Share |

YASEMİN

YASEMİN, tıpkı lale, sümbül ve gül gibi, şiirlere konu olmuş zarif ve hoş kokulu bir çiçektir. Birçok ülkede değerli süs bitkileri arasında yer alan yaseminlerin doğada kendi¬liğinden yetişen 300 kadar türü vardır. Zey¬tingiller (Oleaceae) familyasının Jasminum cinsini oluşturan bu türler sürüngen, tırmanıcı ya da dik çalı yapısındadır. Yasemin sözcüğü batı dillerine olduğu gibi bizim dilimize de Farsça “yasemen” sözcüğünden girmiştir.
Dünyanın tropik ve astropik bölgelerinde yaygın olarak yetişen yaseminler genellikle beyaz ya da sarı, bazıları ise kırmızı çiçekler açan, herdemyeşil ya da kışın yapraklarını döken bitkilerdir. Bunların içinde en iyi tanınan tür olan adi yasemin (Jasminum officinale) bazı yörelerde kışın yapraklarını tümüyle dökerken, bazen yarı yapraklı kalır. Yaz başından güz sonuna kadar çiçek açan bu türün minik, koyu yeşil yaprakları, hoş koku¬lu beyaz çiçekleri vardır. Bu zarif ve alımlı çiçekler beş taçyapraktan oluşur. Kış yasemi¬ni denen tür (Jasminum nudiflorum) ise, yapraklarını dökmesine karşın, kış boyunca çıplak dallarından hiç eksik olmayan yıldız biçimli altın sarısı çiçekleriyle çok sevilen bir süs bitkisidir.
Yaseminlerin bazı türleri iklimin uygun olmadığı yörelerde ancak serada yetiştirilebi¬lir; oysa çoğu kış mevsimini kolaylıkla açıkta geçirebilir. Yaseminler dal parçalarından, çelikleme yöntemiyle çoğaltılır. Jasminum offi¬cinale gibi bazı türler çevrelerindeki destekle¬re kendi başlarına kolaylıkla tırmanabildikleri halde, yere yatık olarak gelişmemesi için özel desteklere bağlanması ya da sardırılması gere¬ken yasemin türleri de vardır. Kokulu yase¬minlerin çiçeklerinden parfüm yapımında kul¬lanılan, ayrıca sabun ve öbür tuvalet malze¬melerine katılan hoş kokulu bir uçucu yağ
(yasemin esansı) elde edilir. “Ful” adıyla da bilinen Arap yasemininin (Jasminum sambac) çiçeklerinden ise “yasemin çayı” denen hoş kokulu bir çay hazırlanır.

YARIMKANATLILAR,Su Yarımkanatlıları,

YARIMKANATLILAR, Antarktika dışında tüm kıtalara yayılmış, bazı türleriyle tarım ürünlerine büyük zarar veren bir böcek gru­budur. Yalnız bu gruptan bazı böcekler kıyıya çıkmadan kuşaklar boyunca açık denizlerde yaşamını sürdürebilir. Ayrıca birçok türü de su yaşamına büyük bir uyum göstermiştir.

Yarım kanatlılar 1 milimetrenin altından baş­layarak 10 santimetreyi aşan uzunluklara eri­şebilir. Kanatlarının dinlenme konumunda “X” biçimini oluşturması en ayırt edici özel­likleridir. Çeneleri bitki ve hayvan dokularını delip sıvıları emmeye uyarlanmış keskin bir gaga biçimindedir. Yarımkanatlıların 30 bin dolayında türü vardır.

Kelebekler ve kınkanatlılardan farklı ola­rak yarım kanatlılar erişkin biçimlerini alma­dan önce pupa evresinden geçmez. Nemf denen yavrular yumurtadan çıktıktan sonra deri değiştirdikçe biraz daha erişkinlere ben­zer. Ama erişkin biçimlerine kavuştukları son deri değiştirmeye kadar kanatları yoktur. Yarımkanatlıların erişkinlerinde iki çift kanat vardır. Bunlardan öndeki çiftin dip bölümü derimsi, uç bölümü zarsı yapıdadır. Tümüyle zarsı yapıda olan arka kanatlar kullanılmadığı zaman katlanarak ön kanatların altına yerleş­tirilir.

Tahtakuruları deride kaşıntı ve kabartılara yol açan, ayrıca tehlikeli hastalıkları da bulaş­tırabilen kan emici yarımkanatlılardır. Kımıl (Aelia cinsi) ile süne (Eurygaster cinsi), Türkiye’nin buğday üreti­mine en büyük zararı veren böcek .türleri arasında yer alır.

Su Yarımkanatlıları

Su yarımkanatlıları böceklerin yeni ve alışma­dıkları ortamlara uyarlanarak yaşayabilme becerilerinin ilginç bir örneğini sergiler. Bö­ceklerin çoğu karada yaşar ve havada uçar. Suda yaşamayı seçtiklerinde solunum yapma ve yüzme sorunlarını çözmeleri gerekir. Çün­kü böcekler hava solurlar ve genellikle yüz­meye elverişli olmayan ince bacakları vardır.

Yarımkanatlıların, birkaçı denizde olmak üzere suda yaşayan pek çok türü vardır. Bazılarını kaplayan ince tüyler gövdelerinin çevresinde ince bir hava katmanını tutmaya yarar. Uzun ve kıllı bacakları su yüzeyinde hızla dolaşmalarına elverişlidir. Kahverengi suakrepleri (Ranatra cinsi) kuyruklarının ya­kınındaki bir soluk borusunu periskop gibi suyun yüzeyine çıkararak solunum yapar. İnce uzun gövdeleri suda sürüklenen dal parçasını andırır.

Kürekçi böcek (Corixidae familyası) bacak çiftlerinden birini kürek olarak kullanır. Bu bacak çifti öbürlerinden daha uzun ve kıllıdır. Suyun yüzeyinden ayrılırken soluyacağı hava­yı kanatlan altında taşır. Bazı türleri yarımkanatlıların en iri üyeleri arasında yer alır.

Su yarım kanatlıları delici ve emici ağız parçalan sayesinde genellikle öbür böceklerin gövde sıvılarını emerek beslenir. Bazen solu­canlara da saldırırlar. En irileri küçük balıklan ve amfibyum larvalarını avlayabilir.

YARGIÇ,YARGI SİSTEMİ

YARGIÇ ya da hâkim, bir mahkemede huku­ku uygulayarak karar veren ve uyuşmazlığı çözen görevlidir. Mahkemeler ulusal ya da, Uluslararası Adalet Divanı gibi uluslar üstü olabilir. Ulusal mahkemeler ceza, hukuk, temyiz, idare, anayasa mahkemeleri gibi çe­şitlilik gösterir. Bunların bütün üyelerine yargıç, başkanlarına da baş yargıç ya da baş­kan denir. Genelde, yargıç olabilmenin temel koşulu hukuk öğrenimi görmektir. Ama bu öğrenimi görmemiş kişilerin de yargıç sayıldı­ğı yargılama sistemleri vardır.
Hukukçu olmayan yargıçlar, sıradan ama güvenilir ve dürüst insanlar arasından seçilir­ler. ABD’de, SSCB’de ve İngiltere’de mes­lekten hukukçu olmayan kişiler bazı mahke­melerde yargıçlık yapabilmektedir.
Hukuk sistemleri, genellikle İngiltere, Ku­zey Amerika’nın büyük bölümü, Avustralya ve Yeni Zelanda’da uygulanan örf ve âdet hukuku geleneği ile Fransa, Quebec ve Avru­pa’nın büyük bölümünde uygulanan medeni hukuk geleneği biçiminde ikiye ayrılır.
Meslekten yargıçlar bu iki farklı sistemde farklı biçimlerde eğitim görür ve seçilirler. Örf ve âdet hukukunun uygulandığı ülkelerde kişiler hukuk fakültesi ya da okulunda eğitim­lerini tamamladıktan sonra, hukukçu olarak özel bir staj görürler. Hukukçu olarak uzun yıllar deneyim kazandıktan son­ra, genellikle 45-50 yaşlarında yargıç olarak atanabilirler. Yargıçlar bundan sonra herhan­gi bir sınava girmek ya da ek bir eğitim görmek zorunda değillerdir.
Medeni hukuk sistemlerinde ise, hukuk eğitimini tamamlayan kişiler mesleklerini avukat ya da yargıç olarak sürdürme konu­sunda karar verirler. Yargıç olmak isteyenler yeni bir sınava girer, sınavı kazananlar devlet memuru olarak atanır, derecesi giderek yük­selir ve yüksek yargıçlar kurulu meslek yaşa­mındaki başarısını izler.
Yargıçlar genelde adalet bakanı tarafından atanırlar. Bazı ülkelerde ise yüksek yargıçlar­dan oluşan özel kurullar (Hâkimler ve Savcı­lar Yüksek Kurulu gibi) bu konuda söz ve yet­ki sahibidir. Ama hangi hukuk sistemi içinde olursa olsun, birçok ülkede yargıçların bağım­sızlığı anayasayla güvence altına alınmıştır. Bu, yargıçların kararlarını herhangi bir üst makamdan etkilenmeksizin, hukuk kuralları içinde alabilmesi demektir.
Türk hukuk sisteminde ise, hukukçu olan ve olmayan yargıç ayrımı kural olarak yoktur. Ama idari davalara bakan mahkemelerin bazı yargıçları hukukçu olmayabilir. Bunun dışın­da bütün yargıçlar hukuk fakültelerinde temel hukuk öğrenimi görmüş kişilerdir. Bu öğre­nimden sonra, adalet bakanlığının açtığı sına­vı kazanan adaylar iki yıl süreyle özel bir staj görürler.
Türkiye’de yargıçların görevlerinde bağım­sızlığı ve hiçbir organın, makamın ya da kişinin yargıçlara buyruk veremeyeceği hük­mü anayasada düzenlenmiş ve güvence altına alınmıştır. Yargıç ve savcılar idari işlemle görevden alınamaz, kendileri istemedikçe anayasada gösterilen yaştan (65) önce emekli­ye ayrılamaz, aylık, ödenek ve başka bazı haklarından yoksun bırakılamazlar.
Yargıç ve savcılarla ilgili olarak, mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, her türlü yükselme, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hak­kında karar verme, disiplin cezası verme ve görevden uzaklaştırma işlemlerini yürütmek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun görevleri arasındadır. Bu kurul, adalet baka­nının başkanlığında Yargıtay’dan üç asıl ve üç yedek, Danıştay’dan iki asıl ve iki yedek üyeyle Adalet Bakanlığı müsteşarından olu­şur. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bir kişiyi yargıçlığa ya da savcılığa kabul etmesi için o kişinin mesleğin gerektirdiği ve özel kanunlarında belirtilen koşullara sahip olması zorunludur.
YARGI SİSTEMİ. Yargının görevi bireylerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerinde orta­ya çıkan uyuşmazlıkları çözmektir. Bu, bir uyuşmazlık söz konusu olduğunda ilişkileri düzenleyen yasaların hükümlerine göre haklı ile haksızın ayrılmasıyla gerçekleştirilir. Bu çözüme adalet adını veririz. Türkiye’de kuv­vetler ayrılığı ilkesini benimseyen 1982 Ana­yasası devletin yargı görevini yerine getirme yetkisini bağımsız mahkemelere vermiştir. Bu yetki bir başka organ ya da kişice kullanıla­maz, hiçbir organ, makam, merci ya da kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemele­re ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bu­lunamaz. Ayrıca görülmekte olan bir davaya ilişkin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ya da herhangi bir açıklamada bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile yönetim, mahkemelerce verilen kararlara uymak zo­rundadırlar. Bu organlar ve yürütme hiçbir koşulda bu kararları ve bunların uygulamala­rını engelleyemez ve geciktiremez. Anayasa böylece yargının bakımsızlığını öncelikle ya­sama ve yürütme organlarına karşı korumuş­tur. Ayrıca yargıçların görevlerini baskı ve etkiden uzak biçimde yerine getirebilmeleri için yargıçların bağımsızlığını kabul etmekle kalmamış, yargıçların bu bağımsızlıklarını ko­ruyabilmelerini sağlayacak önlemler getirmiş­tir. Buna yargıç güvencesi adı verilir.
Yargı yetkisini çeşitli yargı yerleri kullanır. Tüm bu yargı yerleri “yargı” adını verdiğimiz anayasal organı oluştururlar. Bu bağımsız ve ayrı yargı yerlerinin her biri devlet egemenli­ğini kullanarak Türk ulusu adına karar verir. Egemenlik tek olduğuna göre onun bir parça­sını ulus adına kullanan yargının da tek olması gerekir. Buna yargının birliği adı verilir. Yargı birliği ilkesinin bir başka sonucu da aynı uzmanlık alanında yargı görevi üstlenen tüm yargı yerlerinin kararlarının bir tek yük­sek mahkemece incelenmesidir. Örneğin tüm adli yargı yerlerinin kararları son derece mahkemesi olarak Yargıtay’ca incelenir. Yar­gının birliği ayrıca, tek bir düzen olarak örgütlenen yargı yerlerinin hem bireyler ara­sında hem de bireyle yönetim arasında çıkan uyuşmazlıklara bakması anlamına da gelir. Bu yargı düzeninde bütün yargı yerlerinin üstünde tek bir yüksek mahkeme bulunur ve bütün yargı kararları son aşamada onun incelemesinden geçer.
1982 Anayasası yasal ve doğal yargıç ilkesinide getirmiştir. Buna göre, hiç kimse yasalara göre bağlı olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi yasal olarak bağlı olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurula­maz. Anayasada yasal ve doğal yargıç güven­cesinden birlikte söz edilmiştir. “Yasal yar­gıç” deyimi mahkemelerin ya da yargıçların görev ve yetkilerinin yasalarca belirleneceği anlamını taşır. “Doğal yargıç” kavramı ise yargılanmaya konu olan uyuşmazlığın ortaya çıktığı anda yürürlükte olan yasanın öngördü­ğü yargı yerini ifade eder. Bunlara olağan mahkemeler adı verilir. Bu, davanın uyuş­mazlığı doğuran olaydan sonra çıkarılan bir yasayla kurulan bir mahkeme önüne götürül­mesini yasaklamaktadır. Böylece sonradan çıkarılan bir yasayla kurulacak olağanüstü mahkemelerin önceki olayları yargılaması anayasa tarafından engellenmektedir.
Mahkemelerce verilen kararların anayasa­ya ve yasalara uygun olması gerekir. Bu ancak mahkeme kararlarının incelenerek denetlenmesiyle gerçekleştirilir. Bu nedenle mahkemeler normal ve yüksek mahkemeler olarak ikiye ayrılır. Dava mahkemeleri olarak da adlandırılan normal mahkemeler uyuşmaz­lıkların çözümüne ilişkin kararlar verir. Bu kararlar ilgili taraflarca yasalara aykırı görü­lürse yüksek mahkemelere itiraz edilir. Yük­sek mahkemeler normal mahkemelerce veri­len kararlan yasaya uygunluk yönünden ince­ler. Böylece uyuşmazlığın daha adil çözülebil­mesi için bir denetim sağlanmış olur.
1982 Anayasası altı tane yüksek mahkeme öngörmüştür. Bunlar Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi’dir. Ayrıca Yük­sek Seçim Kurulu ve Sayıştay da yüksek mah­keme niteliğindeki kuruluşlardır.
Anayasa Mahkemesi yasaların, yasama or­ganı içtüzüğünün ve yasa gücündeki kararna­melerin anayasaya uygunluğunu denetleyen yüksek ve özel bir mahkemedir.
Adli yargı alanında en yüksek mahkeme olan Yargıtay, adliye mahkemelerinin verdiği karar ve hükümlerin son inceleme mahkeme­sidir. Normal bir adli mahkemenin aldığı karara Yargıtay’da itiraz edilebilir. Yargıtay üyeleri Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca seçilir. Yargıtay’da başkan ve Cumhu­riyet Başsavcısı’nın yanı sıra, aralarında belir­li bir işbölümü bulunan 16 hukuk dairesi ile dokuz ceza dairesi vardır. Ayrıca Hukuk Ge­nel Kurulu, Ceza Genel Kurulu ve Yargıtay Genel Kurulu bulunur. Yargıtay başkanı ile vekilleri ve daire başkanları Yargıtay Genel Kurulu’nca, kendi üyeleri arasından dört yıl için seçilir. Cumhuriyet Başsavcısı ve vekili ise Yargıtay Genel Kurulu’nun kendi üyeleri arasından belirlediği beşer aday arasından cumhurbaşkanı tarafından seçilir.
Danıştay idari yargı alanında en yüksek mahkemedir. İdari yargı toplumu oluşturan bireylerle devlet arasındaki ilişkilerden ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünü üstlenmiştir. Danıştay ayrıca yasayla gösterilen belli dava­lara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.
Danıştay kurul halinde çalışan bir organdır. İkisi idari, sekizi yargısal görev yapan 10 daireden oluşur. Her dairede bir başkan ve en az dört üye bulunur. Danıştay da ayrıca İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu, İçtihatları Birleştir­me Kurulu, Başkanlar Kurulu gibi organlar da vardır. Danıştay üyelerinin dörtte üçü Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu, dörtte biri de nitelikleri yasada belirtilen görevliler arasın­dan cumhurbaşkanınca seçilir. Danıştay Ge­nel Kurulu kendi üyeleri arasından dört yıl için, salt çoğunlukla ve gizli oyla Danıştay Başkanı ile vekillerini seçer.
Askeri Yargıtay askeri mahkemelerce veri­len karar ve hükümlerin son inceleme yeridir. Ayrıca asker kişilerin yasayla gösterilen belli davalarına ilk ve son merci olarak bakar. Askeri Yargıtay üyeleri, Askeri Yargıtay Genel Kurulu’nun her üyelik için gösterdiği üçer aday arasından cumhurbaşkanınca seçi­lir. Her biri yedi üye ile başkandan oluşan beş dairesi vardır. Ayrıca Daireler Kurulu, Baş­kanlar Kurulu ve Genel Kurul gibi organları bulunur.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlık­ların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Askeri Yüksek İdare Mahke­mesinde askeri yargıçların yanı sıra asker olmayan yargıçlar da görev alır. Mahkemenin asker yargıç üyelerini, asker başkan ve üyele­rinin göstereceği üçer aday arasından cum­hurbaşkanı seçer. Asker olmayan üyeler ise Genel Kurmay Başkanı’nın göstereceği üçer aday arasından gene cumhurbaşkanınca seçi­lir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, bir başkan ile altışar üyeden oluşan iki daire­si vardır. Ayrıca Daireler Kurulu, Başkan­lar Kurulu, Genel Kurul gibi organları bu­lunur.
Uyuşmazlık Mahkemesi adli, idari ve aske­ri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümler. Uyuşmazlık Mahkemesi’nin başkanını Ana­yasa Mahkemesi kendi üyeleri arasından se­çer. Üyelerinin seçiminde ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile cumhurbaşkanı yetkilendirilmiştir.
1982 Anayasası seçimlerin güvenilirliğini sağlamak amacıyla yargı gücünü seçimlerin denetimi ve yönetimi ile görevlendirmiştir. Yüksek Seçim Kurulu Seçim yargısı örgütü­nün en üst basamağıdır. Alt düzeydeki seçim yargı yerleri il seçim kurullarıdır. İl seçim ku­rulları kendi seçim çevrelerinde seçimin dü­zenle yürümesi için önlemler alırlar. Aday bil­dirim ve listelerini alıp duyururlar. Aday liste­lerine ve ilçe seçim kurullarının kararlarına yapılan itirazları inceleyip karara bağlarlar. İl seçim kurulunu il merkezindeki en yüksek de­receli üç yargıç oluşturur.
Yüksek Seçim Kurulu ise yedi asil ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerden altısı Yargı­tay Genel Kurulu, beşi Danıştay Genel Kuru­lu tarafından kendi üyeleri arasından ve gizli oyla seçilir. Yüksek Seçim Kurulu’nun başlıca görevi seçimlerin başlamasından bitimine ka­dar düzen içinde yönetilmesiyle ilgili bütün işlemleri yapmak ve yaptırmaktır. Ayrıca seçimlerden sonra seçime ilişkin bütün yol­suzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin karara bağlamak da Yüksek Seçim Kurulu’nun görevleri içindedir.
Hesap mahkemesi adını da verebileceğimiz Sayıştay, genel ve katma bütçeli dairelerin bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye
Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hük­me bağlamakla görevlendirilmiştir.

