazen yeni kan kütlesinin oluşturduğu yüksek basıncına dayanamazlar. Duvarları daha da zayıflar ve genellikle bacaklardakilere benzeyen varisler oluşur. Bu varisler yemek borusu boşluğuna doğru büyüdüğünden büyük ve sert bir lokma ya da mukoza örtüsünü sindirerek yıkıma uğratan ülser gibi bir etken varisleıin yırtılmasına neden olur. Sirozun dengelenebildiği (kompanse) evresi bu noktada aşılır ve hastada tehlikeli bir iç kanama başlar. Kanama dursa da sorun bitmez, çünkü vücut artık sirozu düzenleyici etki gösteremez (dekompanse siroz) ve aşırı kansızlık hastada temel bir tedavi sorunu yaratır. Yemek borusu varisleri radyolojik incelemeyle belirlenebilir. Yan dolaşım gelişmesi yemek borusu varisleri dışında basur ve yüzeysel karın toplardamarlarının genişlemesine de yol açabilir.

    Dalak büyümesi :
             Portal toplardamardaki yüksek tansiyon genellikle dalağın büyümesirıe yol açar. Büyüyen dalak kemik iliğinin etkinliğini kısıtlar; alyuvar, akyuvar ve trombositlerin üretimini engeller. Kemik iliğinde alyuvar yapımının azalması alyuvar üretimini uyaran folik asit yetersizliği ve aşırı alyuvar yıkımıyla da birleşince hastada kansızlık ve vücut direncinde belirgin düşme ortaya çıkar. Bu durumda hastanın olası bir kanamaya dayanabilmesi zordur. Akyuvarların azalması,mikroplann saldınsı karşısında vücut savunmasının yetersiz kalmasına yol açar. Sirozlu hasta bakterilere karşı daha dirençsizdir ve her türlü enfeksiyondan çok kolay etkilenir, Trombositler kanın pıhtılaşmasında önemli rol oynadığından bunlann azalması, kanama eğilimini artınr. Sirozlularda sık görülen kanama, trombositlerden başka yine  pıhtılaşmada etkisi olan protrombin, fibrinojen, faktör V, Vİİ, X gibi maddelerin eksikliğine de bağlıdır. Bu maddelerin üretiminde karaciğerin etkinliği önemlidir.

            Kandaki bu değişikliğin sonucunda hastada burun kanaması nöbetleri, diş fırçalarken, bazen de kendiliğinden dişetlerinde kanama ya da dışkıyla kan çıkarma görülür. Dışkıyla çıkan kan her zaman gözle görülmeyebilir: Kan sindirim kanalının alt bölümünden, yani basur ve rektumdan gelmiyorsa ve fazla miktarda değilse, kanamanın tek belirtisi dışkının koyu, bazen kapkara (katran gibi) bir renk almasıdır.

            İlerlemiş siroz olgularında araya giren bir enfeksiyon, uzun süreli kabızlık, varis kanaması, karaciğere zararlı ilaçların alınması gibi bir etken gittikçe şiddetlenen bilinç bozukluğuna yol açabilir. Hastada hafif uyku hali, davranış değişikliği, ellerde titreme ve ağızda hastalığa özgü (amonyak gibi) bir koku ortaya çıkar ve sonunda koma gelişir.

    SİROZLU HASTANIN GÖRÜNÜMÜ

            Sirozlu hasta zayıftır ve bacaklarda daha belirgin olan bu zayıflık, assit varsa karındaki şişiik nedeniyle daha da dikkat çekicidir. Derisi toprak renginde, normalden daha koyu, griyle kahverengi arası bir renktedir. Bazen sanlık da gelişir.

            Deride sarılık gelişmese bile gözlerde her zaman san bir gölge vardır. Özellikle yanaklar ve burun, alkoliklerdeki gibi kızarmıştır; bu bölgelerde parlak kırmızı renkte noktalar gözlenir. Aynı gelişme avuçlarda ve tabanlarda da görülür. Tipik olmamakla birlikte sık rastlanan bir belirti de yüz, boyun, sırt, göğüs ve kollarda görülen ince damar ‘yıldızları’dır; “örümceksi ben” (spider angioma)  olarak da bilinen bu oluşumlar yaklaşık 5 mm çapında, bir merkezden yayılan küçük damar genişlemeleridir. Başta koltukaltındakiler olmak üzere genellikde vücut kılları da dökülür. Bütün bu belirtiler iç salgı sistemi kökenli bozukluklara, yani karaciğer işlevlerinin bozulmasıyla ortaya çıkan hormonal dengesizliğe bağlıdır.

    TANI

            Sirozda karaciğer ele geliyorsa sertleşmiştir, ama yapısı her zaman tekdüze değildir. Yüzeyi pütürlü olduğundan düzensiz, kenarları ise net ve keskindir. Hastaların çoğunda dalak büyümüştür. Serum elektroforezi gammaglobulinlerin belirgin ölçüde arttığını gösterir. Bu arada albümin-globulin oranı tersine dönmüştür. Karaciğer hücrelerinin protein bireşimleme gücünü belirlemeye yönelik test sonuçları kanda albümin, serumda psödokolinesteraz ve ayrıca pıhtılaşma faktörleri eksikliğini ortaya koyar. Karaciğer hücrelerinin salgılama etkinliği de bozulmuştur; bu nedenle kanda bilirubin düzeyi yükselir. Karaciğerdeki bozukluğa ve safra göllenmesine işaret eden enzimler genellikle çok artmamıştır.

            Kesin siroz tanısı için en güvenilir yöntemler laparoskopi ve karaciğer biyopsisidir.
    Lokal anestezi koşullarında yapılan laparoskopide karına sol yandan bir iğneyle girilerek hava verilir. Böylece karın duvarı, altındaki organlardan uzaklaştırılarak iç organlar görüntülenir. Bu aşamada yine lokal anestezi altında karaciğer kenarının altından, sağ yanda karın duvarı delinerek laparoskop aygıtı karın boşluğuna sokulur. Aydınlatma sistemi çalıştınlarak karaci
    ğerin kenar ve yüzeyinin bir bölümü bütün aynntılarıyla görüntülenir. İğneyle karaciğerden parça alınmasını içeren karaciğer biyopsisi, laparoskopi sırasında da yapılabilir. Alınan biyopsi örneği mikroskopta incelenir.

    TEDAVİ
            Siroz ağır bir hastalıktır ve genel kabule göre tedavisinden çok, önlenmesine ağırlık verilmesi gerekir.

            Düzenli olarak alınan asırı miktarlarda alkolün çok zararlı olduğu kesindir. Dolayısıyla siroza yakalanma tehlikesine karşı ilk önlem olarak alkol kısıtlanmalıdır. Bir başka önemli siroz nedeni de hepatittir. Hepatitte hekimin iyileşme dönemine ilişkin öğütleri tutulmalı ve karaciğerin tümüyle iyileşmesi için ortam sağlanmalıdır.

            Sirozlu hastanın yaşaması hekimin önerilerine uymasına bağlıdır. Alkolden kesinlikle uzak durmalı, artık “az” içmenin yetmediğini; “hiç” içmemek gerektiğini bilmelidir. Beslenmenin temel bir önemi vardır. Karaciğer besinlerle alınan bütün maddelerin metabolizmasmda etkili olan bir organdır. Genel görüşe göre hasta dengeli beslenmeli, günde 100 gr protein (yağsız et, balık, yağsız peynir), 10 gr bitkisel ve kesinlikle kızarmamış yağ ile 300-400 gr karbonhidrat (şeker, ekmek, hamur vb) almalıdır.

    Bir başka önemli kural da olabildiğince az tuzlu yemektir. Barsakların düzenli çalışması sağlanmalı, kabızlık önlenmelidir. Kabızlık hem atılması gereken maddelerin barsaktan emilmesiyle karaciğeri aşırı çalışmaya zorlar, hem de sindirim kanalının dışkılama için aşırı zorlanmasına yol açarak yemek borusu varislerinin birinin yırtılmasıyla sonuçlanabilir. Genel önlemler arasında ise hastanın soğuktan, aşırı yorgunluktan ve enfeksiyon hastalığı olanlarla temastan kaçınması yer alır.

            Sirozlu hastalarda yemek borusu varislerini ve assiti tedaviye yönelik uygulamalar vardır. Son yıllarda, ilerlemiş siroz olgularında karaciğer nakli ameliyatına da başvurulmaktadır.