YARGIÇ ya da hâkim, bir mahkemede huku­ku uygulayarak karar veren ve uyuşmazlığı çözen görevlidir. Mahkemeler ulusal ya da, Uluslararası Adalet Divanı gibi uluslar üstü olabilir. Ulusal mahkemeler ceza, hukuk, temyiz, idare, anayasa mahkemeleri gibi çe­şitlilik gösterir. Bunların bütün üyelerine yargıç, başkanlarına da baş yargıç ya da baş­kan denir. Genelde, yargıç olabilmenin temel koşulu hukuk öğrenimi görmektir. Ama bu öğrenimi görmemiş kişilerin de yargıç sayıldı­ğı yargılama sistemleri vardır.Hukukçu olmayan yargıçlar, sıradan ama güvenilir ve dürüst insanlar arasından seçilir­ler. ABD’de, SSCB’de ve İngiltere’de mes­lekten hukukçu olmayan kişiler bazı mahke­melerde yargıçlık yapabilmektedir.Hukuk sistemleri, genellikle İngiltere, Ku­zey Amerika’nın büyük bölümü, Avustralya ve Yeni Zelanda’da uygulanan örf ve âdet hukuku geleneği ile Fransa, Quebec ve Avru­pa’nın büyük bölümünde uygulanan medeni hukuk geleneği biçiminde ikiye ayrılır.Meslekten yargıçlar bu iki farklı sistemde farklı biçimlerde eğitim görür ve seçilirler. Örf ve âdet hukukunun uygulandığı ülkelerde kişiler hukuk fakültesi ya da okulunda eğitim­lerini tamamladıktan sonra, hukukçu olarak özel bir staj görürler. Hukukçu olarak uzun yıllar deneyim kazandıktan son­ra, genellikle 45-50 yaşlarında yargıç olarak atanabilirler. Yargıçlar bundan sonra herhan­gi bir sınava girmek ya da ek bir eğitim görmek zorunda değillerdir.Medeni hukuk sistemlerinde ise, hukuk eğitimini tamamlayan kişiler mesleklerini avukat ya da yargıç olarak sürdürme konu­sunda karar verirler. Yargıç olmak isteyenler yeni bir sınava girer, sınavı kazananlar devlet memuru olarak atanır, derecesi giderek yük­selir ve yüksek yargıçlar kurulu meslek yaşa­mındaki başarısını izler.Yargıçlar genelde adalet bakanı tarafından atanırlar. Bazı ülkelerde ise yüksek yargıçlar­dan oluşan özel kurullar (Hâkimler ve Savcı­lar Yüksek Kurulu gibi) bu konuda söz ve yet­ki sahibidir. Ama hangi hukuk sistemi içinde olursa olsun, birçok ülkede yargıçların bağım­sızlığı anayasayla güvence altına alınmıştır. Bu, yargıçların kararlarını herhangi bir üst makamdan etkilenmeksizin, hukuk kuralları içinde alabilmesi demektir.Türk hukuk sisteminde ise, hukukçu olan ve olmayan yargıç ayrımı kural olarak yoktur. Ama idari davalara bakan mahkemelerin bazı yargıçları hukukçu olmayabilir. Bunun dışın­da bütün yargıçlar hukuk fakültelerinde temel hukuk öğrenimi görmüş kişilerdir. Bu öğre­nimden sonra, adalet bakanlığının açtığı sına­vı kazanan adaylar iki yıl süreyle özel bir staj görürler.Türkiye’de yargıçların görevlerinde bağım­sızlığı ve hiçbir organın, makamın ya da kişinin yargıçlara buyruk veremeyeceği hük­mü anayasada düzenlenmiş ve güvence altına alınmıştır. Yargıç ve savcılar idari işlemle görevden alınamaz, kendileri istemedikçe anayasada gösterilen yaştan (65) önce emekli­ye ayrılamaz, aylık, ödenek ve başka bazı haklarından yoksun bırakılamazlar.Yargıç ve savcılarla ilgili olarak, mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, her türlü yükselme, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hak­kında karar verme, disiplin cezası verme ve görevden uzaklaştırma işlemlerini yürütmek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun görevleri arasındadır. Bu kurul, adalet baka­nının başkanlığında Yargıtay’dan üç asıl ve üç yedek, Danıştay’dan iki asıl ve iki yedek üyeyle Adalet Bakanlığı müsteşarından olu­şur. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bir kişiyi yargıçlığa ya da savcılığa kabul etmesi için o kişinin mesleğin gerektirdiği ve özel kanunlarında belirtilen koşullara sahip olması zorunludur.YARGI SİSTEMİ. Yargının görevi bireylerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerinde orta­ya çıkan uyuşmazlıkları çözmektir. Bu, bir uyuşmazlık söz konusu olduğunda ilişkileri düzenleyen yasaların hükümlerine göre haklı ile haksızın ayrılmasıyla gerçekleştirilir. Bu çözüme adalet adını veririz. Türkiye’de kuv­vetler ayrılığı ilkesini benimseyen 1982 Ana­yasası devletin yargı görevini yerine getirme yetkisini bağımsız mahkemelere vermiştir. Bu yetki bir başka organ ya da kişice kullanıla­maz, hiçbir organ, makam, merci ya da kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemele­re ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bu­lunamaz. Ayrıca görülmekte olan bir davaya ilişkin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ya da herhangi bir açıklamada bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile yönetim, mahkemelerce verilen kararlara uymak zo­rundadırlar. Bu organlar ve yürütme hiçbir koşulda bu kararları ve bunların uygulamala­rını engelleyemez ve geciktiremez. Anayasa böylece yargının bakımsızlığını öncelikle ya­sama ve yürütme organlarına karşı korumuş­tur. Ayrıca yargıçların görevlerini baskı ve etkiden uzak biçimde yerine getirebilmeleri için yargıçların bağımsızlığını kabul etmekle kalmamış, yargıçların bu bağımsızlıklarını ko­ruyabilmelerini sağlayacak önlemler getirmiş­tir. Buna yargıç güvencesi adı verilir.Yargı yetkisini çeşitli yargı yerleri kullanır. Tüm bu yargı yerleri “yargı” adını verdiğimiz anayasal organı oluştururlar. Bu bağımsız ve ayrı yargı yerlerinin her biri devlet egemenli­ğini kullanarak Türk ulusu adına karar verir. Egemenlik tek olduğuna göre onun bir parça­sını ulus adına kullanan yargının da tek olması gerekir. Buna yargının birliği adı verilir. Yargı birliği ilkesinin bir başka sonucu da aynı uzmanlık alanında yargı görevi üstlenen tüm yargı yerlerinin kararlarının bir tek yük­sek mahkemece incelenmesidir. Örneğin tüm adli yargı yerlerinin kararları son derece mahkemesi olarak Yargıtay’ca incelenir. Yar­gının birliği ayrıca, tek bir düzen olarak örgütlenen yargı yerlerinin hem bireyler ara­sında hem de bireyle yönetim arasında çıkan uyuşmazlıklara bakması anlamına da gelir. Bu yargı düzeninde bütün yargı yerlerinin üstünde tek bir yüksek mahkeme bulunur ve bütün yargı kararları son aşamada onun incelemesinden geçer.1982 Anayasası yasal ve doğal yargıç ilkesinide getirmiştir. Buna göre, hiç kimse yasalara göre bağlı olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi yasal olarak bağlı olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurula­maz. Anayasada yasal ve doğal yargıç güven­cesinden birlikte söz edilmiştir. “Yasal yar­gıç” deyimi mahkemelerin ya da yargıçların görev ve yetkilerinin yasalarca belirleneceği anlamını taşır. “Doğal yargıç” kavramı ise yargılanmaya konu olan uyuşmazlığın ortaya çıktığı anda yürürlükte olan yasanın öngördü­ğü yargı yerini ifade eder. Bunlara olağan mahkemeler adı verilir. Bu, davanın uyuş­mazlığı doğuran olaydan sonra çıkarılan bir yasayla kurulan bir mahkeme önüne götürül­mesini yasaklamaktadır. Böylece sonradan çıkarılan bir yasayla kurulacak olağanüstü mahkemelerin önceki olayları yargılaması anayasa tarafından engellenmektedir.Mahkemelerce verilen kararların anayasa­ya ve yasalara uygun olması gerekir. Bu ancak mahkeme kararlarının incelenerek denetlenmesiyle gerçekleştirilir. Bu nedenle mahkemeler normal ve yüksek mahkemeler olarak ikiye ayrılır. Dava mahkemeleri olarak da adlandırılan normal mahkemeler uyuşmaz­lıkların çözümüne ilişkin kararlar verir. Bu kararlar ilgili taraflarca yasalara aykırı görü­lürse yüksek mahkemelere itiraz edilir. Yük­sek mahkemeler normal mahkemelerce veri­len kararlan yasaya uygunluk yönünden ince­ler. Böylece uyuşmazlığın daha adil çözülebil­mesi için bir denetim sağlanmış olur.1982 Anayasası altı tane yüksek mahkeme öngörmüştür. Bunlar Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi’dir. Ayrıca Yük­sek Seçim Kurulu ve Sayıştay da yüksek mah­keme niteliğindeki kuruluşlardır.Anayasa Mahkemesi yasaların, yasama or­ganı içtüzüğünün ve yasa gücündeki kararna­melerin anayasaya uygunluğunu denetleyen yüksek ve özel bir mahkemedir.Adli yargı alanında en yüksek mahkeme olan Yargıtay, adliye mahkemelerinin verdiği karar ve hükümlerin son inceleme mahkeme­sidir. Normal bir adli mahkemenin aldığı karara Yargıtay’da itiraz edilebilir. Yargıtay üyeleri Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca seçilir. Yargıtay’da başkan ve Cumhu­riyet Başsavcısı’nın yanı sıra, aralarında belir­li bir işbölümü bulunan 16 hukuk dairesi ile dokuz ceza dairesi vardır. Ayrıca Hukuk Ge­nel Kurulu, Ceza Genel Kurulu ve Yargıtay Genel Kurulu bulunur. Yargıtay başkanı ile vekilleri ve daire başkanları Yargıtay Genel Kurulu’nca, kendi üyeleri arasından dört yıl için seçilir. Cumhuriyet Başsavcısı ve vekili ise Yargıtay Genel Kurulu’nun kendi üyeleri arasından belirlediği beşer aday arasından cumhurbaşkanı tarafından seçilir.Danıştay idari yargı alanında en yüksek mahkemedir. İdari yargı toplumu oluşturan bireylerle devlet arasındaki ilişkilerden ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünü üstlenmiştir. Danıştay ayrıca yasayla gösterilen belli dava­lara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.Danıştay kurul halinde çalışan bir organdır. İkisi idari, sekizi yargısal görev yapan 10 daireden oluşur. Her dairede bir başkan ve en az dört üye bulunur. Danıştay da ayrıca İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu, İçtihatları Birleştir­me Kurulu, Başkanlar Kurulu gibi organlar da vardır. Danıştay üyelerinin dörtte üçü Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu, dörtte biri de nitelikleri yasada belirtilen görevliler arasın­dan cumhurbaşkanınca seçilir. Danıştay Ge­nel Kurulu kendi üyeleri arasından dört yıl için, salt çoğunlukla ve gizli oyla Danıştay Başkanı ile vekillerini seçer.Askeri Yargıtay askeri mahkemelerce veri­len karar ve hükümlerin son inceleme yeridir. Ayrıca asker kişilerin yasayla gösterilen belli davalarına ilk ve son merci olarak bakar. Askeri Yargıtay üyeleri, Askeri Yargıtay Genel Kurulu’nun her üyelik için gösterdiği üçer aday arasından cumhurbaşkanınca seçi­lir. Her biri yedi üye ile başkandan oluşan beş dairesi vardır. Ayrıca Daireler Kurulu, Baş­kanlar Kurulu ve Genel Kurul gibi organları bulunur.Askeri Yüksek İdare Mahkemesi asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlık­ların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Askeri Yüksek İdare Mahke­mesinde askeri yargıçların yanı sıra asker olmayan yargıçlar da görev alır. Mahkemenin asker yargıç üyelerini, asker başkan ve üyele­rinin göstereceği üçer aday arasından cum­hurbaşkanı seçer. Asker olmayan üyeler ise Genel Kurmay Başkanı’nın göstereceği üçer aday arasından gene cumhurbaşkanınca seçi­lir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, bir başkan ile altışar üyeden oluşan iki daire­si vardır. Ayrıca Daireler Kurulu, Başkan­lar Kurulu, Genel Kurul gibi organları bu­lunur.Uyuşmazlık Mahkemesi adli, idari ve aske­ri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümler. Uyuşmazlık Mahkemesi’nin başkanını Ana­yasa Mahkemesi kendi üyeleri arasından se­çer. Üyelerinin seçiminde ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile cumhurbaşkanı yetkilendirilmiştir.1982 Anayasası seçimlerin güvenilirliğini sağlamak amacıyla yargı gücünü seçimlerin denetimi ve yönetimi ile görevlendirmiştir. Yüksek Seçim Kurulu Seçim yargısı örgütü­nün en üst basamağıdır. Alt düzeydeki seçim yargı yerleri il seçim kurullarıdır. İl seçim ku­rulları kendi seçim çevrelerinde seçimin dü­zenle yürümesi için önlemler alırlar. Aday bil­dirim ve listelerini alıp duyururlar. Aday liste­lerine ve ilçe seçim kurullarının kararlarına yapılan itirazları inceleyip karara bağlarlar. İl seçim kurulunu il merkezindeki en yüksek de­receli üç yargıç oluşturur.Yüksek Seçim Kurulu ise yedi asil ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerden altısı Yargı­tay Genel Kurulu, beşi Danıştay Genel Kuru­lu tarafından kendi üyeleri arasından ve gizli oyla seçilir. Yüksek Seçim Kurulu’nun başlıca görevi seçimlerin başlamasından bitimine ka­dar düzen içinde yönetilmesiyle ilgili bütün işlemleri yapmak ve yaptırmaktır. Ayrıca seçimlerden sonra seçime ilişkin bütün yol­suzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin karara bağlamak da Yüksek Seçim Kurulu’nun görevleri içindedir.Hesap mahkemesi adını da verebileceğimiz Sayıştay, genel ve katma bütçeli dairelerin bütün gelir ve giderleri ile mallarını TürkiyeBüyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hük­me bağlamakla görevlendirilmiştir.

YARDIM KURUMLARI,Hayırseverlik

YARDIM KURUMLARI, acil gereksinim içindeki insanlara yardım etmek üzere özel olarak ya da kamu desteğiyle oluşturulmuş kuruluşlardır. Bu gibi kurumlar yoksullara olduğu kadar kıtlık, sel, kuraklık, deprem gibi doğal yıkımlara uğramış insanlara da yardım eder. Bazıları ise, savaş ya da siyasal baskı sonucu yerlerinden yurtlarından olmuş insanların geleceğini güven altına almak ama¬cını taşır.

Tüm dünyada yaygın biçimde kurulan ilk yardım kurumu uluslararası Kızılhaç’tır. Tür¬kiye’de ve İslam ülkelerinde benzer amaçlı kuruluş Kızılay adını alır. 1864′te, daha önce îtalya’daki Solferino Savaşı’nda (1859) yara¬lanan askerlere yardım etmiş olan İsviçreli Henri Dunant tarafından kurulan Kızılhaç’ın birçok işlevi vardır. Savaşlarda, çatışma halin¬deki tarafların yetkililerine ulaşarak aracılık eder. Yaralıların bakımını sağlar, kamplarda bulunan savaş tutsaklarını görmeye gider, özel yiyecek paketlerini ve postaları dağıtır, tutsaklara ilişkin bilgileri ailelerine ulaştırır. 20. yüzyılda Kızılhaç, yardım elini doğal felaketlerin kurbanlarına ve azgelişmiş ülke¬lere de uzattı. Yiyecek ve temel sağlık gereç¬lerinin dağıtımını üstlendi; felaket bölgelerin¬de geçici sığınma merkezlerinin oluşturulma¬sına yardım etti.

1943-47′de, Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi (UNRRA) adlı yardım kurumu (UNRRA), savaş yüzünden yıkı¬ma uğramış insanlar için kamplar kurarak yiyecek, ilaç, giyecek gibi yardım gereçleri dağıttı. Bu kurumun 1947′de etkinliğine son vermesi üzerine, yarım kalan tasarılar öteki yardım kurumlarınca ele alındı. 1945′te, sa¬vaştan hemen sonra Birleşmiş Milletler Örgü¬tü kuruldu. Örgütün önde gelen etkinliklerin¬den biri, savaş sırasında evsiz kalan insanlara yardım etmekti. Birleşmiş Milletler içerisinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komi¬serliği (UNHCR) adı altında özel bir birim oluşturuldu ve UNRRA’nın doğrultusunda etkinlikte bulundu. UNHCR ilk olarak Avru¬pa’nın mülteci sorununu çözüme kavuştur¬mak için çalıştı. Daha sonra askeri diktatör¬lüklerin ve zorba yönetimlerin baskısından kurtulmak için ülkelerini terk etmek zorunda kalan ya da doğal yıkımlardan kaçarak başka ülkelere sığman mülteciler konusunu günde¬mine aldı.

Bugün Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu adıyla bilinen Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), II. Dün¬ya Savaşı’ndan etkilenen ülkelerin çocukları¬na yardım sağlamak üzere 1946 yılında kurul¬du. 1950′lerden başlayarak, azgelişmiş ülke¬lerdeki çocuklar ile acil yardıma muhtaç çocuklara yardım UNICEF’in üzerine önemle eğildiği konulardır. Buna bağlı olarak yiyecek yardımı, koruyucu sağlık hizmetleri, hastala¬rın tedavisi, okul yapımı ve öğretmen yetişti¬rilmesi de UNICEF’in etkinlikleri kapsamın¬dadır. 1972′de Birleşmiş Milletler Afetzedele¬re Yardım Kuruluşu (UNDRO) kuruldu. Bu kuruluş çeşitli yıkımlardan etkilenen ülkelere yönelik uluslararası yardımların düzenli bir biçimde iletilmesine çalışır. Tüm bu Birleşmiş Milletler kuruluşları, örgüte üye ülkelerin ve öteki yardım kuruluşlarının gönüllü katkısıyla sağlanan fonlarla desteklenir.

Hayırseverlik

İnsanların aileleri dışındaki kimselere yardım etmesi değişik kültürlerce benimsenmiş olup uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Ahit’te, Yeni Ahit’te ve Kuran’da hayırseverliğe çok önem verilir. Ortaçağda Yahudiler ve Hıristiyanlar için hayırseverlik cennette kendine bir yer edinmenin güvencesi olarak kabul edilirdi.

19. yüzyılda İngiltere’de toplumsal yaşamı iyileştirmek için bazı hayırseverler yardım dernekleri kurdular. Sanayi Devrimi sırasında nüfusu hızla kalabalıklaşan kentlerde özellik¬le emekçi aileleri insanca yaşam koşulların¬dan yoksundu. Yoksulları barındırıp doyuran misyoner ocak¬ları bu dönemde açıldı. 1865′te rahip William Booth tarafından kurulan ve Selamet Ordusu anlamına gelen Salvation Army giderek gelişti ve uluslararası bir nitelik aldı. Bir Hıristiyan etkinliği olan Salvation Army’nin günümüzde 3.000′i aşkın sosyal yardım kurumu, hastane, okul ve temsilciliği vardır. Bu kuruluş askeri örgütlenme temeline dayalıdır.

İngiliz doktor Thomas John Barnardo (1845-1905), Londra’nın doğu kesiminde yan çıplak, aç ve kimsesiz çocukları barındırmak için 1870′te bir çocuk yurdu açtı. Büyük bir özveriyle çalışan doktor Barnardo 40 yıl boyunca 60 bin çocuğun yuvaya kavuşmasını sağladı. Yoksul öğrencilere yemek, yaşlı ve kimsesiz kadınlara parasız sağlık hizmeti örgütledi. Aynı dönemde yaşayan Lord Shaftes- bury (1801-85) ise kadın emekçileri ve çocuk¬ları koruyucu yasaların çıkarılmasına ön ayak oldu. Yoksul ve kimsesiz çocukların eğitilme¬sine yönelik çalışmalarıyla 300 bin yoksul çocuğun eğitim görmesini sağladı.

Günümüzde, kitle iletişim araçlarının, özel¬likle de televizyon yayınlarının yaygınlığı dün¬yadaki herhangi bir yıkımın nerdeyse anında duyulmasını sağlamaktadır. 1970′ler ve 1980′ lerde birçok Afrika ülkesinde yüz binlerce ki¬şinin açlıktan ölmesine yol açan kuraklığı tele¬vizyon aracılığıyla dünyada duymayan kalma¬dı. Yardım fonlarının oluşturulması için özel televizyon yayınlan yapıldı. Acı çeken insan¬ların görüntüleri izleyicileri derinden etkile¬yerek yardım ellerinin uzanmasını sağladı. 1985′te, irlandalı rock şarkıcısı Bob Geldof, Afrika’daki açlara yardım amacıyla Band Aid’i kurdu. Tüm dünya televizyonlarından 1,5 milyar insanın izlediği bir rock konseri düzenledi. 70 milyon dolar tutarındaki konser geliri, UNICEF ile Band Aid Vakfı’na veril¬di. Benzer fon oluşturma girişimlerinden biri de, 1986 yılında ABD’de yoksullara yardım amacıyla kurulan “Hands Across America”dır.

Yardımlar yalnızca bunalım anında kısa bir süre için değil, uzun zaman sürdürülürse etkili olur. Ayrıca yardımın dağıtımı sırasında para, yiyecek ve öteki gereçlerin gerçekten gerek¬sinmesi olan kişilerin eline geçmesini sağla¬mak, başkalarının bunlardan haksız kazanç elde etmesini önlemek önem taşır.

YARASA

YARASA, Memeliler arasında yalnız yarasa¬lar kanatlarını çırparak gerçek anlamda uça¬bilir. Uçan sincaplar gibi başka memelilerin ön ve arka bacakları arasında, gövdeleri boyunca uzanan deri uzantıları vardır. Bu hayvanlar ağaçtan ağaca süzülerek uçabilir. Ama* süzülmeye yarayan bu yapılar hiçbirinde etkin biçimde ve uzun süreli uçmayı sağlaya¬maz. Yarasanın uzun kollan ile iyice uzamış el parmaklan etkin biçimde uçmasını sağla¬yan çok ince bir deriyle örtülüdür. Bu kanat¬lar bacaklara, birçok türde ise kuyruğa kadar uzanır.
Kanatlarını büyük bir ustalıkla kullanan yarasalar uçuş rotaları üstünde bulunan en¬gellere çarpmadan yollarına devam edebilir. Deneyler yarasaların görmeleri engellendi¬ğimde bile manevra becerilerini sürdürebildik¬lerini göstermiş, çarpabilecekleri nesneleri çok yüksek perdeden çıkardıkları seslerin yankısını dinleyerek belirledikleri kanıtlan¬mıştır. Çıkardıkları seslerin yankısına göre engelleri belirleme özellikleri radarın çalışma¬sına oldukça benzemektedir.
Yarasalar genellikle gündüzleri uçmaz; ma¬ğara duvarlarına, oyuklara ve öbür karanlıkta kalan yerlere ayaklarından baş aşağı asılarak dinlenirler. Bu gibi yerlerde çok sayıda yarasa bir arada bulunabilir. Barındıkları yerlerden karanlık bastığında ya da sabah alacasında çıkarak besinlerini ararlar. Bazıları gece bo¬yunca uçar. Dişiler baharda bir ya da iki yavru doğurur. Başlangıçta yavru yarasa göğ¬süne sıkıca tutunduğu annesiyle birlikte uçar. Ama dişi daha sonra yavrusunu tünekte asılı bırakarak dolaşmaya çıkar. Yavrular sonba¬hara doğru kendi başlarına uçabilecek duru¬ma gelir. Yarasalar boyutlarına göre uzun ömürlü hayvanlardır. Küçük yapılı hayvanlar arasında 10-15 yıl yaşayana pek rastlanmaz. Meyve yarasalarının iri olanları ise daha da uzun ömürlüdür ve bakım altında 19 yıl kadar yaşayabilir.
Yarasaların yaklaşık 900 türü vardır. Tür sayısı bakımından memeliler arasında kemiri¬cilerin ardından ikinci sırayı alırlar. Yarasalar ıhman ve tropik bölgelerde bulunur. Türlerin büyük bölümü tropik bölgelerde yaşar. Bo¬yutları büyük bir çeşitlilik gösterir. Filipin bambu yarasasının (Tylonycteris pachypus mey eri) ağırlığı 1,5 gr, kanat açıklığı 15 cm dolayında kalırken, uçan tilki de denen tilki yarasanın (Pteropus vampyrus) ağırlığı 1 ki¬lograma kanat açıklığı ise 1,5 metreye ulaşa¬bilir.
Ilıman bölgelerdeki yarasaların çoğu uçar¬ken yakaladıkları kelebek ve sinek gibi bö¬ceklerle beslenir. Yeryüzünün öbür bölümle¬rinde yaşayan yarasaların besinleri ve beslen¬me alışkanlıkları çok çeşitlidir. Birkaç tür arka ayaklarındaki irileşmiş tırnaklan saye¬sinde balıklan kaparak avlanır. Birçok tür yırtıcıdır. Bunlardan büyük mızrak burunlu yarasa (Phyllostomus hastatus) böceklerin ya¬nı sıra kuş, küçük yarasa ve kemiriciler gibi çeşitli hayvanları avlar. Orta ve Güney Ame¬rika’nın ünlü vampir yarasaları, hayvanlarda ve insanda ön dişleriyle açtıkları küçük delik¬lerden akan kanı yalayarak beslenir. Ama bazı insanlar arasında neden oldukları korku¬yu hak edecek ölçüde tehlikeli değildirler. Tropik bölgelerdeki bazı türler yalnız çiçekle¬rin balözü ve çiçek tozlarıyla beslenir. Beslen¬me biçimlerine uygun çok uzun dilleri vardır. Bu yarasalar çiçeklerin tozlaşmasında önemli bir rol oynar. Bazı kaktüsler ile muz ve baobab gibi ağaçların çiçekleri yarasalar aracılığıyla tozlaşır.
Meyve yarasaları yalnız yıl boyunca meyve bulabilecekleri ılıman bölgelerde yaşar. Bir¬çok yerde bu yarasaların binlercesine rastla¬nabilir. Hava kararırken tünedikleri ağaçlar¬dan ayrılarak geniş bir bulut halinde, beslene¬cekleri yerlere doğru uçarlar. Tilki yarasalar da meyve yarasalarının bir cinsidir. Bu yara-salar adlarını tilkininkini andıran başlarından alır. Meyve yarasaları yedikleri meyvelerin tohumlarını tünedikleri yerlerde dışkılarıyla atarak bitkilerin yayılmasına yardımcı olur.
Kışı soğuk geçen bölgelerde kış boyunca böcek bulmakta güçlük çeken yarasalar ya göç eder ya da kış uykusuna yatar. Bilindiği kadarıyla Avrupa’da yaşayan yarasaların hep¬si kış uykusuna yatmaktadır. Kuzey Amerika’ daki böcek yiyen yarasaların birçoğu ise kışı güneyde ve Orta Amerika’da geçirir.

YARASA, Memeliler arasında yalnız yarasa¬lar kanatlarını çırparak gerçek anlamda uça¬bilir. Uçan sincaplar gibi başka memelilerin ön ve arka bacakları arasında, gövdeleri boyunca uzanan deri uzantıları vardır. Bu hayvanlar ağaçtan ağaca süzülerek uçabilir. Ama* süzülmeye yarayan bu yapılar hiçbirinde etkin biçimde ve uzun süreli uçmayı sağlaya¬maz. Yarasanın uzun kollan ile iyice uzamış el parmaklan etkin biçimde uçmasını sağla¬yan çok ince bir deriyle örtülüdür. Bu kanat¬lar bacaklara, birçok türde ise kuyruğa kadar uzanır.Kanatlarını büyük bir ustalıkla kullanan yarasalar uçuş rotaları üstünde bulunan en¬gellere çarpmadan yollarına devam edebilir. Deneyler yarasaların görmeleri engellendi¬ğimde bile manevra becerilerini sürdürebildik¬lerini göstermiş, çarpabilecekleri nesneleri çok yüksek perdeden çıkardıkları seslerin yankısını dinleyerek belirledikleri kanıtlan¬mıştır. Çıkardıkları seslerin yankısına göre engelleri belirleme özellikleri radarın çalışma¬sına oldukça benzemektedir.Yarasalar genellikle gündüzleri uçmaz; ma¬ğara duvarlarına, oyuklara ve öbür karanlıkta kalan yerlere ayaklarından baş aşağı asılarak dinlenirler. Bu gibi yerlerde çok sayıda yarasa bir arada bulunabilir. Barındıkları yerlerden karanlık bastığında ya da sabah alacasında çıkarak besinlerini ararlar. Bazıları gece bo¬yunca uçar. Dişiler baharda bir ya da iki yavru doğurur. Başlangıçta yavru yarasa göğ¬süne sıkıca tutunduğu annesiyle birlikte uçar. Ama dişi daha sonra yavrusunu tünekte asılı bırakarak dolaşmaya çıkar. Yavrular sonba¬hara doğru kendi başlarına uçabilecek duru¬ma gelir. Yarasalar boyutlarına göre uzun ömürlü hayvanlardır. Küçük yapılı hayvanlar arasında 10-15 yıl yaşayana pek rastlanmaz. Meyve yarasalarının iri olanları ise daha da uzun ömürlüdür ve bakım altında 19 yıl kadar yaşayabilir.Yarasaların yaklaşık 900 türü vardır. Tür sayısı bakımından memeliler arasında kemiri¬cilerin ardından ikinci sırayı alırlar. Yarasalar ıhman ve tropik bölgelerde bulunur. Türlerin büyük bölümü tropik bölgelerde yaşar. Bo¬yutları büyük bir çeşitlilik gösterir. Filipin bambu yarasasının (Tylonycteris pachypus mey eri) ağırlığı 1,5 gr, kanat açıklığı 15 cm dolayında kalırken, uçan tilki de denen tilki yarasanın (Pteropus vampyrus) ağırlığı 1 ki¬lograma kanat açıklığı ise 1,5 metreye ulaşa¬bilir.Ilıman bölgelerdeki yarasaların çoğu uçar¬ken yakaladıkları kelebek ve sinek gibi bö¬ceklerle beslenir. Yeryüzünün öbür bölümle¬rinde yaşayan yarasaların besinleri ve beslen¬me alışkanlıkları çok çeşitlidir. Birkaç tür arka ayaklarındaki irileşmiş tırnaklan saye¬sinde balıklan kaparak avlanır. Birçok tür yırtıcıdır. Bunlardan büyük mızrak burunlu yarasa (Phyllostomus hastatus) böceklerin ya¬nı sıra kuş, küçük yarasa ve kemiriciler gibi çeşitli hayvanları avlar. Orta ve Güney Ame¬rika’nın ünlü vampir yarasaları, hayvanlarda ve insanda ön dişleriyle açtıkları küçük delik¬lerden akan kanı yalayarak beslenir. Ama bazı insanlar arasında neden oldukları korku¬yu hak edecek ölçüde tehlikeli değildirler. Tropik bölgelerdeki bazı türler yalnız çiçekle¬rin balözü ve çiçek tozlarıyla beslenir. Beslen¬me biçimlerine uygun çok uzun dilleri vardır. Bu yarasalar çiçeklerin tozlaşmasında önemli bir rol oynar. Bazı kaktüsler ile muz ve baobab gibi ağaçların çiçekleri yarasalar aracılığıyla tozlaşır.Meyve yarasaları yalnız yıl boyunca meyve bulabilecekleri ılıman bölgelerde yaşar. Bir¬çok yerde bu yarasaların binlercesine rastla¬nabilir. Hava kararırken tünedikleri ağaçlar¬dan ayrılarak geniş bir bulut halinde, beslene¬cekleri yerlere doğru uçarlar. Tilki yarasalar da meyve yarasalarının bir cinsidir. Bu yara-salar adlarını tilkininkini andıran başlarından alır. Meyve yarasaları yedikleri meyvelerin tohumlarını tünedikleri yerlerde dışkılarıyla atarak bitkilerin yayılmasına yardımcı olur.Kışı soğuk geçen bölgelerde kış boyunca böcek bulmakta güçlük çeken yarasalar ya göç eder ya da kış uykusuna yatar. Bilindiği kadarıyla Avrupa’da yaşayan yarasaların hep¬si kış uykusuna yatmaktadır. Kuzey Amerika’ daki böcek yiyen yarasaların birçoğu ise kışı güneyde ve Orta Amerika’da geçirir.

YARA,Kas Yaraları,Deri Yaraları,Kırıklar,,Sinir Örselenmeleri,Ameliyat Yaraları

YARA. Vücudun herhangi bir yerinde çeşitli nedenlerle oluşan ezik, bere, çürük, sıyrık, kesik, yanık ve deri yırtılması gibi doku örselenmelerine yara denir. Uzmanlar yara oluşumuna yol açan etkenleri başlıca iki grupta toplarlar: Bıçak, mermi, cam parçası, çarpma ve vurma gibi mekanik ya da fiziksel etkenler ile yanıklara yol açan ateş, asitler ve bazlar gibi kimyasal etkenler. Yaralar bazen yaygın bir doku yıkımına yol açarak, bazen de önemli bir organın işlevini engelleyerek ya¬şamsal tehlike yaratabilir. Örneğin çok geniş bir alanı kaplayan ağır yanıklar doku yıkımı sonucunda insanın yaşamını tehlikeye atabi¬lir. Kalbin ya da akciğerlerin bıçakla yaralan¬masında ise, zarar gören dokuların alanı ne kadar küçük, olursa olsun, bu organların çalışmasını engelleyen herhangi bir yara ölümle sonuçlanabilir.

Vücudun, yaralan onarmak için kendine özgü yöntemleri vardır. Yara iyileşmesi de¬nen bu karmaşık süreç her dokuda aynı biçimde gelişmez; gene de bu sürecin bazı aşamaları bütün dokularda aynıdır. Genel olarak, vücudun yeni dokular yaparak yarala¬rı onarabilmesi için bol protein, vitaminler, özellikle C vitamini ve mineraller gerektiğin¬den, iyi beslenmeyen kişilerde yaraların iyi¬leşmesi çok daha uzun sürer. Ayrıca alyuvar¬ların sayısı ve özel kan proteinlerinin varlığı da bu süreçte çok önemli rol oynar. Öte yandan, yaraların mikrop kaparak iltihaplan¬ması ya da tüm vücudu etkileyen mikrobik hastalıklar da yara iyileşmesini geciktiren önemli etkenlerdir.

Kas Yaraları

Kaslardaki bir yaranın çevresinde örselenmiş ya da ölü kas dokusu, kan ve lenf sıvısı bulunur. Bu yaraların iyileşmesi, öbür doku¬lardaki genel iyileşme süreçleriyle hemen hemen aynıdır. Kasları dolaşan kan ve fagosit denen özel akyuvarlar, yaradaki ölü ya da örselenmiş dokuları temizler. Kan akımı, yaralanmış dokuda oluşan kan pıhtılarını alıp götürür ve yaranın çevresindeki boşlukları doldurur. Kastaki kesiklerin kenarlarından fibroblast denen kas hücreleri gelişmeye baş¬lar. Daha sonra, yaralanmış bölgede yeni kas lifleri ve kan damarları oluşur. Bu bağdoku yaralanmış kas dokusunun yerini alır ve yak¬laşık altı hafta içinde doku yenilenmesi ta¬mamlanarak yara iyileşir.

İyileşmiş bir kasta, çevresindeki dokular¬dan daha açık renkli kalın bir şerit görülür. “Nedbe” denen bu yara izi, kastaki yaranın kenarlarını birleştiren lif si bağdokudur. İyi¬leşmeyi hızlandırmak üzere yaranın her yanı¬nı sarmış olan kan damarları zamanla azaldığı için yara izi de giderek beyazlaşır.

Deri Yaraları

Derinin en üst katmanı olan epitel doku sıyrılır ya da yanarsa, bu katmandaki hücreler hızla bölünerek yaralı bölgeye yayılır. Bu tip yaraların iyileşmesi hızlıdır ve hiç yara izi kalmaz. Eğer derinin daha alt katmanları zarar görmüşse, kas yaralarında olduğu gibi bağdokuyla onarılır ve yara izi kalır. Üzeri ince bir epitel dokuyla örtülen bu yara izi ya da nedbe dokusu birkaç ay sonra büzülür ve çevresindeki sağlam doku yara izine doğru yaklaşarak kırışır. Eğer bir eklemin, örneğin parmak boğumlarının çevresinde derin bir yanık ya da yara nedeniyle böyle bir iz kalırsa, doku büzüşmesi parmağın hareketle¬rini kısıtlayabilir.

Kırıklar

Bir kemikteki kırığın iyileşmesi için, kırık uçlarının birleşerek yeni kemik dokusuyla birbirine kaynaması gerekir. Bu nedenle, uçların olabildiğince birbirine yaklaşması ve kırık iyileşinceye kadar hareket etmemesi çok önemlidir. Bunu sağlamak için kırık kemikler alçıya alınır ya da özel iğne ve vidalarla tutturulur. Kırık uçları kayarsa ya da araları¬na kas, metal parçası gibi yabancı maddeler girerse kemikler ya eğri kaynar ya da hiç kaynamaz.

Sinir Örselenmeleri
Örselenmiş sinirlerin iyileşmesi çok güç, hatta çoğu zaman olanaksızdır. Bunun için, kopan bir sinirin iki ucunu cerrahların özenle dikme¬si gerekir. Eğer kopuk parçalar tam olarak birleştirilmezse, aralarında gelişen bağdoku sinir iletisini engellediğinden kalıcı bir duyu ya da hareket yitimi görülür.
Ameliyat Yaraları
Cerrahların ameliyat sırasında dokuları kese¬rek oluşturdukları yaralara kesi denir. Bir ameliyatın başarısı büyük ölçüde bu yaranın çabuk iyeleşmesine bağlıdır. Cerrahın olabil¬diğince küçük bir kesi yaparak dokulara az zarar vermesi, sinirleri ve önemli kan damar¬larını kesmemesi, dokuları çekerek ya da yırtarak örselememesi çok önemlidir.
Ameliyat bitince, kesi yarasının kenarları birleştirilerek ipek, keten, naylon ya da dakron ipliklerle dikilir. İnce paslanmaz çelik ve gümüş teller de ameliyat dikişlerinde iyi sonuç verir. Ayrıca, yaranın uçlarını yaklaş¬tırmak için metal ya da plastik klipsler de kullanılabilir. Ama vücutta eritilmeyen bu gereçleri yara kapandıktan sonra çıkarıp al¬mak gerektiği halde, koyun bağırsağından yapılan ve katgüt denen özel ameliyat iplikleri vücutta yok edilebildiği için sonradan dikişle¬rin alınması gerekmez. Dikişler kesi yerinin uçlarını birleştirerek dokuların daha çabuk kaynaşmasını sağlar ve ameliyattan sonra genellikle çok hafif bir yara izi kalır.

Sinir ÖrselenmeleriÖrselenmiş sinirlerin iyileşmesi çok güç, hatta çoğu zaman olanaksızdır. Bunun için, kopan bir sinirin iki ucunu cerrahların özenle dikme¬si gerekir. Eğer kopuk parçalar tam olarak birleştirilmezse, aralarında gelişen bağdoku sinir iletisini engellediğinden kalıcı bir duyu ya da hareket yitimi görülür.Ameliyat YaralarıCerrahların ameliyat sırasında dokuları kese¬rek oluşturdukları yaralara kesi denir. Bir ameliyatın başarısı büyük ölçüde bu yaranın çabuk iyeleşmesine bağlıdır. Cerrahın olabil¬diğince küçük bir kesi yaparak dokulara az zarar vermesi, sinirleri ve önemli kan damar¬larını kesmemesi, dokuları çekerek ya da yırtarak örselememesi çok önemlidir.Ameliyat bitince, kesi yarasının kenarları birleştirilerek ipek, keten, naylon ya da dakron ipliklerle dikilir. İnce paslanmaz çelik ve gümüş teller de ameliyat dikişlerinde iyi sonuç verir. Ayrıca, yaranın uçlarını yaklaş¬tırmak için metal ya da plastik klipsler de kullanılabilir. Ama vücutta eritilmeyen bu gereçleri yara kapandıktan sonra çıkarıp al¬mak gerektiği halde, koyun bağırsağından yapılan ve katgüt denen özel ameliyat iplikleri vücutta yok edilebildiği için sonradan dikişle¬rin alınması gerekmez. Dikişler kesi yerinin uçlarını birleştirerek dokuların daha çabuk kaynaşmasını sağlar ve ameliyattan sonra genellikle çok hafif bir yara izi kalır.

YAPRAK,Sonbahar Yaprakları,Yaprak Çeşitleri,YAPRAKBİTİ

YAPRAK. Yapraklar yeşil bitkilerin yiyecek fabrikalarıdır. Yani bitkilerin sağlıklı biçimde gelişebilmesi için gereken besinler yapraklar tarafından üretilir ve sonra bitkinin öbür bölümlerine taşınır. Bu besinler yalnızca bitki için değil, bu bitkilerle beslenen insanlar ve hayvanlar için de iyi bir kaynaktır.

Meyve ağaçlarının yapraklarında üretilen besinler meyvelerin oluşumuna yardım eder. Örneğin, şeftali meyvelerinin tatlı lezzeti, yapraklarda bireşimlenen şekerden gelir. Çünkü yeşil bitkilerin, topraktan aldıkları su ve suda çözünmüş tuzlar ile havadan aldıkları karbon dioksidi, bütün öbür canlılar için gerekli olan şeker ve nişasta gibi organik bileşiklere dönüştürebilme yeteneği vardır. İşte, bitkilerin kendi besinlerini ürettikleri bu sürece fotosentez denir. Üretilen şeker kısa sürede nişasta ve protein gibi başka besin maddelerine dönüştürüldü­ğünden çoğu bitkide şeker bulunmaz.

Fabrikalarda üretim yapabilmek için maki­nelere ve bu makineleri çalıştırabilecek ener­jiye gereksinim duyulduğu gibi, yaprakların da kendi besinlerini üretebilmek için benzer gereksinimleri vardır. Yaprakların “makine­leri”, kloroplast denen küçük, yeşil tanecik­lerdir. Yaprak dokularında bolca bulunan bu cisimlerin içinde yapraklara yeşil rengini ve­ren klorofil pigmenti vardır. Bu “makineleri” çalıştıran itici güç ise güneş enerjisidir.

Kloroplastlar yaprağın iç kesimlerinde görev yapar. Yapraklar, yan yana sıkıca di­zilmiş kutucuklara benzeyen hücrelerden olu­şur. Hücrelerin bazılarında çok sayıda kloro­plast bulunur, bazılarında ise ya çok azdır ya da hiç yoktur. Bu ikinci tip hücreler başka işlevler üstlenmiştir. Yaprakların alt yüzünde çok sayıda gözenek (“stoma”) yer alır.

Gözenekler yaprak dokularına hava geçişini düzenleyen deliklerdir. Başka bir deyişle yap­raklar gereksinim duyduğu havayı bu delikler aracılığıyla alır. Gözenekler kenarlarındaki kilit ya da bekçi hücreleri denen, böbrek bi­çimli hücreler yardımıyla açılıp kapanır.

Su topraktan bitkinin kökleri aracılığıyla emilir, daha sonra gövdeye ve dallara iletilir, buradan da yaprağın damarlarına ulaşır. Da­marlar ise suyu hücrelere taşır. Damarlar ayrıca yaprakların ürettiği, ama kullanmadığı fazla besinleri depolanmak üzere kök,meyve ve tohum gibi organlara iletmekle de görevli­dir. Depolanan besinler gerektiğinde kullanıl­mak üzere bu organlarda saklanır.

Aynı fabrikalarda olduğu gibi yapraklarda da üretim artıkları oluşur. Solunum gözenek­lerinden yaprağa giren hava karbon dioksit içermektedir. Üzerine güneş ışınları düşen yapraklar bu ışık enerjisiyle karbon dioksit ve suyu kullanarak şeker üretir, yan ürün olarak da oksijen açığa çıkar. Fazladan oksi­jen yüklenen artık hava gene bu gözenekler­den dışarıya atılır. Ama, güneş battıktan sonra ışık enerjisi kesildiği için besin üretimi durur, yaprakların karbon diokside gereksini­mi kalmaz ve bu kez hava, içindeki karbon dioksitle birlikte dışarı salınır.

Yapraklar üretim artığı olarak su da çıka­rırlar. Şeker üretiminde köklerden gelen su­yun ancak bir bölümü kullanıldığından arta kalan fazla su yapraklardan dışarı atılır. Açık­lık bir yerde yetişen 200 bin yapraklı bir huş ağacı sıcak bir günde 450 litre su kaybedebilir. Yapraklardan kaybedilen su, köklerden gelen sudan daha fazla olduğu zaman bitki solar.

Sonbahar Yaprakları

Dünyanın ılıman bölgelerinde yetişen bitkile­rin çoğunun yapraklan sonbahar geldiğinde, kuruyup dökülmeden önce, sarı, kahverengi ya da kırmızı tonlarında göz alıcı renklere bürünür. Yaprakların sonbaharda ya da kışa doğru dökülmesinin nedeni, kış boyunca gü­neş ışınları zayıfladığından yapraklara gerek kalmayışıdır. Kayın ve meşe gibi ağaçların yaprakları iklim koşullarının değişmesi ile oluşan bazı pigmentlerden ötürü bakır rengi­ne dönüşür. Kestane, kavak, karaağaç gibi başka bazı ağaçların yaprakları ise kırmızı pigment üretmez; buna karşılık yapraklardaki başat renk maddesi olan klorofil parçalandığı için, yaz boyunca gizli kalan parlak sarı renk maddeleri açığa çıkar ve böylece yapraklar sarıya dönüşür.

Sonbahar geldiğinde her bir yaprağın sapı­nın tabanında yaprağa su akışını engelleyen bir doku katmanı oluşur ve yaprak kurur. Böylece, canlılığını ve tutunma gücünü yitiren yapraklar hafif bir esintide bile dallardan koparak düşer. Yaprak sapının koptuğu yer­de bir yara izi kalır. Bu yara izinin büyüklüğü ve biçimi ağaç türleri arasında farklılık göster­diğinden kışın, yani yapraksız dönemlerinde ağaçların tanınmasına yardım eder. Örneğin, atkestanesi ağaçlarında atnalı biçiminde yara izlerine rastlanır.

Herdem yeşil ağaçlar yaz kış yeşil kalabilen ağaçlardır. Sonbaharda yapraklarını tümüyle

dökmeyip yalnızca yaşlanan yapraklarını yi­tirdiği ve bu arada da yerine yenilerini ürettiği için bu tip ağaçların dalları hiçbir zaman tümüyle çıplak kalmaz. Kuzey bölgelerde başta çamlar olmak üzere iğneyapraklıların tüm üyeleri (melez ağacı dışında) herdem yeşil ağaçların en önemli grubunu oluşturur. Biraz daha güneye inildiğinde yaz kış yeşil kalan geniş yapraklı ağaçlara (örneğin manolya, çoban püskülü gibi) da rastlanır. Bol nemli tropik bölgelerde ise hemen hemen bütün ağaçlar dört mevsim boyunca yeşil kalır.

Yaprak Çeşitleri

Bitki türlerinin birbirinden ayırt edilmesinde yararlanılan en önemli özelliklerinden biri yapraklarıdır. Yapraklar başlıca, “basit” ve “bileşik” olarak iki gruba ayrılır. Basit yaprak tek ve bütün bir yaprak ayasından, buna karşılık bileşik yaprak her biri ayrı bir yaprak biçiminde olan yaprakçıklara ayrılmış parçalı bir ayadan oluşur. Bileşik bir yaprağın yaprakçıkları ya ana damardan yanlara doğru dallanır ya da yaprak sapının tepesindeki ortak bir noktadan çıkarak eşit büyüklükte damarlara ayrılır. Bunlardan ilki kuştüyünü andırdığı için’”tüysü yaprak”, ikincisi ise bir elin parmaklarına benzediği için “elsi yaprak” diye adlandırılır. Eğreltiotu yaprakları tüysü, atkestanesi yaprakları elsi tipteki bileşik yap­raklara iyi birer örnektir.

Bazı durumlarda basit bir yaprağı bileşik bir yaprağın yaprakçığından ayırt etmek güç­tür. Bunu anlayabilmenin en kolay yolu yaprak sapının dala bağlandığı yere bakmak­tır. Eğer bu noktada bir tomurcuk bulunuyor­sa o yaprağın basit yaprak olduğu anlaşılır; çünkü yaprakçıkların saplarının orta damara bitiştikleri yerde tomurcuk oluşmaz.

İster basit ister bileşik olsun, bütün yaprak­lar dallara (ya da gövdeye) güneş ışığından en fazla yararlanabileceği biçimde konumlanır. Karaağaçlarda olduğu gibi bazı bitkilerde almaşık (belli aralıklarla dalın önce bir yanın­dan, sonra öbür yanından çıkması), leylak gibi bazı bitkilerde karşılıklı (dalın her iki yanından ve aynı noktalardan çıkması) olarak dizilmiştir. Zakkum gibi bazı bitkilerde ise aynı düzeyden çıkan ikiden çok yaprak dalı çevreler ki, buna çevrel diziliş denir.

Yaprakların damarlanma biçimi çiçekli bit­kilerin iki büyük sınıfa ayrılmasında rol oyna­yan önemli bir özelliktir. Bunlardan birçeneklilerin yaprakları paralel damarlıdır; yani da­marlar yaprak boyunca birbirine paralel düz (ya da hafifçe içe doğru eğri) çizgiler halinde uzanır ve aralarında yan bağlantı yok denecek kadar azdır. Zambaklar, orkideler, mısır, buğday, arpa gibi tahıl bitkileri ve çimen otları bu takımdandır ve paralel damarlı yaprakları vardır. İkiçenekliler sınıfındaki bit­kilerin yapraklarında ise damarlar balık ağı gibi sık bir örgü oluşturur; buna ağsı damar­lanma denir. Meyve ağaçlarının, güllerin, baklagillerin, patatesin ve öbür geniş yapraklı bitkilerin çoğu ağsı damarlı yapraklara sahip­tir. Yapraklardaki bu ağsı örgü bir büyüteçle bakıldığında kolaylıkla fark edilebilir. Yumu­şak dokuları çürümüş bir yaprak iskeletinde ise ağ tümüyle ortaya çıkar.

Bitkilerin yaprakları yetiştikleri yörelerin iklim koşullarına bağlı olarak çok çeşitli biçimler almıştır. Örneğin, sıcak iklim bitkisi olan kaktüslerin yaprakları su kaybını önle­mek üzere küçülmüş, buna karşılık besin üretimini çoğu kez yanlışlıkla yaprak sanılan iri ve etli yeşil gövdeler üstlenmiştir. Sarısabır gibi çöl ya da kurak bölgelere özgü bazı bitkilerde ise kalın ve özlü yapraklar su deposu görevi görür.

Sonbaharda eğreltiotlarının yapraklarının arka yüzünde kahverengi, tozlu benekler ya da çizgiler belirir. Bunlar kuruyup çatladığın­da içindeki sporlar (üreme hücreleri) çevreye saçılır ve bu sporlardan yeni bitkiler gelişir

Kendi başına dik duramayan, ancak çevresin­deki başka bitkilere ya da desteklere sarılarak yükselebilen bazı bitkilerde ise (örneğin ıtırşahi) yaprakların bir bölümü “sülük” denen ince, sarılıcı telcikler haline dönüşmüştür.

Bitkiler âleminin en ilginç yapraklara sahip üyeleri hiç kuşkusuz böcekçil bitkilerdir. Çünkü aralarında sinekkapan ve güneş gülünün de yer aldığı bu bitkiler böcekleri, mü­kemmel bir tuzak işlevi gören yapraklarıyla yakalayıp sindirirler. Bazen de yapraklar parlak renkleriyle aynı bir çiçeği andırır. Örneğin atatürk çiçeğinin çoğu kişi tarafından taçyaprak sanılan parlak kır­mızı uzantıları botanik açısından gerçek birer yapraktır. Aslında bu tip çiçek görünümlü yaprakları gerçek çiçeklerden ayırt etmek oldukça kolaydır. Çünkü, değişmez bir kural olarak, yapraklar bir tomurcuğun ya da tomurcuktan gelişmiş bir dalın hemen altında bulunur. Biçimi ya da işlevi ne olursa olsun böyle bir tomurcuk ya da dalın hemen dibinde yer alan bitkisel yapı kesinlikle bir yapraktır.

YAPRAKBİTİ. Yaprakbitleri bitkilerin yap­raklarının yanı sıra sap ve kök bölümlerine de üşüşerek zarar verebilen küçük böceklerdir. Tarım bitkilerinde büyük zarara yol açan birçok türü vardır. Bunlardan gül yaprakbiti (Macrosiphum rosae) güllere, bakla yaprakbi­ti (Aphis fabae) bakladan başka fasulye, pancar, havuç, enginar gibi bitkilere zarar verir. Lahana yaprakbiti (Aphis brassicae) lahana, şalgam ve benzeri bitkilerin yaprakla­rı üstünde yaşayan, koyu yeşil gövdeli, çok yaygın bir böcektir. Elma pamuklubiti (Eriosoma lanigerum) elma ağaçlarında, pamuğu andıran mumsu beyaz salgısının altında giz­lenir.

Yaprakbitleri ancak büyüteç altında iyi görülebilecek ölçüde küçük böceklerdir. Dişi­lerin çoğu, erkeklerin ise küçük bir bölümü kanatsızdır. Çok uzun olan gagalan başın önünden çıkarak bacakların arasından geriye doğru uzanır. Gövdenin arka ucunda hemen her zaman meme biçiminde bir çift borucuk vardır. Yaprakbiti gagasını bitkiden özsuyu emmek için kullanır. Emdiği özsuyun küçük bir bölümünü sindirebilir. Geriye kalanı ise

pek az değişikliğe uğratıp tatlımsı bir sıvı halinde dışarı atar. Bu dışkı bazen yaprakla­rın üzerinde yapışkan bir tabaka oluşturacak ölçüde boldur. Yerleşim alanlarında yaprak­biti saldırısına uğramış ağaçların yapışkan yaprakları havadaki toz ve isi tutarak siyah bir görünüm alır.