    HEPATİT

    HEPATİT NEDİR ?
    Karaciğerde meydana gelen iltihabı reaksiyon tıp biliminde hepatitis olarak tanımlanır. Türkiye de yaygın olarak hepatit olarak tanımlanır. Ancak ülkemizde de hepatit denilince yaygın olarak hepatit B kavramı anlaşılır. Ancak hepatitin tek sebebi virüsler ve hepatit B değildir. Hepatite virüsler (hepatit B, hepatit C …), bakteriler, çeşitli ilaçlar, uzun süreli alkol kullanımı ve çeşitli endüstriyel maddelere maruz kalmak yol açabilir. Ne sebeple olursa olsun ortaya çıkan hepatit karaciğer hücrelerinde hasara sebep olur. Karaciğerde hassasiyet şişme ve iltihap ortaya çıkar. Karaciğer de yaygın bir hassasiyet ortaya çıkar. Hepatit bazı durumlarda kalıcı hasarlara sebep olur. Burada önemsenmesi gereken en önemli durum virüslerle ortaya çıkan hepatitin bulaşabilmesidir. Yukarıda sayılan diğer hepatit tiplerinin insandan insana bulaşmamasıdır.

    HEPATİT A 
    Hepatna virüs denilen aileye mensup olan hepatit A virüsü bir RNA virüsüdür.Hepatit a virüsü karaciğerde akut iltihaplanmaya sebep olur.

    HEPATİT A VE KLİNİK SEYİR
    Genellikle çocukluk döneminde geçirilir. Klinik olarak 6 ile 12 ay arasında hepatit A enfeksiyonu geçer. Bazı hastalarda safra sistemini tıkama nadiren olsa görülür. Çok düşük bir olasılıkla hepatit A fulminan hepatit denilen ciddi bir karaciğer hasarı ile giden tipe yada kronik (müzmin) forma dönüşebilir. bu durum ciddi sorunlara yol açabilir.

    HEPATİT A DA TEŞHİS:

    Anti-HAV IgM denilen anti serumun erkan dönemde kanda bulunması ile teşhis edilir.
    HEPATİT A NASIL BULAŞIR?
    Hepatit A tıpta oral-fekal yol denilen ağız dışkı yolu ile bulaşır. Enfekte su veya
    besinlerin alınmasını takiben ortaya çıkar. Burada önemli olan toplu bakım hizmeti verilen yerlerde bu virüsün bulaşma riskinin olduğunun bilinmesi önemlidir. (okul, anaokulu…)

    HEPATİT B 
    Hepatit B virüsü ile ortaya çıkan karaciğer hücre iltihabı ve hasarı hepatit B hastalığı olarak tanımlanır. Ülkemizde taşıyıcılık oranı %3 ile %7 arasındadır.

    HEPATİT B NASIL BULAŞIR ? 
    İnsandan insana vücut sıvıları yolu geçer:
    • Kan
    • Semen (meni)
    • Vajinal sıvı ve salgılar (adet kanı dahil)
    • Doğum sırasında anneden bebeğe geçiş (perinatal hepatit)

     KAN ÜRÜNLERİ: 

    • Kan yolu ile bulaşma özellikle gelişmiş ülkelerde damardan yasa dışı ilaç kullananların, kullandıkları iğnelerin bir şekilde diğer insanlara yayılması ile ortaya çıkmaktadır. Ayrıca yine bu kişilerin kullandıkları eşyaların diğer kişilerce kullanılması da bulaşmayı sağlar. Ancak dünya üzerinde hepatit B açısından oldukça yüksek riskli bir grup olan sağlık çalışanları açısından iğne yolu ile bulaşma son derece önemlidir. Çeşitli sağlık birimlerinde çalışan sağlık personeli özellikle kaza sonucu iğne batması ile hepatit B ye yakalanmaktadırlar. Ayrıca yine sağlık çalışanları hasta kişilerin kanının bulaştığı bir cisimle yine kaza sonucu yaralanır veya temas ederlerse yine hepatit B ye yakalanabilirler. Yine normal popülasyon ve sağlık çalışanları için kan nakli sonucu bu hastalığa yakalanma riski vardır. Gelişmiş ülkeler bu sorunu kan nakilleri sırasında tarama yaparak çözmüşlerdir. Ve bu tür bir bulaşma yolu dolayısıyla ortadan kalkmıştır.

    • CİNSEL İLİŞKİ: 
    • Cinsel ilişki sırasında hepatit B ile enfekte bir kişinin vücut sıvılarının diğer partnerin vajina, makat(rektum, özellikle ters ilişki) idrar kanalı (üreterler) ve ağızdaki yaralı veya çizik bölgelere teması ile hastalık geçer.

    • DÖVME VE PİERCİNG 
    • Ülkemiz ve tüm dünyada dövme (tattoo) ve piercing sırasında kullanılan iğnelerin yeterince steril ve temiz olmamasından dolayı kişiye bulaşması söz konusudur.

    • TRAŞ TAKIMI USTURA VE DİŞ FIRÇASI 
    • Hastalıklı kişilerin kullandığı ve kan bulaşmış ustura, traş fırçası ve diş fırçalarının kullanılması ile hepatit B bulaşabilir.

    • PERİNATAL GEÇİŞ: (HAMİLELİKTE GEÇİŞ) 
    • Doğum sırasında anneden çocuğa hepatit B mikrobu geçmesi sonucu ortaya çıkan durum perianatal geçiş olarak tanımlanmaktadır.

    • HEPATİT B NİN KULUÇKA SÜRESİ: 

    • Normal olarak 45-180 gün arası değişen bir kuluçka süresi olan bu hastalık ortalama olarak 60-90 gün arasında toplumun büyük kesiminde hastalığın ortaya çıkması için gereken kuluçka süresidir.

    • KULUÇKA EVRESİNDE HEPATİT B BULAŞIR MI? 

    • Doğal olarak akla gelen ilk soru hastalığın kuluçka süresinde bulaşıcı olup olmadığıdır. EVET… kuluçka süresince özellikle vücut sıvıları oldukça bulaşıcıdır. Vücutta hepatit B ye karşı antikor (mikroplara karşı vücut tarafından oluşturulan protein kökenli koruyucu maddeler) oluşumuna kadarki evrede hastalık son derece bulaşıcıdır.

    • KURUMUŞ KAN VE TÜKRÜK (SALYA) HEPATİT B AÇISINDAN BULAŞICI BİR RİSK FAKTÖRÜMÜDÜR ? 

    • EVET…bir hafta dahi kuruyarak kalan kan ve salya hepatit hastalığının bulaşması için yeterli. Bu sebeple çok dikkatli olunması gerekir.

    • KRONİK HEPATİT B HASTALARI HASTALIĞI BULAŞTIRIR MI? 
    • EVET… Özellikle kronik hepatit B taşıyıcısı olan kişilerle yaşayan ve bu kişilerin seks partnerleri açısından hastalığın bulaşma riski vardır.

    • HEPATİT B NİN BELİRTİLERİ: 

    • Yeni doğan bebekler hepatit B ile ile ilgili belirgin olarak herhangi bir belirti vermez. İlerleyen yaş belirti verme ile doğru orantılıdır. Yaş ilerledikçe yapılan araştırmalar belirtilerin arttığını göstermiştir. Hepatit B nin hastalık belirtileri aşağıdaki gibidir;

    • Tüm vücutta Aşırı halsizlik
    • Hafif derecede ateş
    • Baş ağrısı
    • İştah kaybı
    • Bulantı kusma
    • Özellikle karaciğer bölgesinin üzerinde ağrı ve hassasiyet. Bu ağrı sarsıntı ve eğilme artar.
    • Kabızlık veya ishal
    • Kas ve eklemlerde yaygın ağrı
    • Deride kızarıklık
    • 5 yaşın üzeri ve yetişkinlerin % 40 da sarılık ortaya çıkabilir. Ayrıca bebeklerin ise % 10 unda ancak sarılık görülebilir.
    • Son olarak ise bazı hastalar kan verene yahut hekimleri tesadüfen hepatit B için tarama testi isteyene kadar hepatit B olduklarını bilemezler. Bunun anlamı ise bazı vakalarda hepatitin belirti vermeden
    geçmesi veya anlaşılamaması anlamındadır. Dikkat edilecek olursa yukarıdaki belirtiler, herhangi bir gribal enfeksiyonda görülebilir. Ancak karaciğer bölgesi üzerindeki ağrı, sarılık …gibi semptomlara özellikle dikkat edilmelidir. Yada aşılanmamış bireylerin özellikle tarama testleri yaparak hastalığı geçirip geçirmediklerini anlamaları, ve bunun sonucuna göre sonuçlar negatif ise aşılanmaları, pozitif ise ömür boyu gözetim altında olmaları gerekir. Çünkü hepatit B siroz ve karaciğer kanserine sebep olabilecek sinsi bir hastalıktır. Kimi karaciğer kanseri yada aniden çıkan siroz vakalarının altında hepatit B virüsü olduğu sonradan belirlenmekte ve bu hastalar bu teşhis konulana kadar hepatit B den habersiz dolaşmaktadırlar.