Birçok böcek, özellikle de karıncalar yaprak bitlerinin tatlımsı dışkısını pek sever. Karıncaların yaprakbitlerinden daha çok dışkı elde edebilmek için onları duyargalarıyla dürtükledikleri gözlenmiştir. Üstelik karıncalar yaprakbitlerini kötü hava koşullarından ve doğal düşmanlarından koruyacak sığınaklar yapar. Bazen de onları sürü güder gibi bir araya toplar ya da uygun bitkilere taşır.

Yaprakbitleri inanılmaz bir hızla ürer. Kuş­lar, uğurböcekleri ve öbür böcekler bu zararlıları yemese, bütün bitkiler yok olma tehlike­siyle karşı karşıya kalırdı. Yaprakbitlerinin varlığını sürdürebilen küçük bir bölümü bir bitkiden öbür bitkiye çeşitli hastalıkları da bulaştırır. Ama yaprakbitleri bitkilere püs­kürtülen böcek ilaçlarıyla yok edilebilmek­tedir.

Yaprakbitlerinin çoğu kışı yumurta evresin­de geçirir. Baharda çatlayan yumurtalardan yalnız dişiler çıkar. Bunlar erkeklerle çiftleşmez ve yumurtlamazlar. Ama kanatsız dişi yaprakbitleri yazın art arda canlı yavru doğu­rarak ürer. Erkeksiz gerçekleşen bu çeşit üreme biçimine döllenmesiz üreme denir. Daha sonra bazı yavrular kanatlı dişilere dönüşür ve bunlar öbür bitkilere doğru uçar. Sonbaharda ortaya çıkan erkeklerle çiftleşen dişiler kış soğuklarına dayanacak yumurtala­rını bırakır. Böylece yaşam çevrimi tamam­lanmış olur.

Yansıma,YANSIMA VE KIRILMA,Kırılma,Tam Yansıma

Yansıma
Kendisi ışık salmayan bir cismin görülebilme­si için, bu cismin üzerine bir ışığın düşmesi ve cismin bu ışığı yansıtması, yani geri yollaması gerekir. Cismi görülebilir kılan, o cisimden yansıyıp göze gelen ışıktır. Isı, ses ve radyo dalgaları ile öteki elektromagnetik dalgalar da yansıyabilir.
Yansıtıcı yüzeydeki pürüzler yansıyan dal­ga boyuna oranla çok küçük değilse, düzgün bir yansıma gerçekleşmez. (Dalga boyu, bir­birini izleyen iki dalganın tepe noktalan arasındaki uzaklıktır.) Girintili çıkıntılı ya da parçalanmış kayalıklar deniz dalgalarını yan­sıtmaz. Aynı biçimde, dalga boyu aralığı yaklaşık 400-740 nanometre (1 nanometre=0,0000001 cm) olan ışık dalgalarını da an­cak son derece iyi parlatılmış yüzeyler düzgün biçimde yansıtır. Daha kaba ya da pürüzlü yüzeyler ise ışığı saçılıma uğratır; çünkü bu tür yüzeyler eğim açıları birbirinden farklı, çok sayıda, çok küçük yüzey parçacığından oluşur ve bu parçacıkların her biri, ışığı bir doğrultuda yansıtan bir yansıtıcı işlevi görür. Bu maddenin basılı olduğu sayfa buna bir ör­nektir; sayfa beyaz gözükür, çünkü yüzeyin­deki çok sayıda minik pürüz her doğrultuda beyaz ışık yansıtır.
Işık ya da başka türden bir dalga hareketi düzgün bir yansıtıcıya çarptığında, yansıtıcı yüzeye hangi açıyla gelmişse o kadarlık bir açıyla geri bükülür. Düzlem (düz) aynaya bakan biri kendisinin doğal büyüklükteki görüntüsünü görür; ama, sol gözü görüntü­nün sağ gözü, sağ gözü ise görüntünün sol gözü haline gelmiştir. Ayrıca kendisi aynanın ne kadar önündeyse, görüntüsü de aynanın o kadar ^ardında” gözükür. Bu sonuçları doğu­ran yansıma yasalarıdır. Yasalardan biri, ci­simden gelen ışın hangi açıyla aynaya çarpmışsa, yansıyan ışın’ın da buna eşit bir açıyla aynadan ayrılacağını söyler. Her iki ışın da aynı düzlem üzerindedir; yani bu iki ışın düz bir kâğıt üzerine çizilebilir. Düz aynada olu­şan görüntü ekran üzerine düşürülemez; bu, bir sanal görüntüdür. Düz aynadan yansıma basit bir periskopta kullanılabilir.
Eğri aynalar (ya da eğri yüzeyli aynalar), tümsek (dışbükey) ya da çukur (içbükey) olabilir. Tümsek aynanın ortası tümsek, çu­kur aynanınki ise çukur olur. Çukur ayna, yakınındaki cismin büyütülmüş görüntüsünü verir ve böyle bir ayna bu özelliğiyle, sakal tıraşı olmak için, ayrıca diş hekimleri ve doktorlarca hastaların dişlerini, boğazını ve öbür organlarını muayene etmek için kullanı­labilir. Yüzeyi paraboloit biçimindeki bir çukur ayna, odak noktasında tutulan bir ışık kaynağından gelen ışığı paralel bir demet halinde yansıtır. Bu nedenle paraboloit yü­zeyli aynalar, ışıldaklar (projektörler), oto­mobil farları ve uzun demetli el fenerlerinde kullanılır. Tümsek aynaların verdiği görüntü cismin kendisinden daha küçüktür ve bu tür aynalar, örneğin bir taşıtın ardında kalan yolu bütün genişliğiyle gösterebilen dikiz aynası olarak kullanılır.
Isı dalgalarının dalga boyu ışık dalgalarınınkinden biraz daha büyüktür. Isı dalgaları da düzgün yüzeylerce yansıtılabilir; elektrikli so­balarda genellikle eğri ya da çanak biçiminde bir,yansıtıcı bulunur. Sesin yansıması yankıya neden olur. Görüş uzaklığı dışında bulunan uçak ya da benzeri bir cismin yön ve uzaklığını belirleyebilmek için radyo dalgalarının yansımasından yararlanılır. Bu konu RADAR maddesinde açıklanmıştır.
çıkaracak oranda karıştırılmış gaz-hava bileşi­minden elde edilir.
YANSIMA VE KIRILMA. Işık ve başka elektromagnetik ışınım türlerinin en önemli özelliklerinden ikisi yansıma ve kırılmadır. Her iki olgunun da önemli uygulama alanları vardır.
Mikrodalga fırınlan, ıpikrodalgaların fırı­nın iç yüzeyinden yansımasına dayalı olarak çalışır. Yapma uydular­dan gelen radyo dalgalarını ve mikrodalgaları odaklamak için çukur yansıtıcılar kullanılır. Astronomi teles­koplarının çoğunda yansıtıcılardan yararlanı­lır. Işık toplama gücü 24.000 km uzaktaki bir mumdan gelen ışığı saptayabilecek yeterlikte olan dünyanın en büyük aynalı teleskopunun, 6 metre çapında bir aynası vardır.
Kırılma
Kırılma, bir ışık ışınının (ya da. bir başka elektromagnetik ışınımın) bir saydam madde­den bir başkasına, örneğin havadan suya ya da cama geçerken doğrultusunu değiştirmesi­dir. Kırılmaya ışık hızındaki değişme neden olur. Işık uzayda ya da boşlukta saniyede yaklaşık 300.000 km hızla ilerler. Ama suda saniyede yaklaşık 225.000 km yol alır. Demek ki ışık ışınları suya girdiğinde yavaşlar ve su yüzeyine dik açıyla (90°’lik açıyla) gelmemişse bükülmeye uğrar. Yarısı suyun içinde, yarısı dışında olan bir kalem ya da benzeri bir cismin, belirli açılardan bakıldığında suyun yüzeyinde bir kıvrım yapıyormuş gibi gözük­mesinin nedeni budur. Sualtında bulunan bir cisimden göze gelen ışık ışınları da, sudan ayrılırken bükülmeye uğrar. Yüzme havuzla­rının ya da suyu berrak ırmakların gerçekte
olduğundan daha az derin gözükmesi ve bir göl ya da ırmak dibinde bulunan bir cisme uzun bir sırıkla ilk denemede dokunabilmenin güçlüğü bu durumdan kaynaklanır.
Cam ve benzeri saydam katılar da ışığı kırar. Her maddeye göre değişen bu kırılma­nın büyüklüğü, maddenin kırılma indisi’ne bağlıdır. Pencerenin dışındaki bir cisimden gelen ışık hem pencere camına girerken, hem de camdan çıkarken bükülür. Camın iki yüzü paralel olduğu için gelen ve kırılan ışınlar camın her iki yanında da aynı doğrultuda yol alır ve dışarıdaki cisim gerçek konumunda görülür. Özel olarak biçimlendirilmiş cam parçaları olan mercekler, ışık ışınlarını kırıl­maya uğratarak ya onların bir araya toplan­masına (yakınsamasına) ya da dışa doğru yayılmasına (ıraksamasına) neden olur. Mer­cekler ve merceklerin optik aletlerdeki kulla­nımı MERCEK maddesinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Teleskoplarda mercek kullanımı konusu ise TELESKOP maddesinde ele alın­mıştır.
300 yılı aşkın bir süre önce Isaac Newton beyaz ışığın kırılmaya uğratılabileceğini ve gökkuşağını ya da görünür tayfı oluşturan farklı renklerdeki ışınlara ayrıştırılabileceğini göstermişti. Bu ayrışma, kırılma büyüklüğü­nün dalga boyuna da bağlı olmasından kay­naklanır; kırmızı ışık görünür ışığın en uzun dalga boylusu ve en az kırılmaya uğrayanı iken, mor ışık en kısa dalga boylusu ve en çok kırılmaya uğrayanıdır.
Tam Yansıma
Işık camdan havaya (ya da kırılma indisi daha düşük olan bir ortamdan, kırılma indisi daha yüksek bir ortama) geçerken bir kritik açı vardır; ışığın geliş açısı eğer bu kritik açıya eşitse, büyük bir bölümü camın yüzeyinden içe doğru yansırken bir bölümü de tam anlamıyla bu yüzeyi sıyırarak, yani 90°’lik bir kırılma açısıyla camdan ayrılır. Eğer gelen ışınlar kritik açıdan daha büyük bir açıyla cam/hava sınırına çarparsa, o zaman ışık bütünüyle yansır. Buna tam yansıma denir. Prizmalar tam yansıma için kullanılabilen, özel olarak biçimlendirilmiş (çoğu kez üçgen ‘ kesitli) cam parçalarıdır. Bunlar ışığı aynalar­dan daha çok yansıtır ve dürbünlerde, bisiklet yansıtıcılarında ve bazı periskoplarda kulla­nılır.
YAPIŞTIRICI. İki cismi birbirine yapıştırmak için kullanılan tutkal ve kola gibi maddelere genel olarak yapıştırıcı denir. Yapıştırıcıların kullanılması uygarlığın ilk günlerine kadar dayanır. 3.000 yıllık bazı Mısır resimlerinde ağaç parçalarını rendeleyen, tutkal ısıtan ve ahşap kaplama için hazır maddeler yapan işçiler görülür. İÖ 1000′lerden kalma bazı Çin belgelerinden ok ve yay yapımında basit balık tutkalının kullanıldığını öğreniyoruz. Orta­çağda ise yapıştırma işlerinde balmumu ve çamsakızından yararlanılmıştır.
Modern tıpta uygulanan bazı ameliyat tek­nikleri yapıştırıcı kullanımını gerektirir. Diş hekimliğinde yapıştırıcılar dolguyu yerinde tutmak için kullanılır; veterinerlik bilimi ke­mik onarmaya yarayan yapıştırıcılar geliştir­miştir. Bazı yeni yapıştırıcılar, özellikle de siyanoakrilatlar öyle güçlüdür ki, bunların bir damlası birkaç ton yük taşıyabilir. Otomobil
üretiminde punta kaynağı yerine kullanılabi­len yapıştırıcılar vardır; bunlar, otomobil boyasının fırınlanması sırasında ısının etkisiy­le tam anlamıyla katılaşır. Yapıştırıcılar suge­çirmez malzeme ve elektrik yalıtkanı olarak da kullanılabilir.
Yapıştırıcılar malzemeyi mekanik olarak değil, kimyasal bağlama yoluyla birleştirir. Mekanik bağlama çivi, vida, perçin ya da kaynak kullanımını gerektirir. Kimyasal bağ­lama ise molekül düzeyinde gerçekleşir ve bir arada tutulan malzemelerden belki de daha dayanıklı bir bağ oluşur.
Yapıştırıcılar çok değişik maddelerden ha­zırlanabilir. Tutkallar kemik, deri ya da kan gibi hayvansal yan ürünlerden ya da bunların yerine geçebilecek bitkisel maddelerden yapı­lır. Kolalar, un gibi tahıl ürünleri ile suyun birleşiminden oluşur. Bağlayıcılar, uygun bir çözücüyle birlikte uygulanan plastik madde­lerdir. Zamklar, ağaçlardan ve deniz yosunla­rı gibi bitkilerden elde edilen sakızın suda çözünmüş biçimidir. Tutkallar kauçuktan da yapılabilir. Tutkalla yapıştırılacak yüzeylerin temiz olması gerekir; yüzeylerin kabasının alınması durumunda daha iyi sonuç elde edilir. Örneğin, ağaç malzemeler yapıştırılacaksa yüzeyin kalın bir zımpara kâğıdıyla zımparalanmasında yarar vardır.
Çoğunlukla her yapıştırıcının özel uygula­ma alanları vardır. Örneğin hayvansal madde­lerden yapılmış tutkallar ağaç malzemelerin yapıştırılmasında, kitap ciltlerinde, zımpara kâğıtlarında ve koli bantlarında kullanılır. Mısır, buğday, patates ve pirinçten elde edi­len tutkallar ambalajlamada, oluklu mukavva yapımında ve duvar kâğıdı yapıştırıcısı olarak kullanılmaya uygundur.
Bireşim (sentez) yoluyla hazırlanmış yapay yapıştırıcılar çok daha geniş bir alanda kulla­nılır. Genellikle iki bölümden oluşan epoksi reçinelerinde, yapışkanı etkin hale getirmek için bu iki bölümü birbirine karıştırmak gere­kir. Çok güçlü olan bu reçineler, malzemeler arasında kalan aralıkları doldurabilir ve çok değişik malzemelerle birlikte kullanılabilir. Vinil asetat daha çok evlerde kullanılır. Polistiren, plastik karoların ağaç malzemelere, sı­vaya ve betona tutturulmasında uygulanır. Ani etkili yapıştırıcılar kısa sürede kurur bunlar genellikle iş parçalarının yüzeyinin plastik bir katmanla kaplanmasında kullanı­lır. Morötesi ışık uygulandığında hızla kayna­şan reçineli sanayi yapıştırıcıları da vardır.
Yapıştırıcılar genellikle sıvı çözelti halin­de bulunur. Ama, ısıtıldığı zaman yumuşa­yan, sonra yeniden sertleşen katı yapıştırıcılar ve ısı ya da basınç uygulandığında etkin ha­le gelen, film biçiminde yapıştırıcılar da var­dır.

YansımaKendisi ışık salmayan bir cismin görülebilme­si için, bu cismin üzerine bir ışığın düşmesi ve cismin bu ışığı yansıtması, yani geri yollaması gerekir. Cismi görülebilir kılan, o cisimden yansıyıp göze gelen ışıktır. Isı, ses ve radyo dalgaları ile öteki elektromagnetik dalgalar da yansıyabilir.Yansıtıcı yüzeydeki pürüzler yansıyan dal­ga boyuna oranla çok küçük değilse, düzgün bir yansıma gerçekleşmez. (Dalga boyu, bir­birini izleyen iki dalganın tepe noktalan arasındaki uzaklıktır.) Girintili çıkıntılı ya da parçalanmış kayalıklar deniz dalgalarını yan­sıtmaz. Aynı biçimde, dalga boyu aralığı yaklaşık 400-740 nanometre (1 nanometre=0,0000001 cm) olan ışık dalgalarını da an­cak son derece iyi parlatılmış yüzeyler düzgün biçimde yansıtır. Daha kaba ya da pürüzlü yüzeyler ise ışığı saçılıma uğratır; çünkü bu tür yüzeyler eğim açıları birbirinden farklı, çok sayıda, çok küçük yüzey parçacığından oluşur ve bu parçacıkların her biri, ışığı bir doğrultuda yansıtan bir yansıtıcı işlevi görür. Bu maddenin basılı olduğu sayfa buna bir ör­nektir; sayfa beyaz gözükür, çünkü yüzeyin­deki çok sayıda minik pürüz her doğrultuda beyaz ışık yansıtır.Işık ya da başka türden bir dalga hareketi düzgün bir yansıtıcıya çarptığında, yansıtıcı yüzeye hangi açıyla gelmişse o kadarlık bir açıyla geri bükülür. Düzlem (düz) aynaya bakan biri kendisinin doğal büyüklükteki görüntüsünü görür; ama, sol gözü görüntü­nün sağ gözü, sağ gözü ise görüntünün sol gözü haline gelmiştir. Ayrıca kendisi aynanın ne kadar önündeyse, görüntüsü de aynanın o kadar ^ardında” gözükür. Bu sonuçları doğu­ran yansıma yasalarıdır. Yasalardan biri, ci­simden gelen ışın hangi açıyla aynaya çarpmışsa, yansıyan ışın’ın da buna eşit bir açıyla aynadan ayrılacağını söyler. Her iki ışın da aynı düzlem üzerindedir; yani bu iki ışın düz bir kâğıt üzerine çizilebilir. Düz aynada olu­şan görüntü ekran üzerine düşürülemez; bu, bir sanal görüntüdür. Düz aynadan yansıma basit bir periskopta kullanılabilir.Eğri aynalar (ya da eğri yüzeyli aynalar), tümsek (dışbükey) ya da çukur (içbükey) olabilir. Tümsek aynanın ortası tümsek, çu­kur aynanınki ise çukur olur. Çukur ayna, yakınındaki cismin büyütülmüş görüntüsünü verir ve böyle bir ayna bu özelliğiyle, sakal tıraşı olmak için, ayrıca diş hekimleri ve doktorlarca hastaların dişlerini, boğazını ve öbür organlarını muayene etmek için kullanı­labilir. Yüzeyi paraboloit biçimindeki bir çukur ayna, odak noktasında tutulan bir ışık kaynağından gelen ışığı paralel bir demet halinde yansıtır. Bu nedenle paraboloit yü­zeyli aynalar, ışıldaklar (projektörler), oto­mobil farları ve uzun demetli el fenerlerinde kullanılır. Tümsek aynaların verdiği görüntü cismin kendisinden daha küçüktür ve bu tür aynalar, örneğin bir taşıtın ardında kalan yolu bütün genişliğiyle gösterebilen dikiz aynası olarak kullanılır.Isı dalgalarının dalga boyu ışık dalgalarınınkinden biraz daha büyüktür. Isı dalgaları da düzgün yüzeylerce yansıtılabilir; elektrikli so­balarda genellikle eğri ya da çanak biçiminde bir,yansıtıcı bulunur. Sesin yansıması yankıya neden olur. Görüş uzaklığı dışında bulunan uçak ya da benzeri bir cismin yön ve uzaklığını belirleyebilmek için radyo dalgalarının yansımasından yararlanılır. Bu konu RADAR maddesinde açıklanmıştır.
çıkaracak oranda karıştırılmış gaz-hava bileşi­minden elde edilir.YANSIMA VE KIRILMA. Işık ve başka elektromagnetik ışınım türlerinin en önemli özelliklerinden ikisi yansıma ve kırılmadır. Her iki olgunun da önemli uygulama alanları vardır.Mikrodalga fırınlan, ıpikrodalgaların fırı­nın iç yüzeyinden yansımasına dayalı olarak çalışır. Yapma uydular­dan gelen radyo dalgalarını ve mikrodalgaları odaklamak için çukur yansıtıcılar kullanılır. Astronomi teles­koplarının çoğunda yansıtıcılardan yararlanı­lır. Işık toplama gücü 24.000 km uzaktaki bir mumdan gelen ışığı saptayabilecek yeterlikte olan dünyanın en büyük aynalı teleskopunun, 6 metre çapında bir aynası vardır.KırılmaKırılma, bir ışık ışınının (ya da. bir başka elektromagnetik ışınımın) bir saydam madde­den bir başkasına, örneğin havadan suya ya da cama geçerken doğrultusunu değiştirmesi­dir. Kırılmaya ışık hızındaki değişme neden olur. Işık uzayda ya da boşlukta saniyede yaklaşık 300.000 km hızla ilerler. Ama suda saniyede yaklaşık 225.000 km yol alır. Demek ki ışık ışınları suya girdiğinde yavaşlar ve su yüzeyine dik açıyla (90°’lik açıyla) gelmemişse bükülmeye uğrar. Yarısı suyun içinde, yarısı dışında olan bir kalem ya da benzeri bir cismin, belirli açılardan bakıldığında suyun yüzeyinde bir kıvrım yapıyormuş gibi gözük­mesinin nedeni budur. Sualtında bulunan bir cisimden göze gelen ışık ışınları da, sudan ayrılırken bükülmeye uğrar. Yüzme havuzla­rının ya da suyu berrak ırmakların gerçekteolduğundan daha az derin gözükmesi ve bir göl ya da ırmak dibinde bulunan bir cisme uzun bir sırıkla ilk denemede dokunabilmenin güçlüğü bu durumdan kaynaklanır.Cam ve benzeri saydam katılar da ışığı kırar. Her maddeye göre değişen bu kırılma­nın büyüklüğü, maddenin kırılma indisi’ne bağlıdır. Pencerenin dışındaki bir cisimden gelen ışık hem pencere camına girerken, hem de camdan çıkarken bükülür. Camın iki yüzü paralel olduğu için gelen ve kırılan ışınlar camın her iki yanında da aynı doğrultuda yol alır ve dışarıdaki cisim gerçek konumunda görülür. Özel olarak biçimlendirilmiş cam parçaları olan mercekler, ışık ışınlarını kırıl­maya uğratarak ya onların bir araya toplan­masına (yakınsamasına) ya da dışa doğru yayılmasına (ıraksamasına) neden olur. Mer­cekler ve merceklerin optik aletlerdeki kulla­nımı MERCEK maddesinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Teleskoplarda mercek kullanımı konusu ise TELESKOP maddesinde ele alın­mıştır.300 yılı aşkın bir süre önce Isaac Newton beyaz ışığın kırılmaya uğratılabileceğini ve gökkuşağını ya da görünür tayfı oluşturan farklı renklerdeki ışınlara ayrıştırılabileceğini göstermişti. Bu ayrışma, kırılma büyüklüğü­nün dalga boyuna da bağlı olmasından kay­naklanır; kırmızı ışık görünür ışığın en uzun dalga boylusu ve en az kırılmaya uğrayanı iken, mor ışık en kısa dalga boylusu ve en çok kırılmaya uğrayanıdır.Tam YansımaIşık camdan havaya (ya da kırılma indisi daha düşük olan bir ortamdan, kırılma indisi daha yüksek bir ortama) geçerken bir kritik açı vardır; ışığın geliş açısı eğer bu kritik açıya eşitse, büyük bir bölümü camın yüzeyinden içe doğru yansırken bir bölümü de tam anlamıyla bu yüzeyi sıyırarak, yani 90°’lik bir kırılma açısıyla camdan ayrılır. Eğer gelen ışınlar kritik açıdan daha büyük bir açıyla cam/hava sınırına çarparsa, o zaman ışık bütünüyle yansır. Buna tam yansıma denir. Prizmalar tam yansıma için kullanılabilen, özel olarak biçimlendirilmiş (çoğu kez üçgen ‘ kesitli) cam parçalarıdır. Bunlar ışığı aynalar­dan daha çok yansıtır ve dürbünlerde, bisiklet yansıtıcılarında ve bazı periskoplarda kulla­nılır.YAPIŞTIRICI. İki cismi birbirine yapıştırmak için kullanılan tutkal ve kola gibi maddelere genel olarak yapıştırıcı denir. Yapıştırıcıların kullanılması uygarlığın ilk günlerine kadar dayanır. 3.000 yıllık bazı Mısır resimlerinde ağaç parçalarını rendeleyen, tutkal ısıtan ve ahşap kaplama için hazır maddeler yapan işçiler görülür. İÖ 1000′lerden kalma bazı Çin belgelerinden ok ve yay yapımında basit balık tutkalının kullanıldığını öğreniyoruz. Orta­çağda ise yapıştırma işlerinde balmumu ve çamsakızından yararlanılmıştır.Modern tıpta uygulanan bazı ameliyat tek­nikleri yapıştırıcı kullanımını gerektirir. Diş hekimliğinde yapıştırıcılar dolguyu yerinde tutmak için kullanılır; veterinerlik bilimi ke­mik onarmaya yarayan yapıştırıcılar geliştir­miştir. Bazı yeni yapıştırıcılar, özellikle de siyanoakrilatlar öyle güçlüdür ki, bunların bir damlası birkaç ton yük taşıyabilir. Otomobilüretiminde punta kaynağı yerine kullanılabi­len yapıştırıcılar vardır; bunlar, otomobil boyasının fırınlanması sırasında ısının etkisiy­le tam anlamıyla katılaşır. Yapıştırıcılar suge­çirmez malzeme ve elektrik yalıtkanı olarak da kullanılabilir.Yapıştırıcılar malzemeyi mekanik olarak değil, kimyasal bağlama yoluyla birleştirir. Mekanik bağlama çivi, vida, perçin ya da kaynak kullanımını gerektirir. Kimyasal bağ­lama ise molekül düzeyinde gerçekleşir ve bir arada tutulan malzemelerden belki de daha dayanıklı bir bağ oluşur.Yapıştırıcılar çok değişik maddelerden ha­zırlanabilir. Tutkallar kemik, deri ya da kan gibi hayvansal yan ürünlerden ya da bunların yerine geçebilecek bitkisel maddelerden yapı­lır. Kolalar, un gibi tahıl ürünleri ile suyun birleşiminden oluşur. Bağlayıcılar, uygun bir çözücüyle birlikte uygulanan plastik madde­lerdir. Zamklar, ağaçlardan ve deniz yosunla­rı gibi bitkilerden elde edilen sakızın suda çözünmüş biçimidir. Tutkallar kauçuktan da yapılabilir. Tutkalla yapıştırılacak yüzeylerin temiz olması gerekir; yüzeylerin kabasının alınması durumunda daha iyi sonuç elde edilir. Örneğin, ağaç malzemeler yapıştırılacaksa yüzeyin kalın bir zımpara kâğıdıyla zımparalanmasında yarar vardır.Çoğunlukla her yapıştırıcının özel uygula­ma alanları vardır. Örneğin hayvansal madde­lerden yapılmış tutkallar ağaç malzemelerin yapıştırılmasında, kitap ciltlerinde, zımpara kâğıtlarında ve koli bantlarında kullanılır. Mısır, buğday, patates ve pirinçten elde edi­len tutkallar ambalajlamada, oluklu mukavva yapımında ve duvar kâğıdı yapıştırıcısı olarak kullanılmaya uygundur.Bireşim (sentez) yoluyla hazırlanmış yapay yapıştırıcılar çok daha geniş bir alanda kulla­nılır. Genellikle iki bölümden oluşan epoksi reçinelerinde, yapışkanı etkin hale getirmek için bu iki bölümü birbirine karıştırmak gere­kir. Çok güçlü olan bu reçineler, malzemeler arasında kalan aralıkları doldurabilir ve çok değişik malzemelerle birlikte kullanılabilir. Vinil asetat daha çok evlerde kullanılır. Polistiren, plastik karoların ağaç malzemelere, sı­vaya ve betona tutturulmasında uygulanır. Ani etkili yapıştırıcılar kısa sürede kurur bunlar genellikle iş parçalarının yüzeyinin plastik bir katmanla kaplanmasında kullanı­lır. Morötesi ışık uygulandığında hızla kayna­şan reçineli sanayi yapıştırıcıları da vardır.Yapıştırıcılar genellikle sıvı çözelti halin­de bulunur. Ama, ısıtıldığı zaman yumuşa­yan, sonra yeniden sertleşen katı yapıştırıcılar ve ısı ya da basınç uygulandığında etkin ha­le gelen, film biçiminde yapıştırıcılar da var­dır.