    • HEPATİT B VİRÜSÜ ALINDIKTAN SONRA VÜCUTTA NELER OLUR? 

    • Hastalık alındıktan sonra hastaların büyük çoğunluğu antikor oluşumu ile ilgili olarak 4-8 hafta içersinde kendilerin iyi hisseder. Özellikle yaşlı hastalarda belirtileri daha ağır olabilir. Ve bu hastalarda bazen belirtiler uzayabilir.

    • Hastaların az bir kısmında hepatit B virüsü hastanın kanında ve karaciğer saptanmaktadır. Bu hastalar kronik hepatit B dediğimiz formdaki hastalardır. Bu hastalarda karaciğer enzim testlerinde yükselme görülebilir. Yada bu hastalar hiçbir belirti vermeden yıllarca kronik formla beraber yaşarlar. Ancak daha öncede altını çizdiğimiz gibi kronik hepatit B taşıyıcıları için beraber yaşadıkları ev halkı ve seks partnerleri hastalığı kapma açısından büyük riski taşımaktadır.

    • HEPATİT B VİRÜSÜ İLE ORTAYA ÇIKABİLCEK KÖTÜ SONUÇLAR NELERDİR? 
    • Siroz (Kronik yaygın ve ilerleyici karaciğer iltihabıdır. Öldürücü bir hastalıktır. Ortalama yaşam süresi 38-40 aydır)
    • Karaciğer kanseri
    • Karaciğer yetersizliği
    • Fulminan hepatit denilen çok kısa sürede (1 ay gibi…) karaciğer yetersizliğine götüren ölümcül bir hastalık tipi
    • Hepatit D hastalığı

    • HEPATİT B HASTALIĞINDA RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR ? 

    • Hepatit B taşıyıcı bir seks partnerine sahip olma
    • Çok eşlilik
    • Başka bir cinsel yolla bulaşan hastalığın olması
    • Hepatit B li hastaların çatal, kaşık, bıçak, jilet, ustura ve benzeri eşyalarını paylaşmak
    • Damardan ilaç kullanımı
    • Meslek (doktorlar,  hemşireler, dişçiler, kan ve kan ürünleri ile uğraşan laboratuar ve kan merkezi çalışanları.
    • Hepatit B virüsü açısından yüksek riskli ülkelerde 6 aydan fazla yaşamak (Çin, Afrika, Asya kıtasının merkezi ve kuzey doğusu, Ortadoğu, Doğu Avrupa )
    • Uzun süre hepatit B virüsü taşıyıcı bir insanla aynı odayı çeşitli sebeplerle paylaşma (yatakhane, hapishane…vs)
    • Homoseksüel veya biseksüel olma
    • Temiz ve hijyenik olmayan yerlerde dövme veya piercing yaptırma ve buralarda çalışma
    • Hijyenik şartları iyi olamayan berberlere tıraş olma
    • Annede hepatit B virüsü ile enfeksiyon olması yeni doğan bir çocuk için her zaman risk faktörüdür. Ancak çocuk doğar doğmaz hepatit aşısı ve hepatit B koruyucu immunglobin (koruyucu serum) yapılırsa hastalığa yakalanmaz.
    • Hepatit B li bir kişi tarafından ısırılmak
    • Hemofili veya diyaliz hastası olmak.(bu kişiler kan almak veya sürekli kan temizlenmesi gereken grupta olduklarından hepatit B açısından son derece yüksek risk grubundadır.)

    • PEKİ HEPATİT B ÖPÜŞME İLE GEÇER Mİ? 
    • HAYIR… hepatit B öpüşme ile geçmez. Toplum olarak sık sık öpüşen bir yapımız olduğu için bu konunun bilinmesi önemlidir.

    • PEKİ NE ZAMAN HEPATİT B İÇİN DOKTORA BAŞ VURMALIYIM? 

    • Yukarıda sayılan risk faktörlerini taşıyorsanız, ayrıca yine yukarıda sıraladığımız  hepatit B ile ilgili hastalık belirtileriniz varsa hemen hekiminize hepatit ile ilgili testler için baş vurunuz.  Ayrıca hepatit B vakalarının % 35 inde hastalığın hiçbir risk faktörü olmadan tespit edilmesi aşısı olmayan herkesin hekimine başvurarak testler yaptırması, eğer testler negatif ise aşı yaptırması, pozitif ise belirli aralıklarla izlenmesi gerekmektedir. Çünkü hepatit B kronik sonuçları bakımından tehlikeli bir hastalıktır. Karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri gibi çok ağır ve ölümcül sonuçlara gidebilen bu hastalık toplumları, aileleri ve bireyleri çok dramatik sonuçlarla karşılaştırabilmektedir.

    • ÖNEMLİ NOT 1: Aynı mekanı ve evi paylaştığınız herhangi bir kişide yeni tespit edilmiş hepatit B hastalığı varsa hemen hekiminize sizde test ve korunma için başvurunuz.

    • ÖNEMLİ NOT 2: Kadın veya erkek olsun özellikle korunmasız bir cinsel ilişki sonrası şüpheleriniz var ise hemen hekiminize test ve korunma için başvurunuz.

    • ÖNEMLİ NOT 3: Hepatit B olduğunu düşündüğünüz biri tarafından ısırılır iseniz hemen hekiminize test ve korunma için başvurunuz.

    • ÖNEMLİ NOT 4: Mesleğiniz (doktorlar, hemşireler, dişçiler, kan ve kan ürünleri ile uğraşan laboratuar ve kan merkezi çalışanları…. Kısaca sağlık çalışanları…) risk grubunda iseniz hemen hekiminize test ve korunma için başvurunuz.

    • YUKARIDA YAZDIĞINIZ DURUMLARDAN ŞÜPHELENEREK HEKİME BAŞVURDUM VE TESTLERİM NEGATİF ÇIKTI… PEKİ SONRA NE OLACAK? 
    • Hepatit B ye maruz kalınma olasılığı üzerine (örneğin hepatit B li olduğunu düşündüğünüz biri ile cinsel ilişkiye girdiniz, yada ısırıldınız veya aynı mekanda yaşadığınız birinde hepatit B hastalığı yeni tespit edildi…) hekiminize başvurduğunuzda beklemek gibi bir lüks yoktur. Hekiminiz hemen size hepatit B immun globulin (koruyucu serum) ve üç doz sürecek hepatit aşısı yapmalıdır.

    • PEKİ CİNSEL İLİŞKİDEN SONRA NE KADAR SÜRE İÇİNDE HEPATİT B İMMUN GLOBULİNİNİ (koruyucu serum) YATIRABİLİRİM ? 
    • Şüphe ettiğiniz bir cinsel ilişkiden sonra hepatit B immun globilinini ilk 2 HAFTA içinde yaptırmalısınız. Bu süreyi geçirirseniz hepatit B immun globulininin (koruyucu serum) koruyucu etkisi olmaz. Tabi ilk 2 haftada bu seruma ilaveten bir de 3 dozluk aşı programına alınmanız gerekmektedir.

    • PEKİ SAĞLIK ÇALIŞANIYIM VE ELİME HEPATİT B Lİ BİR HASTANIN KANIYLA BULAŞIK İĞNE BATTI, NE KADAR SÜRE İÇİNDE HEPATİT B İMMUN GLOBULİNİNİ (KORUYUCU SERUM) YATIRABİLİRİM ? 

    • Böyle bir duruma maruz kaldıysanız hepatit B immun globilinini ilk 7 GÜN içinde yaptırmalısınız. Bu süreyi geçirirseniz hepatit B immun globulininin (koruyucu serum) koruyucu etkisi olmaz. Tabi ilk 7 GÜN içersinde bu seruma ilaveten bir de 3 dozluk aşı programına alınmanız gerekmektedir.

    • HASTALIĞIN SEYRİ: 

    • Hepatit B hastalığı akut ve kronik seyir gösteren bir hastalıktır. Akut formunda hastalık hiç hissedilmeden iyileşebildiği gibi, birkaç hafta devam eden seyirle hafifi belirtilerle iyileşebilmektedir. Bu süreç genelde 4-8 hafta olarak tanımlanabilir. Ancak hastalık 6 aydan fazla sürede bir kişinin kanında ve karaciğer de tespit edilirse artık kronikleşmiş anlamındadır. Hastalığın kronikleşmesi ortaya çıkarabileceği sonuçlar açısından takip edilmesi gereken bir durumdur. Çünkü kronikleşmiş hepatit B hastalığı siroz veya karaciğer kanserine sebep olabilir. Burada okuyucularımıza şu hususu önemle vurgulamalıyız. Tüm kronik hepatit B formları siroza veya karaciğer kanserine sebep olur demiyoruz. Sebep olabilir deniliyor. Hastalığın seyrinde kronikleşme olasılığı bakımından çocuklar daha riskli grupta görünmekte. Çünkü yeni doğana doğum sırasında bulaşan hepatit B nin kronikleşme olasılığı % 90 dır. Yine 1-5 yaş arasında alınan hepatitin kronikleşeme olasılığı %30 dur. 5 yaşından sonra ise bu rakam % 7 lere kadar geriler.

    • KLİNİK: 
    • 1-SARILIKLI FORM: Başlangıçta gribal enfeksiyon, gastroenterit, (İştahsızlık, bulantı, kusma, karnın sağ üstünde ağrı) döküntüler, ateş, baş ağrısı, halsizlik, çabuk yorulma, eklem ağrısı ve iltihabı, gibi özgün olmayan belirtiler vardır. Bu belirtiler gerilerken hastada sarılık ortaya çıkar. Bu döneme idrar renginin koyulaşması ve dışkı renginin açılması öncülük eder. Tam iyileşme 6 ayda olur.

    • 2-SARILIKSIZ FORM: Klinik belirti ve bulguların silik olduğu ve gözden kaçan vakaların olduğu klinik formdur.

    • 3-KOLESTATİK FORM: Sarılıklı ve kaşıntılı belirtiler vardır.

    • 4-SUBFULMİNAN FORM: Hafif ateşle birlikte sarılık ve sindirim sistemi şikayetleri iyileşme olmadan devam eder. 3-10 haftada ölüm veya 1-3 yıl içinde siroz gelişir.

    • 5-FULMİNAN FORM: 1-2 hafta içinde ağır karaciğer yetersizliği olur ve ölümle sonuçlanır.

    • HEPATİT B VE KAN TESTLERİ: 

    • Hekiminizle konuştuğunuzda gerek fiziksel muayene ve gerekse başvurma sebebinizde göz önünde bulundurulduğunda eğer hepatit B şüphesi var ise hekimiz hepatit B ile ilgili kan testleri isteyecektir. Bu testler üç ana gruptadır;

    • Hepatit B nin DNA: Hepatit B virüsünün genleri ki bu HBV DNA sı olarak tanımlanır.
    • Hepatit B antijenleri: Hepatit B virüsünün kanda ortaya çıkan yapısal proteinleri.
    • Hepatit B antikorları: Vücut tarafından hepatit B den korunmak için ürettiği protein yapılı koruyucu maddeler.
    • Bu testler kısaca:
    • Hbs-Ag : Hepatit B (surface) yüzey antijeni
    • Anti-Hbs: Hepatit B yüzey antijenini nötrleştirmek için vücut tarafından üretilen koruyucu protein
    • Hbe-Ag: Hepatit B antijenlerinden biri, “early” antijeni olarak adladırılır
    • Anti-Hbe : Hepatit B Hbe-Ag antijen antijenini nötrleştirmek için vücut tarafından üretilen koruyucu protein
    • Anti-Hbc(Ig-M) : Hepatit B “core” antijeni (erken dönemde çıkar)
    • Anti-Hbc(Ig-G) : Hepatit B “core” antijeni (Geç dönemde çıkar)
    • HBV-DNA : Hepatit B genetik DNA maddesi (serumda)

    • BU TESTLERLE İLGİLİ DETAYLI BİLGİLER: 

    • Hepatit B surface (yüzey) antijeni (HBsAg): bu testin pozitif çıkması durumunda aşağıdaki durumlar söz konusu olur;
    • bu testin pozitif olduğu kişi etrafındaki kişiler hepatit B yi bulaştırabilir.
    • bu antijen bir kişinin kanıda 6 aydan uzun süre pozitif olarak kalırsa bu durum kronik hepatit B enfeksiyonudur.
    • Hepatit B e antijeni (HBeAg): bu testin pozitif çıkması durumunda aşağıdaki durumlar söz konusu olur;
    • bu antijenin pozitif olması kişinin hepatit B enfeksiyonu ile şiddetli derecede enfekte olduğunu gösterir.
    • kronik hepatit B enfeksiyonu olan kişilerde, bu antijenin yüksek olması, bu kişilerde karaciğer hastalığı riskinin arttığını ve bu kişiler tedavi açısından değerlendirilmeye alınır.
    • Hepatit B core antikoru (anti-HBc): bu antikor
    • HbsAg pozitif olan tüm hastalarda pozitiftir.
    • hepatit B ile bir veya birden fazla defa enfekte olan tüm kişilerde bu antikor pozitiftir.
    • Hepatit B core antijeni İgM tipi Antikor (IgM anti-HBc):
    • Beraberinde HbsAg pozitif olsun veya olmasın, IgM anti-HBc pozitifliği hepatit B ile enfekte olunduğunu veya son 6 ay içinde geçirilmiş hepatit B enfeksiyonunu gösterir.
    • HbsAg negatif iken bu antikorun varlığı, akut veya yakın zamanda geçirilmiş hepatit B enfeksiyonunu gösterir
    • Hepatit B core antijeni İgG tipi Antikor (IgG anti-HBc):
    • 1. hepatit B enfeksiyonunu gösteren antikordur. Ancak hastalığın seyri ile ilgili net veriler ortaya koymaz.
    • Hepatit B surface (yüzey) antikoru (anti-HBs): bu antikor
    • Bu antikor hepatit B nin başlangıcı ve iyileşmesi arasındaki dönemde ortaya çıkar.
    • hepatit B aşısı yaptıran kişilerde bu antikor pozitiftir. Ve koruyucululuğu gösterir.
    • Hepatit B e antikoru (anti-HBe) :
    • 1. bu antikor haftalar ve aylar içersinde ortaya çıkar ve daha sonrada kaybolur.
    • Hepatit B genetik DNA (HBV DNA)
    • En duyarlı test olan hepatit B DNA sının (genetik maddesinin) tespitidir. Aktif enfeksiyon göstergesidir.

    • KRONİK HEPATİT B Lİ HASTALARDA İZLEME VE TEDAVİNİN ŞEKLİNİ BELİRLEMEK İÇİN HANGİ TESTLER İSTENMEKTEDİR? 

    • Tomografi
    • MR (EMAR)
    • Karın ultrasonografisi
    • Karaciğer biyopsisi (karaciğer den parça alma işlemi)
    • ÖZELLİKLE GELİŞMİŞ BATI ÜLKELERİNDE HAMİLELİK DÖNEMİNDE HBASG (Hepatit B (surface) yüzey antijeni) TARAMASI RUTİN OLARAK YAPILMAKTADIR VE YAPILMASI TAVSİYE EDİLMEKTEDİR. BİZDE ÜLKEMİZDEKİ HAMİLE BAYANLARA HBSAG TARAMA TESTİ YAPTIRMALARINI VE RİSKLİ GRUBA GİREM HAMİLE BAYANLARIN GEBELİĞİN İLERLEYEN SAFHALARINDA BU TESTİ TEKRARLAMALARINI ÖNERİRİZ. DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN BU DURUMU MUTLAKA HEKİMİNİZLE TARTIŞINIZ.

    • HEPATİT B İÇİN TARAMA TESTİ YAPTIRMAK ŞART MIDIR? YADA TARAMA TESTİ YAPTIRMADAN AŞI YAPTIRILMASININ BİR ZARARI VARMIDIR? 
    • Gelişmiş batı ülkelerinde yapılan yayınlara göre hepatit B için tarama testi yaptırmadan aşı yaptırmak daha ucuz ve sakıncasız bir yöntemdir ve bu şekilde olma ihtimali vardır. Geçirilmiş bie hepatit B enfeksiyonu olan bir kişi “tarama testi yaptırmadan aşı yaptırırsa bir zararı olur mu ?”sorusuna bilim adamlarının cevabı bir zararın olmadığıdır. Eğer kişi farkında olmadan hepatit B yi kapmış olabilir. Tarama yapılması var olan bir hepatit B hastalığının durumu hakkında bilgi verir. Buda kişinin ileriki tedavisi ve hepatit B ile beraber ortaya çıkabilecek kronik sorunların izlenmesi bakımından önem taşır.

    • HEPATİT B AŞISI YAPTIRMAK İÇİN HANGİ TESTLERİ YAPTIRMALI ?  r />
    • • HbsAg

    • • Anti-HBs

    • Hepatit B aşısı yukarıdaki iki testte negatif olduğunda yapılmalıdır.