YANMA

YANMA, çok miktarda ısının açığa çıktığı bir kimyasal tepkime ya da tepkimeler dizisidir. Tepkimeye katılan maddelerden biri gazdır ve bu gaz genellikle oksijendir. Yanma sıra­sında çoğunlukla ışık ve alev de çıkar. Kö­mür, odun, gaz ya da petrol gibi maddeler ateşlendiğinde yanma oluşur.

Yanma, patlama olarak adlandırılan çok ani bir süreç halinde gerçekleşebilir ya da çok yavaş gelişebilir. Paslanma çok yavaş bir yanma biçimidir; bu olayda demir havadaki oksijenle birleşir ve bu tepkime sırasında açığa çıkan ısı anında çevreye yayılıp kaybo­lur. Otomobil motorlarında yakıt olarak ben­zin buharı ve hava karışımı kullanılır; moto­run silindirlerine emilen yakıt bir kıvılcımla ateşlenerek yakılır ve bunun sonucunda ani­den genleşerek pistonu aşağı doğru iter. Bazı yavaş yanma süreçlerinde ısı dışarı kaçamaz ve yakıt zamanla ısınarak birden alev alır. Yaş saman yığınlarında bu olay gerçekleşebilir ve yığının iç kesimleri bir anda alev alacak kadar ısınabilir. Buna kendiliğinden yanma denir.

Alev, ısı kadar ışığın da açığa çıktığı bir yanma bölgesidir. Açık ateşte kömürün ancak bir bölümü yanar; ama bu, yanmamış parçacıkların akkor hale gelmesini sağlayacak yeterli ısı sağlar. Bu parçacıklar daha sonra soğur ve bacanın üst kesimlerinde is ya da kurum halinde birikir. Gaz sobasında yakılacak olan gaz, püskürtme memesinde havayla karıştırılır. Havadaki oksijen gazdaki karbonun tümüyle yanmasını sağlar. Böylece, hemen hemen renksiz ya da soluk mor bir alev çıkar. En büyük ısı, bu renkte alev

YANKI,

YANKI, bir kaynaktan çevreye yayılırken bir engele Çarpıp kaynağa doğru geri yansıyan ses dalgalarına denir. Bir vadide ya da mağarada bağıracak olursanız, çıkardığınız sesin bir süre sonra tekrarlandığını işitirsiniz. Sesiniz, tıpkı ışığın bir aynadan yansıması gibi, vadinin yamaçlarından ya da mağaranın duvarların­dan yansıyıp tekrar size dönmüştür, ama bu arada biraz zayıflamıştır.

Sessiz bir caddede duvar kenarında yürür­ken, ayak seslerinizin yankısını, sanki ses duvardan geliyormuş gibi işitebilirsiniz. Du­vara yaklaştıkça, ayak sesiniz ile yankısı arasında geçen zaman da giderek kısalır ve bu kısalma duvara yaklaşık 30 metre kalıncaya kadar sürer; ondan sonra da yankı artık işitilmez olur. Bunun nedenini anlamak için sesin nasıl oluştuğunu ve nasıl yayıldığını bilmek gerekir. Yere çarpan ayağı­nız havada bir tedirginlik yaratır ve bu tedir­ginlik ses dalgaları biçiminde,’saniyede yakla­şık 335 metrelik bir hızla her doğrultuda çevreye yayılır. Tuğla duvar ya da sarp kayalık gibi bir engel gelen ses dalgalarını yansıtır.

Eğer yansımaya neden olan engel çok yakınsa, yansıyan dalgalar ile kaynaktan doğ­rudan gelen dalgalar kulağa hemen hemen aynı anda ulaşır ve dolayısıyla da bunları ayın etmek olanaklı olmaz, bu yüzden de hiçbir yankı işitilmez. Eğer caddedeki duvar sizden 335 metre uzaktaysa, ses dalgalan bu uzaklığı iki kez kat edeceği için (duvara kadar 335 metre, oradan geri dönüşte gene 335 metre) yankı iki saniye sonra kulağınıza ulaşır. 67 metrelik bir mesafede bu süre saniyenin beşte biri kadardır. İnsan kulağının iki sesi ayrı ayrı işitebilmesi için bunlar arasında en az saniye nin onda biri kadar bir zaman olması gerekir

Yansıtıcı yüzey yeterince uzaktaysa ve yan­sıyan dalgalar işitilemeyecek kadar zayıf değilse, birbirini izleyen çeşitli seslerin yankısı da elde edilebilir. Londra’daki St. Paul Katedrali’nin “fısıldayan galeri”sinde ve Wash ington kentindeki Capitol Binası’nda (ABI Kongresi’nin toplandığı bina) yankıların eğrisel duvarlar boyunca yansıyıp gitmesi nede niyle fısıltılar çok uzaktan işitilebilir.

Bina içlerinde, mağara ve tünellerde ses dalgaları üst üste (tekrar tekrar) yansıyabileceği için, çoğu kez tek bir sesin birden çok yankısı işitilebilir. Bu etkiye bileşik yankı denir. İtalya’da Milano’daki bir eski sarayda tabanca patlaması sesinin en az 50 kez yankılandığı görülmüştür. Bazen hemen hemen aynı zamanda ulaşan yankılar birbirine karışarak kulağa hoş gelen bir ses, bir ezgi oluşturabilir. İskoçya’nın batı kıyıları açığındaki Staffa Adası’nda yer alan Fingal Mağarası’nda bunun bir örneğine tanık olunabilir. Bu mağaranın dip tarafındaki küçük bir açıklıktan, girişin dış yanındaki dalga seslerinin yankılanmasıyla oluşan, org sesine benzer sesler gelir. Bu yankılar besteci Felix Mendelssohn’un Fingal Mağarası olarak da bilinen Hebridler Uvertürü’nü bestelemesinde esin kaynağı olmuştur.

Gök gürültüsü de bir bileşik yankı örneği­dir. Bu olayda bulutlar yansıtıcı engel işlevi görür ve ses dalgalarını başlatan tedirginliği, çakan şimşeğin ısısından kaynaklanan ani hava genleşmesi yaratır.

İstenmeyen Yankılar ve Yararlı Yankılar

Yankılar bazen başa dert olur. Örneğin, kötü tasarımlanmış bir konser salonunda, tavan ve duvarlardan yansıyan yankılar müziğin niteli¬ğini bozabilir ve konuşmaların anlaşılmasını güçleştirebilir. İyi bir salon tasarımı sayesinde ve ses dalgalarını soğuran halı, perde ve başka yumuşak döşemelerin kullanılmasıyla isten¬meyen yankılar önlenebilir.

Ama yankıdan yararlanılabilir de. Eğer ses dalgalan gibi bazı dalgaların hangi hızda yol aldıkları biliniyorsa, yankı sayesinde ses kay¬nağının yansıtma yüzeyine ne kadar uzakta olduğu bulunabilir. Denizciler okyanus derin¬liklerinin haritasını çıkarmak için yankılı is¬kandil aletlerinden yararlanırlar. “Sesle seyir ve uzaklık saptama” anlamına gelen İngilizce sound navigation ranging sözcüklerinden tü¬retilerek sonar olarak adlandırılan alet, II. Dünya Savaşı sırasında düşman denizaltılarının yerini belirlemek için geliştirilmiştir. So¬nar, geminin altına yerleştirilmiş bir vericinin gönderdiği yüksek frekanslı ses dalgalarının katı cisimlerce yansıtılmasına ve yankının bir alıcıyla saptanmasına dayanır. Sonar yankısı, yansıtıcı cismin türüne göre değişen bir “ping” sesi verir ve böylece, örneğin bir denizaltı, bir balinadan ayırt edilebilir. Sonar günümüzde balık sürülerini izlemek, deniz yatağının haritasını çıkarmak ve batık gemi¬lerin yerini bulmak için de kullanılmak¬tadır.

Yarasaların kendi doğal sonar sistemleri vardır; bunlar, insan kulağının algılayamaya¬cağı kadar yüksek frekanslı (ültrasonik, ses üstü) sesler yayarlar ve aldıkları yankılardan yararlanarak engellerden kaçınır ve karanlık¬ta küçük böceklerin yerlerini belirlerler. Musurlar ve yunuslar da yiyecek balık bulmak için benzer organlardan yararlanırlar.

Vücudun organları ve dokuları tarafından yansıtılan ses üstü dalgaların yankıları, X ışını kullanmanın güç olduğu vücut bölümlerinin elektronik resimlerini çekmek için kullanıla¬bilir. Ültrason denen bu aletler tıbbi tanıda giderek önem kazanmaktadır.

Gözle görülemeyecek kadar uzakta bulu¬nan cisimlerin yerini belirlemek için, yüksek frekanslı radyo dalgaları yayan ve bunların yankılarını toplayan radarlar kullanılır.

YANGTZE IRMAĞI

“Uzun ırmak” anlamı­na gelen Yangtze, Çin’in ve Asya’nın en uzun ırmağıdır. Uzunlukta dünyada üçüncü gelen bu ırmak, Yangçe ve Changjiarıg adlarıyla da bilinir. Yangtze Irmağı Tibet sınırında, buzul­larla kaplı dağlardan doğar. 1979′da kaynağı bulunduğunda ırmak yeniden ölçülmüş ve daha önce düşünüldüğünden de uzun olduğu anlaşılmıştır. Yangtze’nin toplam uzunluğu 6.300 kilometredir.

Doğu Çin Denizi’ne dökülen Yangtze, Çin’i boylu boyunca geçer ve kollarıyla birlikte en verimli bölgeleri akaçlar. Yangtze yüzyıl­lar boyunca önemli bir ticaret ve ulaşım yolu oldu. Irmağın ağzında Çin’in en büyük kenti olan Şanghay limanı yer alır. Irmak havzasın­da Nanking (Nanjing), Wuhan, Chongqing (Çungking) ve Chengdu (Çengtu) gibi nüfusu 2 milyonun üstünde olan büyük kentler vardır.

Yangtze yukarı çığırında derin ve dar bir vadi boyunca büyük bir hızla akar. Denize doğru giden yolun yarısından sonra dağlar arasındaki vadilerden geçerek Sichuan (Seçvan) eyaletine girer. Burada çunke adı verilen Çin yelkenlilerinden yararlanılır; ırmağın akış yönünün tersine yapılan yolculuklardaki ivinti yerlerinde, çunkeler kıyılardan iplerle çekilerek yol alabilir. Küçük buharlı gemiler ve mavnalar ise yardım almaksızın Sichuan li­manlarına girebilir.

Yangtze Irmağı Hubei eyaletinde, sarp kenarlarının yüksekliği 610 metreyi bulan bir boğazdan geçer. Burada derinliği yaklaşık 152-182 metreye ulaşan Yangtze dünyanın en derin ırmağıdır. Tibet Dağları’nın eriyen kar­ları ve ilkyaz yağmurlarıyla ırmak olağan dü­zeyinin en az 60 metre üstüne kadar yükselir. Sonraları ise daha durgun bir çığır izler. İç bölgelerle deniz kıyısındaki limanlar arasında bir ulaşım ağı oluşturan Yangtze’nin iki yaka­sı yer yer köprülerle birbirine bağlanmıştır. Nanking ve Wuhan’da demiryolu köprüleri vardır.

Yangtze eskiden beri en önemli suyollarından biri olmuştur. 13. yüzyılda ünlü gezgin Marko Polo ırmak üzerinde işleyen sayısız tekneden çok etkilenmişti. Irmak elektrik enerjisi kaynağı olarak da çok elverişlidir. Ayrıca Wuhan’ın batısındaki Yichang’da bü­yük bir hidroelektrik santral yapılmaktadır.

Yazın yağan şiddetli yağmurlar yüzünden can ve mal kaybı ile sonuçlanan büyük taşkınlar olur. 1954′te Wuhan ve Nanking arasındaki 950 kilometrelik çığırı boyunca taşan Yangtze’nin neden olduğu korkunç yıkım hâlâ belleklerdedir.

ATEŞİN BULUNMASI,Ateş Yakmak,Ateşin Tehlikesi,Yangın Nedenleri,Yangın Nasıl Yayılır,Orman Yangınları,Yangından Korunma,Yangını Önleme,Yangın Söndürme,Orman Yangınları

ATEŞİN BULUNMASI
İnsanların ateş yakmayı ve kullanmayı 460 bin yıl kadar önce keşfettikleri sanılmak¬tadır. Bu keşif insanoğlunun uygarlığa doğru attığı ilk adımdır.
Belki ilk insanlar ateşi, bir ağaca yıldırım düştüğü zaman gördüler. Bataklıklarda kendi¬liğinden tutuşan kömür ya da turba kömürü¬nün yanışım da görmüş olabilirler. Ateşin ya¬yılıp geniş çayırları, çalılıkları ve ormanları yakışına tanık olan insanlar, hayvanların ve insanların alevler içinde kalıp öldüğünü gö¬rünce korktular; ama ateşin sıcaklığından da hoşlandılar ve çok geçmeden ateşten yararla-nılabileceğini öğrendiler. Bundan sonra yüz binlerce yıl boyunca insanlar yanan kömür ve kor parçalarını gittikleri her yere yanlarında götürdüler.
Bütün eski toplumlar ateşi kullanmış ve bir¬çok eski uygarlıkta ateşe tapılmıştır. Ateşin kutsal olduğu, insanlara tanrıların bir armağa¬nı olduğu düşünülmüştür. Eski uygarlıkların çoğunda tanrıların ateşi insana nasıl verdiğini anlatan efsaneler vardır.
Meksika’da Mayalar ve Aztekler, yüksek bir piramit biçimindeki tapınaklarının tepe¬sinde sürekli bir ateş yakarlardı. Bu ateşin ya¬kılması önemli bir törendi. Yunan, Mısır ve Roma tapmaklarında da sürekli yanan ateşler vardı. Roma’daki Vesta Tapmağı’nın kutsal ateşini, ocak tanrıçası Vesta’nın hizmetindeki rahibeler korurdu. Eğer ateş sönerse, yeniden yakılıncaya kadar tüm işler dururdu.
Ateş Yakmak
Birçok insan hâlâ ilk insanların kullandığı yöntemle ateş yakar. Alaska’da bazı Yerli kabileleri ateş yakmak için, üzerine kükürt sürdükleri iki taşı birbirine sürter. Taşın üzerindeki kükürt yanmaya başlayınca da onları kuru otların arasına atarak otları tutuştururlar. Çin ve Hindistan’da, bir çömlek parçası bir bambu çubuğuna sürtülerek kıvılcım çıkarılır. Bambu ağacının çok sert olan dış kabuğu çakmaktaşı işlevi görür. Eski Yunanlılar ve Ro¬malılar güneş ışınlarını bir noktada toplamak için, yanan cam dedikleri bir mercek kullandı¬lar. Güneş ışınları bir noktada yoğunlaştırılınca kuru odunu yakabilecek bir ısı oluşur. Ateş yakmak için kullanılan modern bir yöntem ise, benzinli motorlardaki bujilerde olduğu gi¬bi, yakıtı elektrik kıvılcımıyla ateşlemektir.
Kibrit bulununcaya kadar insanlar genellik¬le yanlarında kav kutusu taşıdılar. Bu, içinde çakmaktaşı ve bir çelik parçası bulunan metal bir kutuydu. Bir ipe bağlı olan çelik parçası kutunun köşesindeki çakmaktaşına sürülünce çıkan kıvılcımlar kutunun içindeki pamukları ve kavrulmuş keten liflerini tutuştururdu. Gü¬nümüzde kullanılan çakmakların çoğunda da çakmaktaşı ve çeliğin birbirine sürtünmesin¬den yararlanılır. Kullanılmaya uygun ilk kib¬rit 1827′de yapıldı ve beş yıl içinde yaygınlaştı. Ama, günümüzde bile bazı kâşifler ve avcı¬lar, kibritlerin ıslanıp kullanılamayacağı du-rumlarda kullanmak üzere yanlarında eskiden olduğu gibi çakmaktaşı ve bir çelik parçası taşır.

Ateşin Tehlikesi

İnsanlara birçok yararı olan ateş, çok tehlikeli bir düşman da olabilir. Denetimden çıkan bir ateşin neden olacağı yangın insanların ölmesi­ne ve büyük mal kaybına yol açabilir. Eski­den, birbirine yakın ahşap yapılardan oluşan kentler yangından çok zarar görürdü. Yangın oir kere başladı mı söndürülmesi çok güçtü. Roma’da İS 64′te çıkan bir yangın sekiz gün sürmüştü. 1666′daki Büyük Londra Yangını dört gün boyunca söndürülememişti.

İstanbul da tarihi boyunca birçok büyük yangın yaşadı. 1633′te Cibali’de çıkan yangın İstanbul’un beşte birini kül etti. 1645′teki Be­yazıt yangını üç gün sürdü. 1633-1854 arasın­da çıkan 109 büyük yangından biri olan 1826 Hoca paşa yangını 36 saat sürdü ve Babıâli bi­nasıyla birlikte kentin yarısını kül etti. 1908- 21 arasındaki 79 büyük yangında 21.500 ev yandı.

Yangın bazen de belirli bir amaçla ve iste­yerek çıkartılır. Ruslar 1812′de Napolyon or­dusunu Moskova’dan atabilmek için kentte yangın çıkartmış ve beş gün boyunca yanan kentte binlerce yapı yanıp yok olmuştu.

En büyük yangınların bir bölümü deprem­ler sonucu başlamıştır. 1923′te Tokyo ve Yo­kohama’da depremlerin yol açtığı yangın 70 bin insanın ölümüne ve 1 milyon kişinin evsiz kalmasına neden olmuştur. California’nın San Francisco kentinde 1906′da çıkan büyük yan­gını da bir deprem başlatmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında kentlerin üzeri­ne atılan yangın bombaları, kentleri silip süpürerek binlerce insanı öldüren “yangın fırtı­naları” yarattı. Atılan öbür bombalar da su borularını parçalayarak kent suyunun kesil­mesini sağlıyor ve yangın söndürme çalışma­larını daha da güçleştiriyordu.

Yangın Nedenleri

Yangınlar genellikle insanların dikkatsizliği ya da kundaklama (bile bile yangın çıkarma) sonucu çıkmaktadır. Ama başka yangın ne­denleri de vardır. Elektrik enerjisi kullanımı­nın yaygınlaşması yangın çıkması olasılığını artırmıştır. Evlerde, bürolarda ve fabrikalar­da elektrikle çalışan araç sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Elektrik donanımının yetersiz bakımı ve elektrik devrelerinin aşırı yüklen­mesi yangınlara yol açar. Örneğin bir enerji santralında elektrik donanımındaki küçük bir aksaklık çok büyük zararlara yol açabilecek bir yangını başlatabilir.

Yangın Nasıl Yayılır

Yangın önce evin bir odasında başlar; ateşten etkilenen eşyalar ısınmaya ve duman çıkar­maya başlar ve bir süre sonra birden alev alır. Tüm oda bir anda alevler içinde kalır ve ge­nellikle pencere camları patlar. Eğer oda zemin katta ve merdivenlerin yanındaysa ve üst katta uyuyan insanlar varsa çok tehlikeli bir durum ortaya çıkar. Eğer odanın kapısı açık bırakılmışsa alevler merdivenlerden tırman­maya başlar ve üst katın tavanına vurunca bir­den yayılır. Büyük binalardaki yangınların ya­yılması da böyle olur.

rin alışveriş bölgelerinde çıkan yangınlar daha başlangıçta söndürülmezse, birçok insanın ya­şamı tehlikeye girer. Başlayan bir yangın çok çabuk yayılır. Sürtünme de birçok yangına neden olur. Bir dokuma fab­rikasında bir makinenin mil yatağı sürtünme sonucu fazla ısınırsa, bu sıcaklık makinede iş­lenen yün ipliğin havının ateş almasına yeterli olabilir. Hızla giden bir otomobilin patlak las­tiği sürtünmeyle ısınıp ateş alabilir ve araba­nın yanmasına yol açabilir.

Birçok şey yangına neden olabileceği için, yangından korunmak amacıyla özel önlemler alınması önemlidir.

İnsanlar yüzyıllar boyunca yangınları önle­mek ve söndürmek için daha etkili yöntemler bulmaya çalıştılar. Eski Roma’da bir itfaiye örgütü ve Roma lejyonlarıyla birlikte giden eğitilmiş itfaiyeciler vardı. En eski yangın söndürme aracı elden ele geçirilen su kovala­rıydı. Ama sonraları, elle çalışan ve basınçlı su fışkırtan pompalar geliştirildi. Ortaçağda Avrupa kentlerinde evlerin çoğu ahşaptı. Bu dönemde yangına karşı alman önlem, evler­deki ateşlerin akşam belirli bir saatte zorunlu olarak söndürülmesini öngören kuraldı. Her akşam çalınan bir çan, evlerdeki ateşlerin söndürülme zamanını kent halkına bildirirdi. Büyük Londra Yangını su kovaları ve hor­tumlarla söndürülemeyecek kadar geniş bir alana yayılmıştı. Büyük sıcaklıkla havaya sav­rulan alevli odun parçaları ve ışımayla yayılan ısı yangının evden eve sıçramasına neden olu­yordu. Bu büyük yangından sonra Londra’da yangından korunma yöntemlerini geliştiren yeni düzenlemeler yapıldı. Yapılarda kullanı­lan tahtanın yerini zamanla tuğla almaya baş­ladı. 1600′lerin sonunda sigorta şirketleri si­gortaladıkları yapılarda çıkan yangınları sön­dürmek için özel itfaiye örgütleri oluşturdular. Sigorta şirketleri sigortaladık­ları yapılara kendi özel işaretlerini taşıyan yangın plakaları takarlardı. Her şirketin ken­di özel itfaiye örgütü, o şirketin yangın plakasını taşıyan yapılardaki yangını söndürürdü.