    • Kısaca hatırlatma yapmak gerekirse, HbsAg nin POZİTİF olması yeni veya eskiden geçirilmiş bir hastalığın olduğunu, Anti-Hbs POZİTİF olması hastalığa karşı bağışıklığı gösterir. Eğer kişi aşı yaptırmış veya hastalıkla karşılaşmış ise Anti-Hbs POZİTİF dir. Ayrıca hepatit B virüsü ile yeni bir enfeksiyon şüphesi var ise bu testler hemen sonuç vermeyebilir. Bu sebeple yeni enfeksiyon şüphesinde, HBV DNA bakılması en duyarlı testtir. İlaveten HbsAg ve Anti-Hbc IgM bakılması gerekir. Bu sonuçlara bakılarak koruyucu serum (hepatit B koruyucu immunglobin) ve aşı yapılmalıdır.

    • TEDAVİ: 
    • Hepatit B tedavisinde süreç akut(yeni) veya kronik(uzamış) hepatit enfeksiyonuna göre ikiye ayrılır.

    • KRONİK HEPATİT B ENFEKSİYONUNUN TEDAVİSİ: 
    • Unutulmaması gereken en önemli unsur, kronik hepatit B enfeksiyonu olan kişilerin sürekli olarak hekim kontrolünde olması gerektiğidir. Burada önemli olan hepatit B virüsünün zaman içersinde karaciğer ve kanda artabileceği ve aynı zamanda da karaciğeride etkileyebileceği gerçeğidir. Hekiminiz karaciğer fonksiyonlarınızla ilgili verileri monitörize etmek için sizi periyodik olarak kontroller çağıracaktır. Özellikle kronikleşen hepatit B enfeksiyonuna maruz kalan her 3 kişiden birinde kronik hepatit B belirtileri mevcuttur. Ve bu hastalarında büyük bir kısmında siroz karaciğer yetersizliği ve karaciğer kanseri görülme riski son derece yüksektir. Temel hedef virüs çoğalmasını durdurup ortaya çıkması muhtemel karaciğer hasarını minimuma indirmektir. Kronik hepatit B enfeksiyonunda tablet (ilaç) tedavisi 2 ilaç ile olur.

    • • interferon alfa-2b

    • • lamivudine

    • İNTERFERON ALFA-2B 

    • Son zamanlara kadar klasik kronik hepatit B enfeksiyonunda kullanılan bir ilaçtır. İnterferon virüsün çoğalma yeteneğini azaltır. Aynı zamanda vücut savunma sisteminin cevabını artırır. Tedavi edile kronik hepatit B enfeksiyonlu kişilerin yaklaşık % 35 inde virüsün çoğalmasını bu ilacın durdurduğu gösterilmiştir. Lamivudine ile beraber giden interferon tedavisinde tedavi süresinin kısaldığı yine bilim adamalarınca gösterilmiştir. Enjeksiyon yolu ile alınması lamivudine göre bir dezavantajdır. Yinede tedavide interferon uygulanması hekiminizin karar vereceği bir durumdur. Özellikle interferon şiddetli derecede siroz vakalarında iyi seçim değildir. Ayrıca erken yaşlarda hepatit B virüsünü kapan kişilerde de iyi sonuç vermediği belirtilmektedir. İnterferon tedavisinin yan etkileri;

    • • Gribal enfeksiyona benzer belirtiler

    • • Depresyon

    • • İştah kaybı

    • • İshal

    • • Halsizlik

    • • Saçlarda zayıflama

    • • Lökosit ve trombosit sayısında azalma

    • • Bulantı

    • • Kuma

    • LAMİVUDİNE 
    • Gittikçe artan bir reçete trendine sahip bir ilaç olan lamivudine başlangıç tedavisi olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnterferon tedavisi alamayacak yada interferon kullanmak istemeyen hastalara uygulanabilir. İnterferonun tersi olarak sirozu olan hastalarda rahatlıkla kullanılabilir. Tabletler şeklinde ağızdan alınması kullanım kolaylığı sağlar. Yan etkisi hemen hemen olmayan bir ilaçtır. Ancak lamivudine tedavisi kesildiğinde hastaların ortalama %75 inde hepatit B virüsü çoğalmaya başlar. Tedavi sırasında lamivudine ne direnç gösteren yeni virüs versiyonları ortaya çıkmaktadır.

    • TRANSPLANTASYON (KARACİĞER NAKLİ) 

    • Kronik hepatit B enfeksiyonu ve beraberinde ortaya çıkabilecek siroz, karaciğer yetersizliği gibi durumlarda hastalara karaciğer nakli gerekebilir. Sanırız bu cümle bile hepatit B aşısının ne denli önemli olduğu konusunda size bir fikir vermiştir.

    • HEPATİT B DEN KORUYUCU BAZI TEDBİRLER 
    • Cinsel ilişki sırasında kondom(kaput, prezervatif) kullanımı

    • •Enjektör iğnelerinin doğru şekilde depolanarak atılması (özellikle tıbbi atıklara dikkat edilmesi gerekmektedir.)

    • Kan ve kan ürünleri ile uğraşan kişilerin latex veya plastik eldiven kullanması

    • Diş fırçası, jilet ve usturaların temizliğine dikkat edilmesi ve diğer insanlarla paylaşılmaması (özellikle berberlerin hijyene dikkat etmesi gerekmektedir. Kozmetikle ilgili yerlerde kuaför, berber, manikür -pedikür yapılan yerlerde aletlerin temizliğine dikkat edilmesi gerekir)

    • Uyuşturucu kullanımın önlenmesi ve kullananlara yönelik toplumsal eğitimler

    • HEPATİT B AŞISI : 
    • Hepatit B aşısı 3 dozluk uygulama gerektiren bir aşı bu üç dozun sonunda % 95 oranında koruyuculuk sağlar. Bu üç doz en az 12 yıl kişileri hepatit B den korumaktadır.

    • Yeni doğan bebekler, tüm yetişkinler, uyuşturucu kullananlar, son 6 ay içersinde birden çok seks partneri olan kişiler ve cinsel yolla bulaşan bir hastalığa sahip olanlar, homoseksüeller, biseksüeller, hemofili hastaları, diyaliz hastaları, tüm sağlık çalışanları, hapishane çalışanları ve hapishane mahkumları, özürlü bakım evleri personeli, dünya üzerinde hepatit B açısından riskli bölgelere seyahat eden kişiler…hepatit B aşısını ivedilikle yaptırmalıdır.

    AŞILANMA SONRASI HEPATİT B YE KARŞI BAĞIŞIKLIK OLUŞUP OLUŞMADIĞI TESPİT EDİLEBİLİR Mİ? KİMLERDE BU TESPİTLER GEREKLİDİR ? 
    • EVET… Antikor titresi denilen aşıya karşı yanıtın oluşup oluşmadığını anlamak için hekiminiz testler isteyebilir. Bu rutin bir uygulama değildir. Aşının % 95 oranında tuttuğunu belirtmiştik. Ancak bazı riskli gruplara aşının tutma oranını gösteren testler istenebilir. Sağlık çalışanları, kronik hepatit B enfeksiyonu olan seks partnerine sahip kişiler, vücut savunma sisteminde ciddi değişimler olan kişilerde aşının tutup tutmadığını anlayıcı testler istenebilir. Ayrıca hepatit B aşısından sonra bağışıklanmadığınız gibi bir inancınız varsa hekiminizle tartışın, gerekli görülürse aşının bağışıklık oluşturup oluşturmadığını testlerle sınayabilirsiniz.

    • AKUT HEPATİT B ENFEKSİYONUNDA TEDAVİ: 
    • Akut hepatit B enfeksiyonunda belirgin bir tıbbi tedavi yoktur. Tedavi daha çok destekleyici yöndedir. Bu tedavide en önemli unsurlardan biri evde tedavidir. Bu tedavi hastalığın yayılması ve şikayetlerin rahatlaması üzerine inşa edilmelidir.

    • HEPATİT B VE EVDE TEDAVİ: 
    • Ev tedavisinde ; aktivitelerinizi yavaşlatın, yorucu hareketlerden kaçının, yorulduğunuzda hareketleriniz yavaşlatarak dinlenin. Ancak evde iken yatak istirahatı zorunlu değildir. Akut (yeni) dönemde okula ve gitmeyin. Şiddetli ve stresli egzersizlerden kaçının.

    • AKUT HEPATİT B ENFEKSİYONUNDA DİYET: 
    • Hepatit ve di
    yet. Ne tür bir hepatit diyeti uygulamalıyım en çok sorulan sorulardan biridir. En önemli unsurlardan biri akut hepatit diyetinde (hepatit B diyeti) sıvı alımıdır. Bulantı ve kusmanın yaratacağı sıvı kaybı yerine konulmalıdır. Protein oranı düşük, kalori oranı yüksek bir hepatit diyeti hekimler tarafından önerilmektedir. Eğer içtiğinizde rahatsızlık vermiyorsa doğal meyve suları alınabilir. Ayrıca çorba içilebilir. BU DÖNEMDE EN ÖNEMLİSİ ALKOL VE KARACİĞERİ RAHATSIZ EDECEK İLAÇLAR KULLANMAMAKTIR. BU DURUM KARACİĞER İLTİHABI VE KARACİĞER ZARARINI ARTIRACAKTIR. Burada en önemli unsur ilaç alınımınızı hekiminizle konuşarak ayarlamanızdır. En doğrusu hekiminizle konuşarak çözmeye çalışın. Alkolden ise en az 4-5 ay uzak durmanız gerekecektir.

    • FULMİNAN HEPATİT: 

    • Bazen akut hepatit B enfeksiyonu fulminant hepatit denilen bir forma dönüşür. 1-2 hafta içinde akut karaciğer yetmezliği ortaya çıkaran bir durumdur. Fulminant hepatit te ölüm oranı yüksektir. Karaciğer transplantasyonu ile hastaların kurtulması mümkün olabilir.

    • HBV DNA TESTİNİN ÖNEMİ: (HEPATİTB dna testi) 
    • Yeni alınmış bir hepatit b hastalığında bu testin yüksek olması bulaşıcı oranın yüksek olduğu anlamındadır. Kronik hepatit b hastalığı olan kişilerde ise yüksek olması hepatitin derecesinin yüksek olduğunun göstergesidir. Bu durumda tedavi başlanmalıdır. Ve tedavinin etkilerini de ölçmenin en iyi yolu HEPATITB DNA testidir.

    HEPATİT C 
    Hepatit C virüslerle bulaşan hepatitler arasında kan yolu ile en sık bulaşan tiptir. Bu sebeple özellikle kan nakli ve kan ürünleri ile edinildiğinin bilinmesi oldukça önemlidir. Son zamanlarda tıp literatüründe de yayınların sayısı arttıkça hepatit C ile ilgili bilgilerimizde artmaktadır.

    Hastalık çoğu zaman akut(aniden ve kısa sürede) başlar. Hafif ve orta derecede geçirilen bir takım belirtiler kişi tarafından çoğu zaman algılanmaz. Bu arada karaciğer enzimlerinde hafif yükselme ile giden bir kan tablosu hakimdir. Akut dönemde hastalığı geçiren kişilerin yaklaşık % 85 inde hastalık kronik hepatit e doğru gider. Bu oldukça yüksek bir rakamdır.

    Hepatit C virüslerle bulaşan hepatitler arasında kan yolu ile en sık bulaşan tiptir. Bu sebeple özellikle kan nakli ve kan ürünleri ile edinildiğinin bilinmesi oldukça önemlidir. Son zamanlarda tıp literatüründe de yayınların sayısı arttıkça hepatit C ile ilgili bilgilerimizde artmaktadır.

    Hastalık çoğu zaman akut(aniden ve kısa sürede) başlar. Hafif ve orta derecede geçirilen bir takım belirtiler kişi tarafından çoğu zaman algılanmaz. Bu arada karaciğer enzimlerinde hafif yükselme ile giden bir kan tablosu hakimdir. Akut dönemde hastalığı geçiren kişilerin yaklaşık % 85 inde hastalık kronik hepatit e doğru gider. Bu oldukça yüksek bir rakamdır. Ve daha da önemlisi bu hastaların % 20 sinde siroz denilen( siroz = Kronik yaygın ve ilerleyici karaciğer iltihabıdır.) tablo ortaya çıkar

    bir rakamdır. Ve daha da önemlisi bu hastaların % 20 sinde siroz denilen( siroz = Kronik yaygın ve ilerleyici karaciğer iltihabıdır.) tablo ortaya çıkar

    HEPATİT C HASTALIĞININ BELİRTİLERİ: 
    Hepatit c belirtileri hafif olarak algılanabilir yada farkında olmadan geçirilebilir. Genel olarak küçük çocuklarda belirtisiz seyreder. Ancak daha büyük çocuklarda yetişkinlerde bazi belirtiler görülür

    Hepatit c belirtiler: 
    Hailsizlik ve kaslarda zayıflık hissi
    Baş ağrısı
    Karın ağrısı (ki bu ağrısı karaciğer bölgesinin hemen üzerindeki bölge)
    Bulantı
    Koyu renkte idrar (kola rengi)
    Kilo kaybı
    Yağlı yiyeceklerden tiksinme
    Nadiren sarılık
    Eklem ağrıları

    KRONİK HEPATİT C 

    Altı aydan daha fazla sürede devam eden hepatit C ile oluşan hepatit durumu, kronikleşmiş hepatit C hastalığıdır. Özellikle küçük çocuklarda belirti vermeden gider. Ancak daha ileri yaşlardaki bireylerde bazı belirtiler olabilir

    kronik hepatit C belirtiler: 
    Sebat eden bir halsizlik
    Hafif-orta derece karın ağrısı
    Siroz belirtileri: vücutta kırmızı damar lekeleri ki bunlara spider (örümcek) denir. Avuç içersindeki kızarıklıklar, karında şişlik, el ve ayaklarda ödem ve şişlik gibi belirtileri olan karaciğer de fibrozla giden çok ciddi bir hastalıktır.

    KRONİK HEPATİT C DE SİROZ OLUŞUYOR. PEKİ SİROZUN ŞİDDETİNİ ARTIRAN RİSK FAKTÖRLERİ VARMIDIR?
    20-30 Yıl gibi bir ortalama sürede, ortaya çıkan siroz bazı durumlarda şiddetlidir;
    Yaş (İleri yaşlarda siroz daha şiddetlidir)
    Erkek hastalarda siroz daha şiddetlidir
    Alkol kullananlarda siroz daha şiddetlidir
    Sigara ve tütün siroz daha şiddetlidir
    Aids (AIDS – HİV ) siroz daha şiddetlidir

    KRONİK HEPATİT C DE KANSER OLUŞUMUNU ARTIRAN RİSK FAKTÖRLERİ VAR MIDIR? 
    EVET…Bazı faktörler karaciğer kanseri riskini provoke eder, bunlar;

    Alkol kullanımı
    Siroz gelişimi
    İleri yaş
    Erkek hasta olmak

    HEPATİT C KARACİĞERDEN BAŞKA HANGİ SİSTEMLERE ZARAR VERİR? 

    Hepatit C karaciğer hasarı dışında vücutta deri, böbrekler, tükürük bezleri, göz ve romatizmal sorunlara yol açabilir.

    HEPATİT C VE DÖVME AKAPUNKTUR PİERCİNG 

    Bu gibi uygulamalarda hastalığın geçme riski eğer steril ortamlarda olmaz ise her zaman söz konusudur. Bu gibi yerlerde hijyen ve sterilizasyon çok önemlidir.

    HEPATİT C NASIL BULAŞIR ? 
    Hepatit C nasıl bulaşır sorusu oldukça önemlidir. Hepatit C nin kan yolu ile bulaştığını belirtmiştik. Kan ve kan ürünleri ile geçebilmektedir. Ayrıca uyuşturucu kullananlarda iğnelerden bulaşması dolayısıyla oldukça yaygın görülür. Ayrıca tüm sağlık çalışanları hepatit B de olduğu gibi hepatit C içinde riskli bir gruptadır. Sağlık çalışanlarına yine iğne batması ve diğer tıp ekipmanı ile bulaşması söz konusudur. Doğal olarak akla gelen hepatit C nin cinsel ilişki ile geçip geçemediği sorusudur? Hepatit C cinsel yolla bulaşır, ancak bu olasılık son derece düşüktür. Tek eşli çiftlerde bu olasılık daha da zayıftır. Ancak çok eşli , cinsel yolla bulaşan hastalığı olan ve AİDS li kişilerde cinsel yolla bulaşma olasılığı yüksektir. Ayrıca organ nakli sırasında hepatit C geçme olasılığıda çok yüksektir. Ancak özellikle kan nakli ve organ nakillerinde kan ve organlar hepatit C yönünden taranmaktadır. Bu da hastalığın yayılmasını önlemektedir.

    HEPATİT C ANNEDEN BEBEĞE DOĞUM SIRASINDA GEÇERMİ? 
    EVET…%6 olasılıkla hepatit C anneden bebeğe geçer. İlaveten annnede aids var ise hepatit C nin bulaşma olasılığı daha da yükselir.

    AYNI EVDE YAŞAYAN KİŞİLERDE HEPAT
    İT C VAR İSE BULAŞIR MI? 

    Bu çok sık görülen bir durum değildir. ancak aynı kaşık, çatal ve bardağı paylaşmak bulaşma açısından riski son derece artırır. Önemli olan bu saydığımız eşyaları paylaşmamaktır. Bunların dışında aynı evde yaşamak bulaşma açısından yüksek risk taşımaz.