Londra’daki sigorta itfaiye örgütlerinin 1832′de bir komuta altında toplanması İngil­tere’deki modern itfaiye örgütünün başlangı­cını oluşturdu. Zamanla öbür kentler ve baş­ka ülkeler de buna benzer itfaiye örgütleri kurdular. Ayrıca, havalimanlarında, demir­yollarında ve askeri birliklerde olduğu gibi birçok büyük fabrikada da özel itfaiye örgüt­leri kuruldu. Birçok ülkede gerektiği zaman itfaiye örgütüne katılarak yangın söndürme çalışmalarına yardımcı olan gönüllü itfaiyeci­ler vardır;

Yangını Önleme

İki tür yangın önleme yöntemi vardır. Aktif yöntemler ve pasif yöntemler. Aktif yöntem­ler, yangın hortumları, yangın uyarı sistemleri ve otomatik yangın söndürme sistemlerini kapsar. Pasif önleme yöntemleri ise, yapıların tasarımının yangının yayılmasını önleyecek biçimde yapılması, ateşe dayanıklı kaplama ve donanım kullanılması, yangın merdivenleri yapılması gibi konuları kapsar. Birçok kentte, yapıların en az iki uygun çıkış kapısı olması zorunluluğunu getiren yasalar vardır. Çıkı§ kapılarının belirgin olarak işaretlenmesi zo­runludur. Çevresi kapalı merdivenler yangı­nın bir kattan öbürüne hızla yayılmasını önle­yeceği gibi, güvenli bir çıkış yolu da sağlar. Özel olarak yapılmış yangın duvarları ve yan­gın kapılan da yangının hızla yayılmasını önler.

Hastaneler, tiyatrolar, işyerleri ve fabrika­lar gibi, çok sayıda insanın bir arada bulundu­ğu yerlerde alınması gereken önlemler yasa­larla belirlenmiştir. Her yapıda yangın duru­munda insanların nasıl dışarı çıkacağını göste­ren planlar olması gerekir.

Yangını önleme ve söndürmede zaman en önemli konudur. Yangını hemen belirleyecek bir yangın uyarı sisteminin kurulmadığı yapı­larda, yangın alarmı verilene kadar yangın iyice yayılır. Eğer bir yapıda yangını anında be­lirleyecek etkili bir uyarı sistemi ve otomatik olarak çalışmaya başlayarak yangına su püs­kürtecek bir yağmurlama sistemi varsa, itfai­ye arabaları gelene kadar yangın büyük olası­lıkla denetim altına alınmış ya da söndürül­müş olacaktır.

Yangınları önlemekte kullanılan ilk otoma­tik yağmurlama sistemlerinden biri 1812′de Londra’da, Drury Lane Tiyatrosu’nda kurul­du. Günümüzde iş hanları, oteller, pasajlar gibi genel kullanıma açık yapılarda ve havali­manları, petrol istasyonları, kimyasal madde fabrikaları gibi yangın tehlikesi çok olan yer­lerde köpük ve su ile çalışan en modern yağ­murlama sistemleri kullanılmalıdır. Yangını önlemede yanıcı olmayan gazlar da kullanılır; özellikle elektrik kontağı söz konusu olan yer­lerde ve yolcu uçaklarında bu sistem uygu­lanır.

Yangın söndürmede kullanılan araçlar, bu­harlı pompalarla donatılmış atlı itfaiye araba­larının yollardan dörtnala geçerek yangın sön­dürmeye gittiği eski günlerden beri çok değiş­ti. Modern bir itfaiye arabası dakikada 7.500 litreden çok su püskürtebilir. Bu arabalarda çeşitli merdivenler ve yangını söndürmek için çok yüksek basınçlı su püskürtebilen pompa­lar vardır. İç içe geçmiş 3-4 bölümlü döner merdivenler açıldığı zaman 30 metreden fazla bir yüksekliğe erişebilir. Ayrıca, yapıların üst katlarındaki insanları kurtarmakta ve itfaiyecilerin çatıya çıkmalarında kullanılan hidrolik platformlar vardır. Bu platformlardaki itfai­yeciler yangına yukarıdan su ya da köpük püs­kürtebilirler.

İtfaiyecilerin yangına karşı hâlâ başlıca sila­hı olan su, ırmaklardan ya da su dağıtım siste­mine bağlanan hortumlardan sağlanır. Yangı­na püskürtülecek köpük ile yangın söndürme­de ve kurtarmada kullanılacak öbür gereçler özel itfaiye araçlarıyla taşınır. Bu araçlarda, kapıları kırmak için özel gereçler, motorlu testereler, elektrik jeneratörleri, projektörler ve ağlar vardır. Birçok itfaiye örgütünde, du­manla zehirlenmiş insanlara yardımcı olabil­mek için oksijen tüpleri bulunur. Elektrik enerjisi ve aydınlatma sağlayan özel itfaiye arabaları da vardır.

Büyük kentlerde ve havalimanlarında yan­gın söndürmek için genellikle özel kimyasal maddeler kullanılır. Havalimanlarında yangı­nı önlemek için, zorunlu iniş yapan uçakların üzerine köpük püskürtülür. Petrol yangınları­nı ve elektrik kontağından çıkan yangınları söndürmek için yangın söndürücü özel kimya­sal maddeler kullanılır.

Liman ve doklardaki yangınları söndürmek için genellikle itfaiye gemileri kullanılır. Bu gemilerde basınçlı su püskürten güçlü pompa­lar bulunur.

Zehirli gaz tehlikesi olan yangınlarda itfai­yeciler özel solunum aygıtları kullanırlar. Sentetik maddelerin çok yaygın olarak kulla­nıldığı günümüzde yangınlarda zehirli gaz tehlikesiyle sık sık karşılaşılır. Solunum aygıtı kullanan itfaiyeciler birbirleriyle ilişkilerini radyo aracılığıyla kurarlar. Büyük yangınlar­da özel bir denetim birimi kurulur ve bu birim gerektiği zaman başka itfaiye örgütlerinden yardım isteyebilir.

Bazı yangınları söndürmek, öbür yangınla­ra göre daha zordur. Odun ve kâğıt yangınları su dökülüp sıcaklığı düşürülerek söndürülebilir. Ama petrol yangınları suyla söndürülemez çünkü yanan petrol suyun üzerine çıka­rak yanmayı sürdürür. Küçük petrol yangınla­rını söndürmek için kum ve toprak kullanıla­bilir. Büyük petrol yangınlarını söndürmekte su buharı, köpük ya da toz kimyasal maddeler de kullanılabilir. Köpük ya da bazı buharlar petrol yangınının üzerine püskürtülünce, ate­şin çevresini sarıp havadan oksijen almasını önleyerek ateşi söndürür.

Petrol kuyusu yangınları özellikle çok tehli­kelidir, çünkü yanan petrol çok yükseklere fışkırabilir. Petrol kuyusu yangınlarını özel eğitilmiş itfaiyeciler söndürebilir. Yanmaz giysiler ve kasklar giymiş olan itfaiyeciler ya­nan petrol kuyusunun iki yanma 6 metre yük­sekliğinde iki direk dikerler ve onları asbest bir kemerle birleştirirler. Bir makaranın yar­dımıyla bu kemer üzerinde nitrogliserin kap­sülleri yuvarlanır. Kapsüller alevlerin üzerine gelince, aşağı bırakılır ve düşerken elektrik akımıyla patlatılır. Kapsüllerin patlamasıyla oluşan basınç yangını söndürür.

Su iletken olduğu için elektrik yangınların­da kullanılmaz. Bu yangınlarda karbon dioksit, yangın söndürücü tozlar ya da buharlaşan sıvı yangın söndürücüler kullanılır.

Orman yangınları, özellikle uzun süre yağmur yağmayan yaz aylarında büyük bir tehlikedir. Avustralya’nın bazı bölgeleri, Afrika, Fransa ve ABD orman yangınlarının çok olduğu yer­lerdir. Dikkatsizce üzerine bir sigara fırlatılan kuru yapraklar bir süre kimsenin dikkatini çekmeden için için yanabilir. Sonra bir rüzgâr eser, yapraklar alevlenir ve eğer hemen görü­lüp söndürülmezse yangın büyüyerek dene­timden çıkar. Ormanlık bölgelerde yangın gö­zetleme kuleleri ve yangın tehlikesine karşı uyanık orman görevlileri vardır. Zaman zaman devriye uçaklarımda hangi bir duman olup olmadığını havadan denetler. Eğer bir yangın yayılmaya başlamadan önce saptanabilirse kolayca söndürülebilir. Ama yangın çok büyükse, itfaiyeciler ya helikopterle ya da uçaklardan paraşütle atlayarak hızla yangın yerine ulaşırlar. Uçaklar yangına havadan kimyasal söndürücüler püskürtür. Yangının yayılmasını önlemek için yangının çevresinde­ki bir kuşak boyunca bitkiler buldozerlerle te­mizlenir. Genellikle bu kuşak çevresindeki ağaçlar denetim altında yakılarak yangın bu­raya gelince yanacak bir şey kalmamış olması sağlanır. Ağaçtan ağaca atlayarak genişleyen yangın buraya ulaştığında ateşin atlayabilece­ği bir ağaç olmadığı için yangının yayılması durur. Yangın söndürme ekipleri son ateş parçası sönene kadar çalışmalarını sürdürür­ler. Bütün bu gelişmiş söndürme yöntemleri­ne karşın orman yangınları her yıl büyük za­rarlara neden olmaktadır.

YANGIN,YANGINDAN KORUNMA.

YANGIN VE YANGINDAN KORUNMA.
Alev, ısı ve ışık oluşturan ateş insanoğlunun yararlı, ama tehlikeli bir yardımcısıdır. Ateş elde edebilmek için yanacak bir yakıt, oksijen (genellikle havanın oksijeni) ve yanmayı baş¬latmak için yeterli ısı gereklidir. Ateş ve ateşin oluşturduğu ısı, her zaman sı¬cak alandan daha az sıcak alana doğru hare¬ket eder. Bu hareket üç yolla olur. Bunlar, iletim, konveksiyon (taşınım) ve ışınımdır.
Sıcak bir cisme dokunmuş olan herkes ile¬tim yoluyla yayılan ısının yangına neden ola¬bileceğini bilir. Birçok yangın da öbür iki yol¬la yayılan ısıdan kaynaklanır. Örneğin, açık havada ateşe çok yakın olarak bırakılan giysi¬ler ateşten ışınım yoluyla yayılan ısıyla tutuşa¬bilir. Konveksiyon yoluyla taşınan ısı da bir kabın içindeki suyun ısınmasına neden olur. Bir yapıda çıkan yangının oluşturduğu ısının dörtte üçü, yükselen sıcak hava akımlarıyla, konveksiyon yoluyla yeni alanlara yayılır. Isı¬nın konveksiyon yoluyla yayılması yalnızca sı¬vılarda ve gazlarda gerçekleşir. İletim yoluyla yayılma ise katılarda, sıvılarda ve gazlarda olabilir; ama en belirgin olarak katılarda gerçekleşip

YANARDAĞ,Ünlü Yanardağlar ve Püskürmeler

YANARDAĞ. Dünya’nın iç kesimlerindeki erimiş kayaçların yüzeye çıktığı yere yanardağ ya da volkan denir. Bu tür yerler, her zaman olmasa da genellikle dağ biçimindedir. Henüz yüzeye ulaşmamış erimiş kayaçlara magma, dışarı akanlara ise lav denir. Magma yukarı doğru yükselirken açtığı bir bacadan ya da yerkabuğu parçalarının arasındaki yarıklar¬dan dışarı çıkar. Lavların sıcaklığı 1.200°C dolayındadır. Yanardağlarda, özellikle de ilk oluşum evrelerinde şık sık Jav patlamaları olur. Patlama sonucunda lavlar parçalar ha¬linde çevreye saçılır. Bu parçalar ince toz ya da güllerden, “yanardağ bombası” denen büyük bloklara k;adar değişen çeşitli biçim ve büyüklüklerde ^olabilir. Birçok patlamaya, lavın yüzeye çıkmadan öncedeniz suyu ya da bir yeraltı suyuyla temas etmesi neden olur, Lavın içinde çözünmüş halde bulunan kızgın buharların ve karbon dioksit gazının neden olduğu öteki patlamalar ise son derece tehli¬kelidir.
Çok değişik biçim ve kıvamda lav vardır; bazıları ince ve akışkan, bazıları ise ağdalı ve yapışkandır. İnce ve, akışkan lavların en sık rastlanan türü, soğuyup sertleştiğinde ağır ve siyah bir kayaç haline gelen bazalf tır. Ağdalı ve yapışkan lavların en çok görülen türü ise, gerçekte erimiş granitten başka bir şey olma¬yan, çok açık kahverengi riyolit’tir. Akışkan bazalt lavı 600 metreye kadar yükselebilen fıskiyeler halinde püskürür. Sonra da yamaç¬lardan aşağı akarak geniş bir çevreye yayılır, ABD’nin kuzeybatı kesimlerinde ve Hindis¬tan’ın Dekkan Yaylası’nda, lav akıntılarının üst üste birikmesiyle oluşmuş çok kalın bazalt katmanları görülür. Kuzey İrlanda’nın Devler Yolu adıyla anılan kesiminde görülen lav akıntısı oluşumları da son derece ilginçtir.
Yanardağlarda lav püskürmelerinden önce çoğunlukla patlamalar olur ve dışarı büyük miktarlarda kül ve cüruf fışkırır. Koni biçi¬mindeki bir yanardağın gövdesi, üst üste binmiş kül ve lav katmanlarından oluşur. Lavlar ve küller koninin tepesindeki krater boşluğundan dışarı püskürür. Birikintiler ar¬tıp koni iyice büyüdüğünde lavlar ana koninin yamaçlarında yer alan daha küçük konilerden püskürebilir.
Yapışkan riyolit lavları ise fazlaca akışkan olmadığından yanardağ krateri çevresinde kubbe biçiminde kütleler oluşturur. Bunlar çok tehlikelidir. Gazlı riyolit lavı bu kubbele¬rin tabanından, sıkıştırılmış bir kabarcık gibi yanlara doğru patlar. Bunun sonucunda, nu&e ardente ya da “kızgın bulut” olarak adlandırı¬lan yakıcı bir gaz kütlesi püskürür. Havada asıltı halinde duran akkor Sıcaklığındaki sayı¬sız tanecikten oluşan lav, yoluna çıkan her şeyi yok ederek hızla yamaçtan aşağı iner. Bu arada püsküren ince küllerin oluşturduğu büyük bulutlar da çevreye yayılır.
Yanardağlar normal olarak kısa bir süre püskürür, sonra uzun bir süre sessiz kalır. Sessizlik dönemlerinde lavlar kraterde bir lav gölü halinde kabarıp kaynayabilir ya da katılaşabilir. Katılaşma, yanardağ etkinliğinin ar¬tık son bulduğu, yani yanardağın söndüğü anlamına gelebilir. Ama çoğunlukla yanardağ hâlâ etkindir ve bir sonraki püskürmesi bir patlama biçiminde olur. Çünkü, yanardağın boğazımdaki katılaşmış lavın oluşturduğu tı¬kaç ancak büyük bir gaz basıncıyla patlatı¬lıp atılabilir. Birçok yanardağ iki püskür¬me arasında kalan dönemlerde “tüter”; çıkan duman, alttaki lavdan kaçan kızgın buhar¬lardır.
Yerkabuğu “okyanus kabuğu” ile “kıta kabuğu” olmak üzere iki ayrı bölümden oluşur ve bunların her ikisinin de altında manto katmam bulunur. Mantodaki erimiş kayaçlar sıkışıp okyanus ortası sırtlardan dışarı akar ve böyle¬ce sürekli olarak yeni okyanus kabuğu oluşur. Okyanus ortası sırtlarda ve okyanus çukurla¬rında birçok yanardağ yer alır. Bu okyanus yanardağlarının en yüksekleri, Hawaii Adala¬rı ve İzlanda gibi adalar biçiminde suyun üstüne çıkmıştır. Okyanus yanardağlarındaki lavlar hemen hemen tümüyle bazalttır. Okya¬nus kabuğu Büyük Okyanus’u çevreleyen kıyılarda ve Hint Okyanusu’nun kuzeydoğu¬sunda, derin okyanus çukurlarında yeniden Dünya’nın iç kesimlerine doğru yönelir. Bu¬ralarda, okyanus kabuğunun dibe dalan okya¬nus levhasının üstünde bir yanardağlar zinciri oluşur. Bu tür yanardağ zincirleri, Büyük Okyanus’un kuzeyindeki Aleut Adaları gibi bir adalar dizisi ya da kıtaların kenan boyun¬ca uzanan, Güney Amerika Andları gibi bir sıradağ oluşturabilir. Batan okyanus kabuğu üzerindeki yanardağlarda, özellikle de kıta kenarında yer alan yanardağlarda lav püskür¬meleri genellikle patlamalı biçimde gerçekle¬şir. Son dönemlerde oluşan Krakatoa, Katmai ve Pelee püskürmeleri bu türdendi.
Ünlü Yanardağlar ve Püskürmeler
Son 100 yılın en büyük yanardağ püskürmesi, Endonezya’da, Cava ile Sumatra arasındaki Sunda Boğazı’nda yer alan Krakatoa Adası’nda gerçekleşen püskürmedir. Krakatoa, uzun bir süre önce büyük bir okyanus yanardağının püskürmesi sonucunda oluşan bir dizi küçük adadan biriydi. Ağustos 1883′te yer sarsıntıla¬rını ve daha küçük püskürmeleri izleyen bir dizi korkunç patlama Krakatoa’nın çok büyük bir bölümünü ve yakınındaki küçük Rakata Adası’nın bir bölümünü yok etti. Patlamala¬rın gürültüsü Hint Okyanusu’nda ve Avus¬tralya’da, 5.000 km öteden işitilebilecek ka¬dar şiddetliydi. Bugüne kadar bu uzaklığa ulaşan bir başka ses bilinmiyor. Aynı patla¬malar sırasında, Krakatoa’nın 250 km açığına kadar gökyüzü kararmış ve atmosferi doldu¬ran tozlar daha sonraları dünyanın pek çok yerinde pırıltılı gün doğmalarına ve batmala¬rına neden olmuştu. Püskürme, bütün okya¬nusa yayılan dev dalgaların oluşmasına da neden oldu. Cava ve Sumatra adalarında kıyıya yakın yerlerde yaşayan 36 binden çok insan bu dalgalarda boğuldu.
Batı Hint Adalan’ndan Martinik Adası’nda yer alan Pelee Dağı, Mayıs 1902′de şiddetle püskürmeye başladı. Patlama kuvveti yukarı doğru değil, yana doğru etki yaptı ve dağın çevresinde derin bir yara açtı. Buradan çıkan akkor sıcaklığındaki gaz ve tozlardan oluşan son derece güçlü bir kızgın bulut dağın yamacından aşağı indi ve yolu üzerindeki St. Pierre kentinin üstüne çökerek 30 bin dola¬yında insanın ölümüne neden oldu. Kentte hayatta kalan tek insan, cinayetten suçlu olarak kent hapishanesinde yerin epeyce al¬tında zincire vurulmuş durumda tutulan Joseph Surtout adındaki Siyah’tı. Surtout, kur¬tarılmadan önce burada aç ve susuz olarak dört gün kaldı. Limandaki gemilerin çoğu kızgın tozların etkisiyle yandı ya da kaynayan denizin doğurduğu dev dalgalarla alabora oldu.
Alaska’daki On Bin Duman Vadisi 1912′de gerçekleşen bir püskürme sonucunda oluştu. Aynı yılın 5 Haziran’ında gerçekleşen yeni bir püskürmenin saldığı akkor halindeki lav par¬çacıklarından oluşan bir akıntı da, yolu üze¬rindeki her şeyi silip süpürerek vadinin sonu¬na ulaştı ve buradaki ağaçları odunkömürüne dönüştürdü. Ertesi gün vadinin başındaki Katmai Dağı patladı, üç zirveden oluşan karla kaplı doruğu parçalandı ve bunun yerini 4 km çapında bir krater aldı. Bu püskürme sonu¬cunda, 160 km uzaktaki Kodiak Adası da 30 cm kalınlığında bir kül katmanıyla kaplandı. Bu büyük püskürmede hiç kimse ölmedi. Va¬di üç yıl sonra keşfedildi ve vadi tabanından milyonlarca buhar püskürtüsünün yükseldiği görüldü. Bugün de aynı vadide pek çok püskürtü görülebilir. Ama bunlar duman değil, buhardır.
ABD’de Washington eyaletinin güneybatı¬sındaki Kaskad Dağları’nda yer alan St. Helen’s Dağı’nda 1980′de gerçekleşen püs¬kürme, bugüne kadar Kuzey Amerika’da kaydedilmiş olan püskürmelerin en büyüğüy¬dü. Püskürme öncesinde bir yer sarsıntısı oldu ve yanardağın kuzey yamacında bir çatlak açıldı. Sonra bu yamaç şişti ve bir çığ halinde yuvarlandı. Bunu, döküntülerini 20 km öteye taşıyan ve 260 km2′lik orman alanını yok eden bir patlama izledi. Püskürme sırasında 66 kişi öldü ya da kayboldu.
İtalya’da Napoli Körfezi’nde yer alan Vezüv, patlamalı yanardağ türünün tipik bir örneği ve Avrupa kara parçasının tek etkin yanardağıdır. Kraterinde hemen hemen her zaman belirli bir etkinliğin sürdüğü Vezüv’ün genellikle bir baca gibi tüttüğü görülür. Ve¬züv’ün püskürmeleri St. Helen’s Dağı’ndakiyle aynı türdendir.
Vezüv zaman zaman şiddetle püskürür. Bunlardan biri, yüzyıllar süren bir sessizlik döneminden sonra İS 79′da gerçekleşti. Orta¬da hiçbir işaret yokken yanardağın tepesi birdenbire patladı ve çevredeki düzlüklerin üstüne tonlarca kül indi. Pompei bu küllerin altında kaldı; Herculaneum ise, küllerin ça¬mura dönüşüp lav gibi akmasına neden olan şiddetli bir boran sonrasında çamurların altı¬na gömüldü. Çok sayıda insan öldü; bazıları¬nın vücutları Pompei’nin külleri arasında yüz¬yıllarca hiç bozulmadan kaldı. Bugün kent, caddelerinde yürünebilecek ve İS 79′daki hali az çok görülebilecek kadar temizlenmiş du¬rumdadır. Sözü edilen püskürmeden sonra 1631′e kadar Vezüv’de yalnızca ara sıra bazı ani patlamalar görüldü. Ama daha sonra Vezüv hep etkin kaldı ve en son 1944′te şiddetle püskürdü.
Akdeniz’de Sicilya Adası’ndaki Etna Ya¬nardağı Avrupa’nın en büyük ve Vezüv’den sonraki ikinci ünlü yanardağıdır. Krateri Vezüvün ki gibi genellikle dumanlıdır. Sicilya’ nın kuzeyindeki Lipari Adaları’nda yer alan Stromboli de bir başka etkin yanardağdır. Ateşleri gece her zaman görülebildiği için “Akdeniz feneri” olarak anılır. Lipari Adaları arasında bulunan Vulcano Adası’nda da 1888′de bir püskürme gerçekleşmiştir.
İzlanda bir yanardağlar adaşıdır; bunların arasında en ünlüleri Hekla Yanardağı ile açıklardaki volkanik Surtsey Adası’dır. Ama bunların hiçbirinin sürekli bir etkinliği yoktur ve pek çoğu tepeleri buz ve karlarla kaplana¬cak kadar uzun bir süre sessiz kalır. Bir püskürme olduğunda da bu kar ve buzlar ısının etkisiyle erir ve bir sel halinde aşağı iner.
Yeni Zelanda’nın Kuzey Adasında, sön¬müş, sessiz ve etkin pek çok yanardağ vardır. Bunlardan Tarawera Dağı 1886′da, 12 km uzunluğundaki bir yarıkla ikiye ayrılmış ve yaklaşık 10.000 km2′lik bir alanı küller kapla¬mıştı. Bu bölgede, İzlanda’da olduğu gibi pek çok sıcak su kaynağı ve gayzer yer almaktadır.
Hawaii’de iki etkin yanardağ vardır: Mau¬na Loa ve Kilauea. Mauna Loa pek şiddetli püskürmez, ama başka herhangi bir yanar¬dağdan daha çok lav çıkarır. Bu yanardağın 1950′de püskürttüğü lav miktarı, o güne kadar kaydedilmiş olanların en büyüğüydü. 1935′te Hilo kenti, Mauna Loa’dan gelen ve günde 2 kilometrelik bir hızla ilerleyen bir lav akıntısının tehdidi altında kaldı. ABD Deniz Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar lavı bombaladılar ve böylece açılan yeni kanallardan akan lavlar Hilo’dan uzaklaştı.
Lavını genellikle sessizce akıtan Kilauea 1924′te şiddetle patlamıştı. Bu yanardağın 10,7 km2 yüzölçümündeki kraterinin tabanı, soğumuş ve katılaşmış lavlarla kaplıdır. Ama gene de yıllık aralıklarla sıvı lav gölleri ve fıskiyeleri oluşur ve akkor sıcaklığındaki lav¬lar dağ yamacını yarıp denize doğru akar.

YANARDAĞ. Dünya’nın iç kesimlerindeki erimiş kayaçların yüzeye çıktığı yere yanardağ ya da volkan denir. Bu tür yerler, her zaman olmasa da genellikle dağ biçimindedir. Henüz yüzeye ulaşmamış erimiş kayaçlara magma, dışarı akanlara ise lav denir. Magma yukarı doğru yükselirken açtığı bir bacadan ya da yerkabuğu parçalarının arasındaki yarıklar¬dan dışarı çıkar. Lavların sıcaklığı 1.200°C dolayındadır. Yanardağlarda, özellikle de ilk oluşum evrelerinde şık sık Jav patlamaları olur. Patlama sonucunda lavlar parçalar ha¬linde çevreye saçılır. Bu parçalar ince toz ya da güllerden, “yanardağ bombası” denen büyük bloklara k;adar değişen çeşitli biçim ve büyüklüklerde ^olabilir. Birçok patlamaya, lavın yüzeye çıkmadan öncedeniz suyu ya da bir yeraltı suyuyla temas etmesi neden olur, Lavın içinde çözünmüş halde bulunan kızgın buharların ve karbon dioksit gazının neden olduğu öteki patlamalar ise son derece tehli¬kelidir.Çok değişik biçim ve kıvamda lav vardır; bazıları ince ve akışkan, bazıları ise ağdalı ve yapışkandır. İnce ve, akışkan lavların en sık rastlanan türü, soğuyup sertleştiğinde ağır ve siyah bir kayaç haline gelen bazalf tır. Ağdalı ve yapışkan lavların en çok görülen türü ise, gerçekte erimiş granitten başka bir şey olma¬yan, çok açık kahverengi riyolit’tir. Akışkan bazalt lavı 600 metreye kadar yükselebilen fıskiyeler halinde püskürür. Sonra da yamaç¬lardan aşağı akarak geniş bir çevreye yayılır, ABD’nin kuzeybatı kesimlerinde ve Hindis¬tan’ın Dekkan Yaylası’nda, lav akıntılarının üst üste birikmesiyle oluşmuş çok kalın bazalt katmanları görülür. Kuzey İrlanda’nın Devler Yolu adıyla anılan kesiminde görülen lav akıntısı oluşumları da son derece ilginçtir.Yanardağlarda lav püskürmelerinden önce çoğunlukla patlamalar olur ve dışarı büyük miktarlarda kül ve cüruf fışkırır. Koni biçi¬mindeki bir yanardağın gövdesi, üst üste binmiş kül ve lav katmanlarından oluşur. Lavlar ve küller koninin tepesindeki krater boşluğundan dışarı püskürür. Birikintiler ar¬tıp koni iyice büyüdüğünde lavlar ana koninin yamaçlarında yer alan daha küçük konilerden püskürebilir.Yapışkan riyolit lavları ise fazlaca akışkan olmadığından yanardağ krateri çevresinde kubbe biçiminde kütleler oluşturur. Bunlar çok tehlikelidir. Gazlı riyolit lavı bu kubbele¬rin tabanından, sıkıştırılmış bir kabarcık gibi yanlara doğru patlar. Bunun sonucunda, nu&e ardente ya da “kızgın bulut” olarak adlandırı¬lan yakıcı bir gaz kütlesi püskürür. Havada asıltı halinde duran akkor Sıcaklığındaki sayı¬sız tanecikten oluşan lav, yoluna çıkan her şeyi yok ederek hızla yamaçtan aşağı iner. Bu arada püsküren ince küllerin oluşturduğu büyük bulutlar da çevreye yayılır.Yanardağlar normal olarak kısa bir süre püskürür, sonra uzun bir süre sessiz kalır. Sessizlik dönemlerinde lavlar kraterde bir lav gölü halinde kabarıp kaynayabilir ya da katılaşabilir. Katılaşma, yanardağ etkinliğinin ar¬tık son bulduğu, yani yanardağın söndüğü anlamına gelebilir. Ama çoğunlukla yanardağ hâlâ etkindir ve bir sonraki püskürmesi bir patlama biçiminde olur. Çünkü, yanardağın boğazımdaki katılaşmış lavın oluşturduğu tı¬kaç ancak büyük bir gaz basıncıyla patlatı¬lıp atılabilir. Birçok yanardağ iki püskür¬me arasında kalan dönemlerde “tüter”; çıkan duman, alttaki lavdan kaçan kızgın buhar¬lardır.Yerkabuğu “okyanus kabuğu” ile “kıta kabuğu” olmak üzere iki ayrı bölümden oluşur ve bunların her ikisinin de altında manto katmam bulunur. Mantodaki erimiş kayaçlar sıkışıp okyanus ortası sırtlardan dışarı akar ve böyle¬ce sürekli olarak yeni okyanus kabuğu oluşur. Okyanus ortası sırtlarda ve okyanus çukurla¬rında birçok yanardağ yer alır. Bu okyanus yanardağlarının en yüksekleri, Hawaii Adala¬rı ve İzlanda gibi adalar biçiminde suyun üstüne çıkmıştır. Okyanus yanardağlarındaki lavlar hemen hemen tümüyle bazalttır. Okya¬nus kabuğu Büyük Okyanus’u çevreleyen kıyılarda ve Hint Okyanusu’nun kuzeydoğu¬sunda, derin okyanus çukurlarında yeniden Dünya’nın iç kesimlerine doğru yönelir. Bu¬ralarda, okyanus kabuğunun dibe dalan okya¬nus levhasının üstünde bir yanardağlar zinciri oluşur. Bu tür yanardağ zincirleri, Büyük Okyanus’un kuzeyindeki Aleut Adaları gibi bir adalar dizisi ya da kıtaların kenan boyun¬ca uzanan, Güney Amerika Andları gibi bir sıradağ oluşturabilir. Batan okyanus kabuğu üzerindeki yanardağlarda, özellikle de kıta kenarında yer alan yanardağlarda lav püskür¬meleri genellikle patlamalı biçimde gerçekle¬şir. Son dönemlerde oluşan Krakatoa, Katmai ve Pelee püskürmeleri bu türdendi.Ünlü Yanardağlar ve PüskürmelerSon 100 yılın en büyük yanardağ püskürmesi, Endonezya’da, Cava ile Sumatra arasındaki Sunda Boğazı’nda yer alan Krakatoa Adası’nda gerçekleşen püskürmedir. Krakatoa, uzun bir süre önce büyük bir okyanus yanardağının püskürmesi sonucunda oluşan bir dizi küçük adadan biriydi. Ağustos 1883′te yer sarsıntıla¬rını ve daha küçük püskürmeleri izleyen bir dizi korkunç patlama Krakatoa’nın çok büyük bir bölümünü ve yakınındaki küçük Rakata Adası’nın bir bölümünü yok etti. Patlamala¬rın gürültüsü Hint Okyanusu’nda ve Avus¬tralya’da, 5.000 km öteden işitilebilecek ka¬dar şiddetliydi. Bugüne kadar bu uzaklığa ulaşan bir başka ses bilinmiyor. Aynı patla¬malar sırasında, Krakatoa’nın 250 km açığına kadar gökyüzü kararmış ve atmosferi doldu¬ran tozlar daha sonraları dünyanın pek çok yerinde pırıltılı gün doğmalarına ve batmala¬rına neden olmuştu. Püskürme, bütün okya¬nusa yayılan dev dalgaların oluşmasına da neden oldu. Cava ve Sumatra adalarında kıyıya yakın yerlerde yaşayan 36 binden çok insan bu dalgalarda boğuldu.Batı Hint Adalan’ndan Martinik Adası’nda yer alan Pelee Dağı, Mayıs 1902′de şiddetle püskürmeye başladı. Patlama kuvveti yukarı doğru değil, yana doğru etki yaptı ve dağın çevresinde derin bir yara açtı. Buradan çıkan akkor sıcaklığındaki gaz ve tozlardan oluşan son derece güçlü bir kızgın bulut dağın yamacından aşağı indi ve yolu üzerindeki St. Pierre kentinin üstüne çökerek 30 bin dola¬yında insanın ölümüne neden oldu. Kentte hayatta kalan tek insan, cinayetten suçlu olarak kent hapishanesinde yerin epeyce al¬tında zincire vurulmuş durumda tutulan Joseph Surtout adındaki Siyah’tı. Surtout, kur¬tarılmadan önce burada aç ve susuz olarak dört gün kaldı. Limandaki gemilerin çoğu kızgın tozların etkisiyle yandı ya da kaynayan denizin doğurduğu dev dalgalarla alabora oldu.Alaska’daki On Bin Duman Vadisi 1912′de gerçekleşen bir püskürme sonucunda oluştu. Aynı yılın 5 Haziran’ında gerçekleşen yeni bir püskürmenin saldığı akkor halindeki lav par¬çacıklarından oluşan bir akıntı da, yolu üze¬rindeki her şeyi silip süpürerek vadinin sonu¬na ulaştı ve buradaki ağaçları odunkömürüne dönüştürdü. Ertesi gün vadinin başındaki Katmai Dağı patladı, üç zirveden oluşan karla kaplı doruğu parçalandı ve bunun yerini 4 km çapında bir krater aldı. Bu püskürme sonu¬cunda, 160 km uzaktaki Kodiak Adası da 30 cm kalınlığında bir kül katmanıyla kaplandı. Bu büyük püskürmede hiç kimse ölmedi. Va¬di üç yıl sonra keşfedildi ve vadi tabanından milyonlarca buhar püskürtüsünün yükseldiği görüldü. Bugün de aynı vadide pek çok püskürtü görülebilir. Ama bunlar duman değil, buhardır.ABD’de Washington eyaletinin güneybatı¬sındaki Kaskad Dağları’nda yer alan St. Helen’s Dağı’nda 1980′de gerçekleşen püs¬kürme, bugüne kadar Kuzey Amerika’da kaydedilmiş olan püskürmelerin en büyüğüy¬dü. Püskürme öncesinde bir yer sarsıntısı oldu ve yanardağın kuzey yamacında bir çatlak açıldı. Sonra bu yamaç şişti ve bir çığ halinde yuvarlandı. Bunu, döküntülerini 20 km öteye taşıyan ve 260 km2′lik orman alanını yok eden bir patlama izledi. Püskürme sırasında 66 kişi öldü ya da kayboldu.İtalya’da Napoli Körfezi’nde yer alan Vezüv, patlamalı yanardağ türünün tipik bir örneği ve Avrupa kara parçasının tek etkin yanardağıdır. Kraterinde hemen hemen her zaman belirli bir etkinliğin sürdüğü Vezüv’ün genellikle bir baca gibi tüttüğü görülür. Ve¬züv’ün püskürmeleri St. Helen’s Dağı’ndakiyle aynı türdendir.Vezüv zaman zaman şiddetle püskürür. Bunlardan biri, yüzyıllar süren bir sessizlik döneminden sonra İS 79′da gerçekleşti. Orta¬da hiçbir işaret yokken yanardağın tepesi birdenbire patladı ve çevredeki düzlüklerin üstüne tonlarca kül indi. Pompei bu küllerin altında kaldı; Herculaneum ise, küllerin ça¬mura dönüşüp lav gibi akmasına neden olan şiddetli bir boran sonrasında çamurların altı¬na gömüldü. Çok sayıda insan öldü; bazıları¬nın vücutları Pompei’nin külleri arasında yüz¬yıllarca hiç bozulmadan kaldı. Bugün kent, caddelerinde yürünebilecek ve İS 79′daki hali az çok görülebilecek kadar temizlenmiş du¬rumdadır. Sözü edilen püskürmeden sonra 1631′e kadar Vezüv’de yalnızca ara sıra bazı ani patlamalar görüldü. Ama daha sonra Vezüv hep etkin kaldı ve en son 1944′te şiddetle püskürdü.Akdeniz’de Sicilya Adası’ndaki Etna Ya¬nardağı Avrupa’nın en büyük ve Vezüv’den sonraki ikinci ünlü yanardağıdır. Krateri Vezüvün ki gibi genellikle dumanlıdır. Sicilya’ nın kuzeyindeki Lipari Adaları’nda yer alan Stromboli de bir başka etkin yanardağdır. Ateşleri gece her zaman görülebildiği için “Akdeniz feneri” olarak anılır. Lipari Adaları arasında bulunan Vulcano Adası’nda da 1888′de bir püskürme gerçekleşmiştir.İzlanda bir yanardağlar adaşıdır; bunların arasında en ünlüleri Hekla Yanardağı ile açıklardaki volkanik Surtsey Adası’dır. Ama bunların hiçbirinin sürekli bir etkinliği yoktur ve pek çoğu tepeleri buz ve karlarla kaplana¬cak kadar uzun bir süre sessiz kalır. Bir püskürme olduğunda da bu kar ve buzlar ısının etkisiyle erir ve bir sel halinde aşağı iner.Yeni Zelanda’nın Kuzey Adasında, sön¬müş, sessiz ve etkin pek çok yanardağ vardır. Bunlardan Tarawera Dağı 1886′da, 12 km uzunluğundaki bir yarıkla ikiye ayrılmış ve yaklaşık 10.000 km2′lik bir alanı küller kapla¬mıştı. Bu bölgede, İzlanda’da olduğu gibi pek çok sıcak su kaynağı ve gayzer yer almaktadır.Hawaii’de iki etkin yanardağ vardır: Mau¬na Loa ve Kilauea. Mauna Loa pek şiddetli püskürmez, ama başka herhangi bir yanar¬dağdan daha çok lav çıkarır. Bu yanardağın 1950′de püskürttüğü lav miktarı, o güne kadar kaydedilmiş olanların en büyüğüydü. 1935′te Hilo kenti, Mauna Loa’dan gelen ve günde 2 kilometrelik bir hızla ilerleyen bir lav akıntısının tehdidi altında kaldı. ABD Deniz Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar lavı bombaladılar ve böylece açılan yeni kanallardan akan lavlar Hilo’dan uzaklaştı.Lavını genellikle sessizce akıtan Kilauea 1924′te şiddetle patlamıştı. Bu yanardağın 10,7 km2 yüzölçümündeki kraterinin tabanı, soğumuş ve katılaşmış lavlarla kaplıdır. Ama gene de yıllık aralıklarla sıvı lav gölleri ve fıskiyeleri oluşur ve akkor sıcaklığındaki lav¬lar dağ yamacını yarıp denize doğru akar.

YAM

YAM adı verilen tarım bitkileri bol nişastalı yumruları için yetiştirilir. Tropik ve astropik bölgelerin sıcak ve bol yağışlı kesimlerinde yaygın olan bu bitkiler Batı Afrika kıyıların¬da, Yeni Gine’de ve Hindistan’ın bazı bölüm¬lerinde halkın temel gıda kaynağını oluşturur. Batı Hint Adaları’nda da önemli tarım ürün¬lerinden biridir. Dioscorea cinsinde yer alan yamların tarımı yapılan altıyı aşkın türü var¬dır. Tropik ormanlarda kendiliğinden yetişen yabani yamlar ise genellikle kıtlık zamanların¬da toplanarak yenir.
Tırmanıcı özelliğe sahip olduğu için sırıkla¬ra sardırılarak yetiştirilen yamlar genellikle yumrı arın üst bölümündeki “tomurcuklar dan” (“gözlerden”) çoğaltılır. Dikildikten yaklaşık 8-12 ay sonra, gelişimini tamamlayan bitkilerin yumruları topraktan sökülerek ha*? sat edilir. Bazı yam türleri (örneğin I)ioscorea alata) ağırlığı 45 kilograma, boyu ise 2 metre¬ye ulaşabilen tek bir dev yumru oluştururken, bazı türler çok sayıda ufak yumru geliştirir.
Dioscorea bulbifera ve öbür bazı yam türle¬rinin yumrularında zehirli bir bileşik bulunur. Bu bileşik pişirilirken ısının etkisiyle parçala¬narak etkisiz hale gelir. Yam patates gibi haşlanarak ya da püresi yapılarak yenen bir yiyecek maddesidir. Besleyici değerinin yanı sıra yaklaşık bir yıl boyunca bozulmadan saklanabildiği için de önemlidir.

YALÇIN, Hüseyin Cahit

YALÇIN, Hüseyin Cahit (1874-1957). Eği¬timci, yazar, gazeteci ve politikacı olan Hüse¬yin Cahit Yalçın, Edebiyat-ı Cedide Akımı’ nın önde gelen yazarlarındandır. Yazıların¬daki tartışmacı yanı döneminin düşünce, sa¬nat ve siyasal hareketlerinde etkili olmasını sağlamıştır.

Balıkesir’de doğan Hüseyin Cahit lise öğre¬nimini burada tamamladıktan sonra girdiği Mekteb-i Mülkiye’yi (bugün Ankara Üniver¬sitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) 1896′da bitir¬di. Bir süre Maarif Nezareti Mektub-i Kalemi’nde çalıştıktan sonra 1897′de Vefa ve Mercan liselerinde Türkçe ve Fransızca öğret¬menliği yapmaya başladı. Mercan Lisesi mü¬dürlüğünü de üstlenen Hüseyin Cahit bir yandan da, basın dünyasındaki çalışmalarını yürütmekteydi. Mekteb-i Mülkiye’nin son sı¬nıfındayken birkaç arkadaşıyla birlikte Cenab Şahabeddin, Hüseyin Fuat, Mehmet Rauf gibi genç yazarların yazılarının yayımlandığı Mektep dergisini çıkartıyordu. Daha sonra Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılarak Ser vet-i Fünun dergisinde öyküler, sanata ilişkin makaleler yayımlamaya başladı. Bir yandan da Tarık ve Sabah gazetelerindeki yazılarıyla yeni edebiyatı savunuyordu. 1900′ün başında Tevfik Fikret Servet-i Fünun’dan ayrılınca, derginin yönetimini üstlendi. Bu arada Fran¬sızca’dan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı bir yazıda Fransız Devrimi’nden söz edildiği gerekçesiyle Servet-i Fünun Abdülhamid yönetimince kapatıldı. II. Meşrutiyet’in ilanı¬na (1908) kadar yazı yaşamından çekilen Hü¬seyin Cahit bu tarihte memurluktan ayrılarak Tevfik Fikret ve Hüseyin Kâzım Kadri’yle birlikte Tanin gazetesini çıkarmaya başladı. Gazetesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin görüşlerini savunmaktaydı. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden İstanbul milletvekili seçilerek Osmanlı Mebusan Meclisi’ne girdi. Meclisin ikinci dönem çalışmalarında meclis başkanlığını yürüttü.

31 Mart Ayaklanmasında gerici güçler matbaasını basarak Hüseyin Cahit’i öldürmek istediler. 1913′te gazetesini İttihat ve Terakki Fırkası’na devreden Hüseyin Cahit’e Düyun-ı Umumiye’de görev verildi. I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul işgal edilince İngilizler tarafından tutuklandı. 1919′da Malta Adasına sürgün edildi. Sürgün yıllarında İngilizce ve İtalyanca öğrenerek “Oğlumun Kütüpha-nesi” adlı çeviri dizisini hazırlamaya başladı. 1922′de sürgünden dönünce Tanin gazetesini yeniden çıkarmaya başlayan Hüseyin Cahit bir yandan da bu dizi çerçevesinde çeviriler yaptı. Tanin gazetesinde özgürlük ve demok¬rasiyi savunan, yapılan yenilikleri ve yasalar eleştiren yazıları yüzünden İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandı. Bu yargılanmada aklandıysa da, daha sonra ikinci kez aynı mahkemede yargılanarak Çorum’a sürgün edildi. 1925-26 yılları arasında 1,5 yıl sürgünde kalan Hüse¬yin Cahit İstanbul’a dönünce çeşitli işlerde ça¬lıştı. 1932′de gerçekleştirilen Birinci Türk Dil Kurultayı’nda savunduğu fikirler dönemin yö¬netim kadrolarınca olumlu karşılanmayınca, yönetim kurulu üyesi olduğu Sanayi ve Maadin Bankası’ndaki görevinden uzaklaştırıldı. Çeviri yaparak geçimini sürdürme çabalan olumlu sonuç vermeyince Milli Eğitim Bakanlığı’na İstanbul’da öğretmenlik için başvurduysa da reddedildi. Bunun üzerine yaşamını, 1933′te çıkarmaya başladığı Fikir Hareketleri dergisiyle sürdürmeye çalıştı. Bu arada bir sü¬re siyasetten uzak kaldıysa da, 1938′de yeni¬den siyasal çalışmalara başladı. 1939′da Çan¬kırı, 1943 ve 1946′da İstanbul milletvekili ola¬rak meclise giren Hüseyin Cahit Yalçın 1943′te Tanin gazetesini üçüncü kez yayımla¬maya girişti. 1948′de Ulus gazetesinin başya¬zarlığını üstlenerek Atatürk ilkelerini ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin görüşlerini savu¬nan makaleler kaleme aldı. 1950′de Kars mil¬letvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ ne girdi. Ama iki yıl sonra Ulus gazetesinde çıkan bir yazısından ötürü dokunulmazlığı kal-dırılarak yargılandı. 1954′te Demokrat Parti yönetimine karşı yayımladığı yazılar nedeniy¬le 29 ay hapse mahkûm edildi. O günlerde 80 yaşında olan Hüseyin Cahit Yalçın bir süre tutuklu kaldıktan sonra yaşı ve hastalığı nede¬niyle serbest bırakıldı.

Hüseyin Cahit Yalçın ilk romanı Nadide’yı (1892) lise ikinci sınıf öğrencisiyken yazdı. Ahmed Midhat Efendi’nin etkisi görülen bu ilk romanında Serez’de dinlediği bir olayı anlatıyordu. Gerçekçi bir yaklaşımla genç bir öğrencinin duygu ve düşüncelerini ele aldığı, ruhsal çözümlemelere dayanan ikinci romanı Hayal İçinde (1901) Servet-i Fünun’da tefrika edildi. Yalın ve yapmacıksız bir dil kullanan Hüseyin Cahit Yalçın öykülerinde İstanbul’da yaşayan seçkinleri ve azınlıkları konu almış ve gerçekçi bir dille anlatmıştır.

Başlıca yapıtları arasında, öykülerini topla¬dığı Hayat-ı Muhayyel (1897), Hayat-ı Haki¬kiye Sahneleri (1909), Niçin Aldatırlarmış 1922) makale ve anılarını topladığı Kavgala¬rım (1910), Edebi Hatıralarım (1935) ve Siya¬sal Anılar (1976) sayılabilir.

YAKUT

YAKUT, en değerli taşlardan biridir. Elmas gibi pırıltılar saçmaz, ama üzerine alevin
kızıllığı vurmuşçasına ışıldar; bu yüzden, zamanlar yakutun ortasında kırmızı bir a yandığına inanılırdı.
Yakut bir korindon mineralidir ve sertlik bakımından elmastan sonra gelir. Korindon mineral grubundan bir başka değerli taş da safirdir. Yakut ile safir arasındaki tek fark renkleridir.
Değişik renkte yakutlar vardır; rengi, gü­vercin kanı rengi olarak tanımlanan yakutlar en değerli olanlarıdır. Renkleri daha soluk yakutlara daha sık rastlanır. Renkleri iyice ortaya çıksın diye, yakutlar genellikle düz fasetalı kesilir. Bazen yakutlar kubbe biçimin­de de kesilir, böylece içlerinde yıldızı andıran ışık kuşakları görünür; bunlara yıldız yakut denir.
En iyi yakut Birmanya’da çıkartılır, ama Tayland ve Sri Lanka’dan gelen bazı iyi yakutlar da vardır. Bazen kireçtaşı kayaçlarında ya da çakılların arasında yakuta rast­lanır.