    ANNEDEN ÇOCUĞA EMZİRME İLE GEÇER Mİ? 
    HAYIR…ancak annenin meme başında kanama ve enfeksiyon olmaması gerekir.

    ÖNEMLİ NOT: HEPATİT C Lİ HASTALARIN % 10 UNDA BULAŞMA SEBEBİ BİLİNMEMEKTEDİR.

    HASTAIĞIN KULUÇKA SÜRESİ:
    Hepatit C nin kuluçka süresi 2 hafta ile 6 ay arasında değişen bir süreçtir. Ancak bugün tıp yayınlarında hastalığın hangi döneminde ve ne kadar süre ile bulaşıcı olduğu bilinmediğinden hastalık tespit edildiğinde diğer insanlara bulaşmaması için kişinin uyarılmasında büyük fayda vardır.

    HEPATİT C VE TESTLER

    Hepatit C yi saptamak için çeşitli testler vardır. Daha öncede belirtildiği gibi hasta eğer bir takım belirtilerle hekime başvurduğunda hekiminiz çeşitli testler ister;

    Karaciğer enzimleri 
    Anti-HCV :hepatit C antikor (vücut tarafından üretilen koruyucu serum) testi
    İlave antikor testleri:3 jenerasyon antikor tespit edici testler ilaveten istenebilir. Ancak bu testler 3-5 ay sonra opzitif sonuç verir. (enzim immuno assay yöntemi)
    HCV RNA testi : en duyarlı test hepatit C virüsünün genetik yapısını tespit etmeye yönelik bir testtir. Bu virüsün çoğaldığını ve enfeksiyonun akut (yeni) olduğunu gösterir. Hatta bu testlerle hepatit C virüsünün miktarı dahi saptanabilmektedir. Tedaviden önce bu miktarın saptanması, tedavinin yaralı olup olmadığı konusunda daha hekime testlerin tekrarındaki miktarla bir değerlendirme imkanı verir.
    Karaciğer biyopsisi (karaciğerden parça alma)

    HEPATİT C GENETİK TESTLERİNDE VİRÜSÜN ÇEŞİTLİ GENETİK YAPILARI SAPTANMAKTA. PEKİ BU GENETİK FARKLILIK BİR ÖNEM TAŞIR MI? 
    EVET….testlerde farklı genetik yapıların önemi vardır. Genotip 2 ve genotip 3 denilen virüs tipleri, genotip 1 denilen virüs tiplerine göre tedaviye daha iyi cevap verir.

    PEKİ KARACİĞER BİYOPSİSİ SONUCU TEDAVİ STRATEJİLER VAR MIDIR VE ÖNEMLİ MİDİR?
    EVET…eğer düşük derecede karaciğer iltihabı ve fibrozu sonucu biyopsi ile ortaya çıkmış ve beraberinde karaciğer enzimleri hafif derecede artmış hastalar anti-viral (virüse karşı tedavi)tedaviye ihtiyaç duymaz . Ancak fazla miktarda fibroz olan hastalarda ise anti-viral tedaviye alınır. Bu hastalarda enzimler orta derecede artmıştır. Unutmayın elbette bu karaı hekiminiz verecektir. Ayrıca karaciğer biyopsisi yapılan tedavinin sonuçlarını görmek için yapılabilir. Buda son derce önemlidir.

    KİMLER HEPATİT C TARAMA TESTİ YAPTIRMALIDIR? 

    Anormal karaciğer enzim testleri olanlar
    Geçmişte size kan nakli yapılmış ise (bu yaklaşık olarak 5-10 yıl önce yapılmış ise yahut size kan veren bir kişinin hepatit C olduğunu öğrendiniz ise)
    Size organ nakli yapıldıysa (özellikle 5-10 yıl önce…)
    Tüm sağlık çalışanları
    Korumasız cinsel ilişkileriniz olduysa (özellikle çok partnerli)
    Hemodiyaliz hastası iseniz
    Hemofili veya benzeri kan ürünleri gerektiren bir hastalığınız varsa
    Hepatit C hastası iseniz ve çocuk sahibi olduysanız 1 yıl içinde hepatit C testi yaptırmalısınız (baynalar)

    UNUTMAYIN !!! HEPATİT C , HEPATİT B VE AIDS KAN VE CİNSEL YOLLA BULAŞIR… 

    HEPATİT C TEDAVİ: 
    Hepatit C de tedavi hastalığın derecesine göre belirlenir.

    İnterferon (haftada 3 kez enjekte edilir)
    Uzun etkili interferon (haftada 1 kez enjekte edilir)
    Ribavirin
    Bu ilaçlar tek veya kombine halde hekiminiz tarafından kullanılır.

    AKUT HEPATİT C DE TEDAVİ: 
    Genel olarak farkında olmadan geçirilmesi sebebi ile hepatit C akut (yeni) dönemde tedavi edilmeden atlanır. Ve çoğu hastada virüs kronikleşmiş (müzmin) bir enfeksiyon halinde iken tespit edilir. Ancak bu hastalıkta bir çok bilim adamı akut dönemde yakalanan hastalığıa anti-viral tedavi uygulandığında hastalığın kronikleşmeyeceği inancındadır. Yapılan çalışmalarda akut dönemde yakalana ve 6 ay boyunca interferon tedavisine alınan hastaların % 98 de hastalığın kandan tamamen kaybolduğu, ve karaciğer enzimlerinin normale döndüğü saptanmıştır.

    KRONİK HEPATİT C DE TEDAVİ: 
    Kronik hepatit C tedavisinde 2 ilaç kullanılır. Bunlar ribavirin ve interferon. Ancak her hasta için bu iki ilaç uygulanamaz. Buna en güzel kararı hekiminiz verecektir. Ancak interfeon ve ribavirin tedavisine aday hastalarda uzun süreli tedavide kür sağlanmaktadır. Yapılan yeni çalışmalarda daha uzun etkili olan bir interferon çeşidi peginterferon ile ribavirinin bir arada kullanılmasının çok iyi sonuçlar ortaya çıkardığı görülmüştür. Ve bu tedavi artık standart tedavi olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan çalışmalarda bu tedavi ile ortalama % 50 lerde bir başarı sağlanmış ve kanda hepatit C saptanmamıştır.

    PEKİ TEDAVİNİN SÜRESİ NE KADARDIR? 

    6 ay ile 1 yıl arasında değişir.

    Genotip 2 ve genotip3 olanlarda tedavi 6 ay

    Genotip 1 olanlarda 1 yıl devam eder.

    ANTİ-VİRAL TEDAVİ KİMLERDE İDEAL OLARAK UYGULANIR? 
    HCV genotip 2 ve genotip3 olanlar
    Hafif ve orta derecede karaciğer fibrozu olan kişiler (karaciğer biyopsisi en iyi fikir verir.

    KİMLER İÇİN ANTİ VİRAL TEDAVİ İYİ BİR SEÇENEK DEĞİLDİR ? 
    HCV Genotip 1 grubu hastalar
    Yoğun depresyonu olan hastalar
    Kalp rahatsızlığı olan hastalar

    HEPATİT C TEDAVİSİNDE YARDIMCI FAKTÖRLER VE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN UNSURLAR NELERDİR ? 

    Alkol kullanmayınız
    Sigara kullanmayınız
    Karaciğerden atılan ilaçlara dikkat edin ve doktorunuzla bu konuyu tartışın. Bu tür ilaçlar kullanmayınız
    Hepatit B aşınız yoksa yaptırınız
    Hepatit A aşısı yaptırınız

    HEPATİT C DE KİMLER İZLENMELİDİR ? 
    Karaciğer enzimleri hafif yükselen ve karaciğer biyopsisinde fibroz ve ağır hasar olmayan hastalar, hekimleri tarafından izlenmesi tavsiye edilmektedir. Bu hastalara düzenli olarak karaciğer enzim testleri ve her 3-5 yılda bir karaciğer biyopsisi yaptırmaları önerilmektedir.

    ANTİ VİRAL TEDAVİYE CEVAP NEGATİF OLSA BİLE BAZI OLUMSUZ SONUÇLARA GİDİŞ DURABİLİR Mİ? 
    Evet…! bazı hastalar anti viral tedaviye olumlu yanıt verm
    ez ve kanda virüs oranı düşmez. Ancak bu hastalarda siroz oluşumu ve karaciğer kanseri riskini anti-viral tedavinin azalttığı göstermiştir. En azından bu durum bile teselli vericidir.

    ARAŞTIRMA HALİNDE BAŞKA İLAÇLAR VARMI ? 

    EVET…

    İnterlökin 10
    İnterferon ve ribavirinle kombine amantadin tedavisi
    Gen Terapi

    CİNSEL İLİŞKİ SIRASINDA NASIL KORUNABİLİRİM ?

    TEK EŞLİLİK VE LATEX KONDOM (PREZERVATİF KULLANMAK) MUTLAKA KULLANINIZ

    EŞYALARINIZI KİMSE İLE PAYLAŞMAYINIZ.

    ELLERİNİZ TEMİZ YIKAYINIZ

    HEPATİT C VE EVDE TEDAVİ:

    Ev tedavisinde ; aktivitelerinizi yavaşlatın, yorucu hareketlerden kaçının, yorulduğunuzda hareketleriniz yavaşlatarak dinlenin.

    AKUT HEPATİT C ENFEKSİYONUNDA DİYET: 

    Hepatit ve diyet. Ne tür bir hepatit diyeti uygulamalıyım en çok sorulan sorulardan biridir. En önemli unsurlardan biri akut hepatit diyetinde (hepatit C diyeti) sıvı alımıdır. Bulantı ve kusmanın yaratacağı sıvı kaybı yerine konulmalıdır. Protein oranı düşük, kalori oranı yüksek bir hepatit diyeti hekimler tarafından önerilmektedir. Eğer içtiğinizde rahatsızlık vermiyorsa doğal meyve suları alınabilir. Ayrıca çorba içilebilir. BU DÖNEMDE EN ÖNEMLİSİ ALKOL VE KARACİĞERİ RAHATSIZ EDECEK İLAÇLAR KULLANMAMAKTIR. BU DURUM KARACİĞER İLTİHABI VE KARACİĞER ZARARINI ARTIRACAKTIR. Burada en önemli unsur ilaç alınımınızı hekiminizle konuşarak ayarlamanızdır.

    ANTİ VİRAL TEDAVİDE EN ÖNEMLİ YAN ETKİ NEDİR ? 
    Depresyondur. Hekiminizle bu konuyu tartışmaktan çekinmeyiniz.

    HEPATİT C VE KARACİĞER NAKLİ ( TRANSPLANTASYON)
    Önlenemeyen ve tedaviye cevap vermeyen yaygın bir fibrozla giden hepatit C vakalarından sonra karaciğer fonksiyonlarını icra edemez bir hale gelirse artık bu hastalar karaciğer nakline aday hastalardır ve transplantasyon gerekir.

    TRANSPLANTASYONDAN SONRA HEPATİT GERİ DÖNER Mİ? 

    Maalesef EVET…Ancak transplantasyondan sonra anti viral tedavi uygulanması tekrar ortaya çıkma dönemini uzatır

    HEPATİT D 
    Hepatit D çoğalabilmesi için Hepatit B virüsüne ihtiyaç duyması bakımından bu ailedeki enteresan viral hepatitlardendir.

    HEPATİT D VE İKİ FARKLI FORM
    -Ya hepatit B ile aynı anda alınır ve geçirilir.
    -Ya da hepatit b geçirmiş kronik hepatit B si kişilerin daha sonara bu virüsle karşılaşması ile olur.

    HEPATİT D DE KLİNİK SEYİR

    Bu hastalık hepatit B hastalığının gidişini hızlandırır ve kötü yönde etkiler.Hepatit D çoğalma için hepatit B virüsüne ihtiyaç duyduğundan beraberce siroz tablosuna gidişi hızlandırırlar. Hepatit D virüsü

    HEPATİT D 
    Hepatit D çoğalabilmesi için Hepatit B virüsüne ihtiyaç duyması bakımından bu ailedeki enteresan viral hepatitlardendir.

    HEPATİT D VE İKİ FARKLI FORM
    -Ya hepatit B ile aynı anda alınır ve geçirilir.
    -Ya da hepatit b geçirmiş kronik hepatit B si kişilerin daha sonara bu virüsle karşılaşması ile olur.

    HEPATİT D DE KLİNİK SEYİR
    Bu hastalık hepatit B hastalığının gidişini hızlandırır ve kötü yönde etkiler.Hepatit D çoğalma için hepatit B virüsüne ihtiyaç duyduğundan beraberce siroz tablosuna gidişi hızlandırırlar. Hepatit D virüsü hepatit B virüsü taşıyan kişilerde siroz olma riskini 2-3 kat artırır.

    HEPATİT D VE BULAŞMA YOLLARI

    Damardan uyuşturucu kullananlarda, hemofilili hastalarda ve homoseksüellerde bulaşma riski ve görülme sıklığı oldukça yüksektir. Anneden bebeğe geçme çok nadir olarak görülür. Rusya ve Romanya sık görülen bir hastalıktır.

    HEPATİT D DE TEŞHİS
    Yeni geçirilmekte olan enfeksiyonda :Anti-HDV düşük titrElerde (oranda)
    Kronik (müzmin) vakalarda ise yüksek titrelerde Anti-HDV oranı görülür.

    HEPATİT D DEN NASIL KORUNMAK GEREKİR?
    Hepatit D korunma Hepatit B geçirmemektir. Yani Hepatit B taşıyıcısı değilseniz ve Hepatit B aşınız var ise hepatit D ye karşıda korunuyorsunuz demektir.

    HEPATİT E 
    Özellikle Hindistan, Asya’nın bir kısmı ve Afrika da görülen bu hepatit E virüsü oral-fekal yani ağız dışkı yolu ile geçiş göstermektedir. Özellikle Endonezya da % 40 a varan bir taşıyıcılık oranından bahsedilmektedir.Türkiye de ise hepatit
    E taşıyıcılığı % 5 civarındadır. Avrupa da hepatit E taşıyıcılığı % 1 bile değildir.

    KLİNİK SONUÇLAR

    Hepatit E nin en önemli klinik sonucu gebelerde % 10-20 ye varan bir ölüm riskine sebep olmasıdır.

    HEPATİT G 
    Karaciğerde enfeksiyon etkeni olan hepatit etkeni virüslerden biri olan hepatit G virüsü yeni bulunmuş (laboratuarda yeni tespit edilmiş) bir viral hepatit virüs türüdür. Özellikle uyuşturucu kullananlar, diyaliz hastaları ve hemofili hastalığı olan kişilerde normal popülasyona göre pozitiflik oranı yüksektir. Kronik hepatite yol açıp açmadığı konusunda çalışmalar devam etmektedir. Ancak şu anda ciddi anlamda karaciğerde bir probleme yol açmadığı yayınlanmaktadır. Flavi virüs denilen aileden olan hepatit G virüsü bir RNA virüsüdür. Amerika Birleşik Devletleri’nde kan vericilerinin % 2 sinde tarama testleri sonucunda pozitif sonuçlar çıkmıştır.

    HEPATİT G NASIL BULAŞIR? 

    Hepati G nin de kan ve kan ürünleri ile bulaştığı yönünde yayınlar son 5-10 yıl içinde çeşitli kliniklerce yayınlanmıştır.
    ÖNEMLİ NOT:

    Hepatit G virüsünün bulaşmasını engellemek için kan ürünlerine uygulanan ve Hepatit G virüsünü etkisiz hale getirecek yöntemlerin oldukça başarılı olduğu söylenebilir.

    ID:- 1359Blog Adı:- Günlük Süt
    Pagerank:- N/A Çiftliğimden Süt %100 Doğal %100 Katkısız Günlük Sütünüz… çocuk ve kadın ... Çocuğunuza güvenle içirebileceğiniz katkısız doğal günlük süt. sütlaç uzun ömürlü sütlere göre tadı daha güzel olan süt. bunun piyasasına ilk olarak  süt hakimmiş fakat möö süt kutu süt satmaya başlayınca işleri daha  iyi olduğunu gördük. GÜNLÜK SÜTÜN ÖZELLİKLERİ. “Taze” sütler modern çiftliklerden toplanır. Her Sabah Özenle Sağılan İnek ve Keçilerimizin Taze Doğal Sütleri Evinize Teslim Katkısız ve doğal çiğ süt kapınıza kadar geliyor. %100 katkısız, doğal ve günlük çiğ sütü kapınıza getiriyoruz. Sütlerimizi kargo ile değil, soğutuculu dağıtım
    Açıklama:- Günlük Doğal Çiftlik Sütü Evinize teslim. Samsun 'da kapınıza teslim. Kapıya teslimat taze köy sütü için bizi arayın. Alosüt hattı:0533 593 1615. Arayın çiftlikten sofranıza taze yoğurt tereyağ süt gelsin. Kategori:- çelik kasaYemek Ekleyen:- osman
    Ekleme Tarihi:- December 07, 2016 11:28:58 AM Hitleri:- 0 RSS:- http://www.moosut.com/feed/ Gönderileri: süt yoğurt - blog linkleri - kasa