YAKIT,Katı yakıtlar,Sıvı Yakıtlar,Gaz Yakıtlar,

YAKIT. Evlerde, sanayide ya da taşımacılıkta kullanılacak ısı ya da enerjinin üretildiği maddelere yakıt denir. Yakıtların çoğu oksi¬jenle birleşir ve yanarken ısı açığa çıkarır. Kömür, odun, petrol, gaz, turba ve hatta hayvan atıkları hep birer yakıt türüdür. Nük¬leer reaktörlerde kullanılanlar gibi bazı yakıt¬ların oksijene gereksinimleri yoktur.
Yakıt olarak kullanılan maddelerin çoğu üç kimyasal elementin, karbon, hidrojen ve ok¬sijenin bir bileşimidir. Yakıtlar katı, sıvı ya da gaz halinde olabilir.
Katı yakıtlar kömür, odun ve turbayı içerir. Linyit (kahverengi kömür), taşkömürü (maden kömürü olarak da bilinir) ve antrasit gibi farklı kömür türleri vardır. Taşkömürü havasız bir ortamda yakıldığında, içindeki gaz ve sıvılar uzaklaşır ve böylece hemen hemen katışıksız karbondan oluşan kokkömürüne dönüşür.
Odun hâlâ önemli bir yakıt türüdür. Odun- kömürü havasız bir ocak ya da fırında kavrul¬muş odundur.
Sıvı Yakıtlar. En önemli sıvı yakıt petroldür. Hidrojen, karbon ve oksijen¬den oluşan petrol kolayca yanabilir. Yeraltın¬dan çıkarılan ağır ham petrol damıtılarak, benzin, gazyağı (kerozen olarak da bilinir), jet yakıtı ve dizel yakıtı (mazot ya da motorin olarak da bilinir) gibi yakıtlara ayrılır.
Gaz Yakıtlar. Doğal gaz çoğu kez yeraltın¬da petrolün yakınlarında bulunur. Havagazı, sıvılaştırılmış petrol gazı ve asetilen öbür gaz yakıtlardır.
Öbür yakıtlar arasında, roket motorlarında kullanılan kimyasal yakıtlar; nükleer reaktör¬lerde kullanılan uranyum ve bitkilerden elde edilen alkol sayılabilir. Dokuz birim benzine bir birim alkol katılarak elde edilen yakıt karışımı otomobil motorla¬rında da kullanılabilmektedir.
Dünyada sınırlı bir miktarda bulunan kö¬mür ve petrol gibi fosil yakıtlar yerine yeni enerji biçimlerinin bulunmasına gerek vardır. Bu nedenle bilim adamları elektrik üretimin¬de güneş ısısından (güneş enerjisi), denizler¬deki gelgitten (gelgit enerjisi) ve rüzgâr ener¬jisinden (dev yel değirmenlerinden) yararla¬nabilmenin yollarını araştırmaktadırlar. Hay¬van atıklarından elde edilen metan gazı ve bitkilerden elde edilen alkol de yakıt olarak kullanılabilir. Ayrıca okyanuslarda (dalga enerjisi olarak), havada ve yeraltında (jeotermal enerji olarak) birikmiş ısıyı geri kazanma¬nın da yollan vardır.
Yakıt pilleri, hidrojeni oksijenle birleştire¬rek kimyasal enerjiyi doğrudan elektriğe çevi¬ren aygıtlardır

YAKIT. Evlerde, sanayide ya da taşımacılıkta kullanılacak ısı ya da enerjinin üretildiği maddelere yakıt denir. Yakıtların çoğu oksi¬jenle birleşir ve yanarken ısı açığa çıkarır. Kömür, odun, petrol, gaz, turba ve hatta hayvan atıkları hep birer yakıt türüdür. Nük¬leer reaktörlerde kullanılanlar gibi bazı yakıt¬ların oksijene gereksinimleri yoktur.Yakıt olarak kullanılan maddelerin çoğu üç kimyasal elementin, karbon, hidrojen ve ok¬sijenin bir bileşimidir. Yakıtlar katı, sıvı ya da gaz halinde olabilir.Katı yakıtlar kömür, odun ve turbayı içerir. Linyit (kahverengi kömür), taşkömürü (maden kömürü olarak da bilinir) ve antrasit gibi farklı kömür türleri vardır. Taşkömürü havasız bir ortamda yakıldığında, içindeki gaz ve sıvılar uzaklaşır ve böylece hemen hemen katışıksız karbondan oluşan kokkömürüne dönüşür.Odun hâlâ önemli bir yakıt türüdür. Odun- kömürü havasız bir ocak ya da fırında kavrul¬muş odundur.Sıvı Yakıtlar. En önemli sıvı yakıt petroldür. Hidrojen, karbon ve oksijen¬den oluşan petrol kolayca yanabilir. Yeraltın¬dan çıkarılan ağır ham petrol damıtılarak, benzin, gazyağı (kerozen olarak da bilinir), jet yakıtı ve dizel yakıtı (mazot ya da motorin olarak da bilinir) gibi yakıtlara ayrılır.Gaz Yakıtlar. Doğal gaz çoğu kez yeraltın¬da petrolün yakınlarında bulunur. Havagazı, sıvılaştırılmış petrol gazı ve asetilen öbür gaz yakıtlardır.Öbür yakıtlar arasında, roket motorlarında kullanılan kimyasal yakıtlar; nükleer reaktör¬lerde kullanılan uranyum ve bitkilerden elde edilen alkol sayılabilir. Dokuz birim benzine bir birim alkol katılarak elde edilen yakıt karışımı otomobil motorla¬rında da kullanılabilmektedir.Dünyada sınırlı bir miktarda bulunan kö¬mür ve petrol gibi fosil yakıtlar yerine yeni enerji biçimlerinin bulunmasına gerek vardır. Bu nedenle bilim adamları elektrik üretimin¬de güneş ısısından (güneş enerjisi), denizler¬deki gelgitten (gelgit enerjisi) ve rüzgâr ener¬jisinden (dev yel değirmenlerinden) yararla¬nabilmenin yollarını araştırmaktadırlar. Hay¬van atıklarından elde edilen metan gazı ve bitkilerden elde edilen alkol de yakıt olarak kullanılabilir. Ayrıca okyanuslarda (dalga enerjisi olarak), havada ve yeraltında (jeotermal enerji olarak) birikmiş ısıyı geri kazanma¬nın da yollan vardır.Yakıt pilleri, hidrojeni oksijenle birleştire¬rek kimyasal enerjiyi doğrudan elektriğe çevi¬ren aygıtlardır

YAK

YAK. Bazı kaynaklarda Tibet sığırı olarak da geçen yakın (Bos grunniens) biri evcil, öbürü yabanıl iki çeşidi vardır. Yabanıl yaklar yalnız Tibet’te yaşar. Evcilleştirilmiş olanlar ise Ti­betlilerin yanı sıra öbür Orta Asya halkları tarafından da yüzlerce yıldır kullanılmakta­dır. Dağların yüksek kesimlerindeki düşük atmosfer basıncına ve oksijen azlığına alışmış olan yaklardan, öbür yük hayvanlarının ye­tersiz kalacağı yüksek yerlerde yararlanılır.

Yaklar güçlü ve yere sağlam basan hayvan­lardır.

Yakın soğuktan korunmasını sağlayan uzun ve kaba kıllı bir postu vardır. Postu genellikle siyah, kuyruk bölümünde iyice uzun ve kaba­rık, omuz çevresinde ise bir hörgüç görünümü verecek ölçüde kalındır. Boynuzları 90 cm uzunluğa erişebilir. Evcil olanların yüzünde beyazımsı benekler bulunur. Bu hayvanlar sığır ailesinin en iri üyeleri olan yabanıl yaklardan belirgin biçimde küçüktür. Yabanıl yakların iri erkeklerinde omuz yüksekliği 1,8 metreye kadar ulaşabilir.

Yaklar dağların yüksek kesimlerindeki da­ğınık otlaklarda yaşar. Sürü halinde dolaşan yabanıl yaklar saldırganlaşabilir. Ama evcil olanlar son derece uysaldır. Yakın sütü yağlı, eti lezzetlidir. Yumuşak tüyleriyle sağlam giysiler dokunabilir. Dışkısının kurutulmasıy­la sağlanan tezek, ağaçsız Tibet yaylalarında insanların kullanabileceği tek yakıttır.

YAHUDİLER ve MUSEVİLİK,

YAHUDİLER ve MUSEVİLİK. Yahudiler in kökeni Hz. İbrahim’in soyundan gelenlere, yani İbraniler’e kadar uzanır. İbrahim İÖ 2000 dolaylarında, Mezopotamya’da göçebe bir halk olan kavmine önderlik ederek, onları Kenan ülkesine (daha sonra Filistin) ulaştır­mıştır. İbrahim’in Tanrı’ nın tek olduğunu söyleyen ilk insan olduğuna inanılır. İbrani kutsal metinlerine göre İbra­him ile Tanrı arasında, “Ahit” olarak bilinen karşılıklı bir bağlılık anlaşması vardır. İbra­him, oğlu İshak ve torunu Yakub, “Üç Soya tası” olarak bilinir. İnanışa göre, Yakub Tanrı’nın buyruğu ile İsrail adını almıştır. Bu nedenle, İsrail’in oğulları ve torunlarının ad­larıyla anılan On İki Kabile’nin halkına İsrail- oğullan ya da Beni İsrail denir.

Yakub’un yaşamının son dönemlerinde Ke­nan’da baş gösteren kıtlık, İsrailoğullan’nı Mısır’a göç etmek zorunda bıraktı. İÖ 13. yüzyılda Firavun II. Ramses onları baskı altına alıp köleleştirene kadar, burada rahat­ça yaşadılar. Soyatalarının Tanrı’sı (Yahve) tarafından İsrailoğullan’nı özgürlüğüne ka­vuşturmakla görevlendirildiğine inanılan Hz. Musa onları Mısır’dan çıkardı. Musa öncülü­ğünde Kızıldeniz’i geçen İsrailoğulları Sina Dağı’na ulaştı.

Tanrı burada Musa aracılığıyla kendini İsrailoğulları’na tanıtarak, On Emir’i ve baş­ka yasaları kapsayan Tevrat’ı gönderdi.

Musa İsrailoğulları’na, geleceklerinin kendi yaşayış ve davranışlarına bağlı olduğunu, Tanrı’nın buyruklarını yerine getirirlerse ba­rış içinde yaşayacaklarını bildirdi. Musa’nın yerine geçen Yeşu, Kenan ülkesini, yani Tanrı tarafından İbrahim’e “Vaat Edilen Toprağı” fethetmek için İsrailoğullan’nı Şeria Irmağı’ndan geçirdi. Kenan ülkesine ulaşan İsrailoğulları, burada yaşayan kabilelerle özellikle de Filistiler’le savaşmak zorunda kaldılar. (Bu topraklara Filistiler’in ardından Filistin adı verildi.) Bu durum, İsrailoğulları’ nı birleşik bir krallık kurmaya yöneltti. İlk kralları, On İki Kabile’d6n biri olan Benyaminoğulları’ndan Saul, ikincisi ise Yahuda oğullan’ndan Hz. Davud’du. Davud, Kudüs’ü başkent yaptı ve içinde On Emir yazılı olan tabletlerin bulunduğu Ahit Sandığı’nı kente getirdi. Yerini alan oğlu Hz. Süleyman, Ku­düs’te Ahit Sandığı’nın çevresinde, Süleyman Tapınağı olarak bilinen büyük bir tapınak yaptırdı.

İÖ 931′de Süleyman’ın ölümünden sonra İsrailoğulları ikiye bölündü ve kuzeydeki 10 kabile İsrail adını verdikleri bir krallıkta

birleşti. Güneydeki Benyaminoğullan ve Yahuda oğulları ise Süleyman’ın oğlu Rehoboam’ m önderliğinde Yahuda Krallığı’nı kurdu­lar. İsrail Krallığı 721′de Asurlular’ın işgaline kadar egemenliğini korudu. Asurlular’ca yurtlarını terke zorlanan kuzeyli kabileler başka halklarla karıştılar ve kimliklerini yitir­diler. Bunlara İsrail’in “On Kayıp Kabilesi” dendi. Geride yalnızca güneydeki Yahuda

Krallığı kalmıştı. Yakub’un oğullarından Yahuda’nın adıyla anılan bu krallığın halkı, Yahudiler (Yahudalılar) olarak adlandırıldı.

Yahuda Krallığı İÖ 586′da Yeni Babil İmparatorluğu’nu kuran Kaldeliler’ce ele ge­çirildi. Kaideliler burada yaşayan Yahudiler’i Babil’e sürdüler. Bu sürgün Babil Sürgünü olarak bilinir. Yahudiler bu kez inançlarına bağlı kaldılar ve Persler yarım yüzyıl sonra Babil’i yıkınca yurtlarına dönerek İÖ 516′da Süleyman Tapınağı’nı ikinci kez yaptılar.

Bundan sonra Yahudi topluluğunun önde­ri, tapınağın yöneticisi olan yüksek rahip (kohen gadol) oldu. Selevkos kralının Eski Yunan dinini ve kültürünü benimsemeye zor­laması üzerine İÖ 165′te ayaklanan Yahudi­ler, uzun süren bir mücadele sonunda bağım­sız bir krallık kurdular. Bu krallığın başında bulunan Hasmon hanedanı, Roma İmpara­torluğu tarafından ortadan kaldırılıncaya ka­dar ülkeyi yönetti.

Babil Sürgünü’nü izleyen yüzyıllarda üç büyük gelişme görüldü. İlk olarak, Yahudiler kutsal metinlerini Tevrat (Hıristiyanlar’a göre Eski Ahit) denen Kutsal Kitap’ta topladılar İkinci olarak, gittikçe artan sayıda Yahudi Filistin’i terk ederek Babil ve Mısır gibi başka ülkelere yerleşti; bu topluluklara, Yunancada “dağılma” anlamı­na gelen Diaspora dendi. Bu terim bugün de İsrail dışında yaşayan Yahudi topluluklar için kullanılır. Son olarak, sinagog adıyla yeni bir dinsel kurum geliştirildi. Sinagoglarda ibadet biçimi Tapmak’tan farklıydı. İS 70′te Tapınak’ın ikinci kez yıkılmasından sonra, kurban sunma geleneği de kalktı. Ayrıca sinagoglar­da, kutsal metinlerin okunması ya da ayin sı­rasında halktan bilgili bir kişinin yönetimi de geçerli sayıldı. Sinagoglar, Yahudiler’in yaşa­dığı her yerde, Filistin’de ve Diaspora’da kısa sürede yaygınlaştı.

İÖ 2. yüzyılda Filistin’de ortaya çıkan Ferisiler’in sinagogların gelişimine önemli katkıları oldu. Din bilginleri ve inananlardan oluşan Ferisiler’in amacı, Tanrı’ya ibadeti Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’ndan yerel si­nagoglara ve evlere taşımaktı.

Filistin İÖ 63′te Roma egemenliği altına girdi. Yahudiler, Hz. Davud’un soyundan gelen ve Tarım tarafından gönderileceği düşü­nülen Mesih’in onları kurtaracağı umuduna sığınmışlardı. Bu umut bir dizi bağımsızlık hareketinin başlamasına yol açtıysa da, ayak­lanmaların tümü Romalılar’ca bastırıldı.

Yahudiler Roma’ya karşı tüm güçleriyle açtıkları son savaşta yenildiler ve Süleyman Tapmağı İS 70′te ikinci kez yıkıldı. Ama Musevilik yok olmadı. Yahudiler, sözlü yasa­ları ve bunlarla ilgili yorumları kapsayan TalmucTu da içeren yepyeni bir edebiyat yarattılar.

Yahudiler’in merkezi birkaç yüzyıl daha doğuda kaldı. İS 1000′lerde, Roma İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde yeni krallıkla­rın kurulmasını izleyen yıllarda Avrupa’ya göç ettiler. Burada kültür ve ekonomi alanın­da önemli katkılarda bulundular. 9.-12. yüz­yıllar arasında, özellikle İspanya’da Magripliler döneminde, Musevi öğreti ve edebiyatı altın çağını yaşadı.

Kilisenin kendilerini Hıristiyanlıka dön­dürmeye çalıştığı topraklarda yaşayan Yahudi topluluklar ise, topraklarını ve tefecilik ile küçük çaplı ticaret dışında hemen tüm işlerini yavaş yavaş yitirdiler. Sonunda getto denen özel mahallelere kapatılarak sık sık toplu saldırıya uğradılar. Yahudiler 1290′da İngilte­re’den, 1392′de Fransa’dan, 1492′de İspanya’ dan, 1497′de de Portekiz’den kovuldular. İspanya’dan çı­karılan Yahudiler’in bir bölümü Kuzey Afri­ka ve İtalya’ya, çoğunluğu ise Osmanlı Devleti’ne sığındı.

‘ Yahudiler ancak 18. ve 19. yüzyıllarda ortaçağın baskıcı kısıtlamalarından yavaş ya­vaş kurtularak eşit yurttaşlık haklarına kavuş­tular. Ama bu gelişmeler milyonlarca Yahu­di’nin yaşadığı Rusya’da gerçekleşmedi. 1880′den başlayarak buradaki Yahudiler pog- rom (kıyım) denen kitle saldırılarına hedef oldular. Batı Avrupa’da da eski antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) yeniden canlandı. Bu olaylar Yahudiler’in kitleler halinde ABD’ye göç etmelerine ve Siyonist hareketin başlama­sına yol açtı.

Yahudiler eski anayurtlarına ve özellikle Kudüs’e (Eski Ahit’te Siyon) dönme düşünü her zaman korumuşlardı. Başlıca önderlerin­den biri de Theodor Herzl olan Siyonistler, 19. yüzyılın sonuna doğru bu düşü gerçekleş­tirmeye karar verdiler. 1917′de İngiliz hükü­meti, Yahudiler’in Filistin’de bir devlet kur­malarına yardımcı olmaya söz vererek Balfour Bildirişi’ni ilan etti. I. Dünya Savaşı’nın ardından, Osmanlılar 400 yıldır yönettikleri Arap topraklarından çekildiler ve Milletler Cemiyeti 1922′de Filistin’in manda yönetimi­ni İngiltere’ye bıraktı. Ama İngilizler bu topraklarda bir çıkmazla karşılaştılar. Bir yanda, Araplar Yahudiler’in Filistin’e kitlesel göçüne karşı çıkıyorlar; öte yanda da, Yahu­diler’in sığınacak bir yere olan gereksinimleri giderek artıyordu. Özellikle, Almanya’da Adolf Hitler’in başa geçmesinden ve Yahudiler’e karşı tüm tarihleri boyunca uğradıkları en barbarca saldırıyı başlatmasından sonra durum daha da ivedilik kazandı. II. Dünya Savaşı’nda Almanya ile Alman işgali altındaki topraklarda 6 milyon Yahudi öldürüldü.

1947′de İngiltere sorunu Birleşmiş Milletler’e (BM) devretti. BM, Filistin’in Arap ve Yahudi devleti olarak bölünmesine karar verdi. 1948′de bağımsız İsrail Devleti kurul­du. Ama Araplar’la İsrail arasındaki anlaş­mazlık sona ermedi. 1956, 1967 ve 1973′te üç savaş oldu. Bu savaşlar İsrail sınırlarının genişlemesine ve bölgede tedirginliğin sürek­lilik kazanmasına yol açtı.

Bugün İsrail’de yaşayan Yahudiler’in sayısı yaklaşık 4,3 milyondur. Dünyanın çeşitli böl­gelerine dağılmış olan Yahudiler’in yaklaşık 7,1 milyonu Kuzey Amerika’da, 3,1 milyonu SSCB’de, 1,4 milyonu Avrupa’da ve 1 milyo­nu Latin Amerika’da yaşamakta; toplam Ya­hudi nüfusu ise yaklaşık 17,4 milyonu bul­maktadır.

Musevilik

Yahudiler bir ırk ya da, İsrail’de yaşayanlar dışında, bir ulus değildir. Daha çok kültürleri ve Musevilik olarak adlandırılan dinleriyle ayrılırlar. Ama günümüzde birçok Yahudi dindar değildir ve kendi insanlarına karşı güçlü bir bağlılık da duymaz.

Dindar Yahudiler’in inançları da farklılık gösterir. Önemli bir bölümü (ABD’dekiler dışında) Ortodoks’tur. Bu, dinsel yaşamlarını eskiden olduğu gibi sürdürmeye çalıştıkları, yani geleneklerine sıkı sıkıya bağlı oldukları anlamına gelir. Küçük bir bölüm de kendileri­ni, ilerici, liberal, reformcu ya da tutucu olarak adlandırır. Bu, Musevilik’i 16. yüzyıl­da etkilemeye başlayan “çağdaşlaşma” hare­ketlerinden birine bağlı olduklarını anlatır. Ama her dindar Yahudi, Musevilik’in başlıca inanç ve uygulamalarını benimser.

Musevilik’te temel inanç tek Tanrı’nın var­lığıdır ve yalnızca ona tapılır. Tanrı insana, düşünme ve yaratma, doğru ile yanlış arasın­da seçim yapma, ibadet ederek Tanrı’yla ilişkiye geçebilme yetenekleri ve ölümsüz bir ruh bağışlamıştır, insanın “iyiliğe” ve “kötü­lüğe” eğilimi vardır. Ama, günah işlediği zaman tövbe edebilir ve eğer bunu yaparsa Tanrı onu affeder.

Tanrı doğayı yönettiğine göre, insan tarihi­ne de yön verir. Tüm kadın ve erkeklerin onun varlığını kabul edecekleri, isteklerine uyacakları ve böylece hep birlikte adalet, kardeşlik ve barış içinde yaşayacakları yetkin bir çağa doğru yol gösterir. Ortodoks Yahudi­ler bunun Mesih’in gelmesi ve anayurtlarına dönmeleriyle gerçekleşeceğini ileri sürer.

Yahudiler bu sona ulaşmada özel bir so­rumlulukları olduğuna inanırlar. İnançlarına göre Tanrı bu amaçla onları “seçmiş”, onlarla bir “Ahit” yapmış ve Tevrat”la bunu kendile­rine bildirmiştir. Ortodoks Musevilik’e göre, Tevrat Tanrı buyruklarının gerçek, değişmez bir belgesidir ve bu yüzden her ayrıntısına uyulmalıdır. İlerici Yahudiler ise Tevrat’ın, Tanrı tarafından bildirilmiş de olsa, yanılgıya düşebilen insanlarca yazıldığına; bu nedenle de çağdaş bilgi ve koşulların ışığında bazı değişiklikler olabileceğine inanırlar.

Musevilik’te dinsel görevler, ahlaksal ye ibadetle ilgili olanlar biçiminde ikiye ayrılır. Ahlaksal açıdan Museviler’in doğru, adaletli, iyi, cömert olmaları ve böylece “komşunu kendin gibi sev” buyruğuna uymaları istenir. Musevilik genel olarak insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemenin yanı sıra, kan ile koca, ana baba ile çocuk, öğretmen ile öğrenci, tüccar ile müşteri, işçi ile işveren arasındaki ilişkilerde doğru davranışın nasıl olması ge­rektiğini de en ince ayrıntılarına kadar be­lirler.

Musevilik’te, günlük dualar, yemeklerden önce ve sonra şükran sunma, beslenme kural­ları gibi, bazıları günlük yaşamı doğrudan etkileyen çok çeşitli ibadet gelenekleri vardır.

Şabat, haftanın yedinci günüdür. Cuma günbatımından cumartesi günbatımına kadar sürer. Bu, ibadetle uğraşılan, bedensel ve ruhsal bir dinlenme günüdür. O gün ateş yakılmaz, yiyecekler bir gün öncesinden ha­zırlanır. Hatta, hastanın yaşamı tehlikede değilse, tedavi bile uygulanmaz.

Museviler’in yıllık takvimlerinde çok sayıda bayram vardır. Bunlardan en önemlileri, son­baharda kutlanan ve tövbeye çağrı olarak koç boynuzundan bir borunun üflendiği Roş Ha­şana (Yıl Başı) ile 10 gün sonra kutlanan, tümüyle ibadete ve günahların kefaretini öde­yerek Tanrı’yla barışmaya adanmış olan Yom Kippur’dur (Kefaret Günü). Ayrıca, Tevrat’ ta sözü edilen üç bayram da önemlidir. Hamursuz Bayramı {Pesah) baharda, 14 Nisan’da, İsrailoğullan’nın Mısır’dan çıkışını kutladıkları özgürlük bayramıdır. Yedi ya da sekiz gün süren bayram boyunca mayasız ekmek yenir. Hamursuz Bayramı, Mısır’dan kaçarken acele etmeleri gerektiği için ekmeklerini mayasız pişirmek zorunda kalan Yahudiler’in anısına yapılır. İkincisi, Hamur­suz Bayramı’ndan yedi hafta sonra başlayan Hamsin ya da Şavuot Bayramı’dır. Bu bay­ramda Tanrı’nın Hz. Musa’ya Sina Dağı’nda On Emir’i bildirmesi kutlanır. Üçüncüsü olan ve Çardaklar Bayramı da denen Sukkot bir sonbahar şenliğidir ve hasadın bereketi için şükran sunulur. Ayrıca, daha az önemli Ya­hudi bayram ve şenlikleri de vardır.

Bazı Yahudiler sinagoglarda her gün dua eder. Çoğu bunu yalnızca Şabat günlerinde ya da daha seyrek yapar. Her sinagogda, içinde Tevrat’ın yazılı olduğu parşömen tomarlar bulunan Kutsal Sandık vardır. Her Şabat sabahı Tevrat’tan bölümler okunur. Haham dinsel öğütler verir; dualar ve şarkılar söyle­nir. Kadın ve erkeklerin ayrı yerlerde oturdu­ğu Ortodoks sinagoglarında ayinler baştan sona İbranice’dir. İlerici sinagoglarda ise yarı İbranice, yarı o ülkenin dili kullanılır ve kadın, erkek birlikte oturur.

Musevilik’te erkek çocuklar sekiz günlük­ken sünnet edilirler. Dinsel eğitim 5-6 yaşla­rında başlar ve en az 13 yaşma kadar sürer. Bu yaştaki erkek çocuklar Bar Mitzva denen bir törenle dine kabul edilirler. Oldukça yeni ve henüz genel olarak kabul görmemiş olan benzer bir tören kızlar için de yapılır. Birçok ilerici sinagog 16 yaşındaki kız ve erkekler için grup töreni düzenler. Yahudi evlenme törenleri oldukça renklidir. Cenaze törenle­rinde ise kişinin Tanrı’ya şükretmesi ve üzün­tülü zamanlarda olduğu kadar mutlu anlarda da onun düzeninin gerçekleşeceği dönemi beklemesi gerektiğini anlatan bir dua okunur.